Kanun ve kararnameler de buna uygun olarak çıkartılmaktaydı. İşte bizim 'Kanunların Ruhu' dediğimiz şeyden kastımız tam da budur..." "Esasında çıkış noktam soykırım gibi sosyal, politik, ekonomik, ve kültürel boyutları olan kitlesel katliamların ve etnik temizlik olaylarının toplumsal destek, meşruiyet ve rıza mekanizmaları olmadan gerçekleşemeyeceği fikri idi. Gerek Yahudi Soykırımı, gerekse Ermeni Soykırımı ekseninde baktığımızda bu toplumsal örüntünün her daim dinamik olan varlığını görüyoruz. Antep özelinde de bunun bu şekilde vuku bulduğu argümanı üzerinde hareket ettim. Ve şu ana kadar eriştiğim ve gelecek 1.5-2 yıl içerisinde daha da detaylandıracağım ve olgunlaştıracağım belgeler ışığında ilk elden şunu söyleyebilirim: Antep Ermenilerinin tehciri ve katliamı Antep’deki yerel elitlerin ciddi desteği sayesinde gerçekleşti. Bu yerel elitler İttihatçıların merkezden aldığı kararları uygulama işini Ermenilerin taşınır ve taşınmaz mallarının kendilerine verileceği vaadi ve motivasyonuyla titizlikle yerine getirdiler." [Yalçın Ergündoğan'ın Ümit Kurt ile söyleşisi, haberin devamında...](» Yalçın Ergündoğan Taner Akçam'la 'Kanunların Ruhu' adlı yeni kitabı üzerine konuştu: "Yüz kızartıcı bir suç işleyen devlet yıllarca bizlerle alay etmiş")
» Yalçın Ergündoğan (Sesonline.net): Türkiye'de ilgili
kamuoyu sizi yine İletişim Yayınları'ndan çıkan "Türk Yurdu'nda
Milliyetçiliğin Esasları" adlı kitabınızla tanıyor. Resmi tarihin
kalıplarının ve sınırlarının dışına çıkmaya çalışan genç bir tarih araştırmacısınız.
Bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?
Ümit Kurt: - Ben 1984 Antep doğumluyum. Lisans öğrenimimi
ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 2006 yılında yüksek lisans öğrenimimi ise
2007-2008 yılında Sabancı Üniversitesi Avrupa Çalışmaları bölümünden aldım.
2006-2007 yılları arasında İngiltere'nin Keele Üniversitesi'nde misafir
araştırmacı olarak bulundum. 2009'da "AKP Yeni Merkez Sağ mı?"
başlıklı ilk kitap çalışmam DİPNOT yayınevinden yayımlandı. İkinci kitap
çalışmam "Araştırma Merkezlerinin Yükselişi: Türkiye'de Dış Politika ve
Ulusal Güvenlik Kültürü" 2011'da SETA Yayınlarından çıktı. 2012 Mayıs'ında
ise İletişim yayınlarından "Türk'ün Büyük Biçare Irkı: Türk Yurdu'nda
Milliyetçiliğin Esasları (1911-1916)" başlıklı çalışmam yayınlandı. Son
olarak Taner Akçam ile bu önemli çalışmayı kaleme aldık.
Bunun yanında, Turkish Studies, Culture and Religion,
Turkish Journal Politics, Turkish Review, European Journal of Economics and
Politics, Turkish Policy Quarterly; Toplum ve Tarih, Toplumsal Tarih, Birikim,
Cogito, Radikal İki, BirGün, Taraf, Zaman, ve Mesele gibi dergi ve gazetelerde
çok sayıda İngilizce ve Türkçe makalem yayınlandı. Ayrıca yine Oxford Univ,
Stanford ve UCLA gibi üniversitelerde düzenlenen konferanslarda doktora
çalışmamı anlatma şansı yakaladım.
Şu anda Taner Hoca ile birlikte Clark Üniversitesi Tarih
bölümü, Holocaust ve Soykırım Çalışmaları programında doktora çalışmalarımı
sürdürmekteyim. 1915-1922 arası dönemde Antep Ermenilerin tehcir ve soykırım
esnasında mallarının nasıl el değiştirdiği ve burada zenginliğin kaynağı
üzerine bir doktora çalışması yapmaktayım. Araştırmamda bolca Ermenice kaynak
kullanacağım. Bu anlamda literatüre Ermenice kaynakların kazandırılması
açısından önemli bir katkı sağlayacağını ümit ediyorum. Ermenice ve Osmanlıca
biliyorum. Taner Hoca ile 2010 yılında beri son derece uyumlu ve verimli bir
şekilde çalışıyoruz. Böyle alanında bir numara olan bir tarihçi ve vicdan
sahibi insanla çalışmaktan son derece mutlu ve gururluyum. Desteği ve bana
açtığı yol gerçekten çok değerli. Son olarak, 3 yıldır da ABD, Boston'da
yaşıyorum.
» Yıllardır Ermeni sorunu üzerine çalışan Taner Akçam,
kitabınızla ilgili yaptığım söyleşide edindiği yeni bilgiler için "kitabı
yazarken öğrendiklerim benim için de şok edici şeyler" ifadesini kullandı.
Akçam'ın öğrencisi genç bir araştırmacı olarak, eriştikleriniz arasında sizi de
sarsan belge ve bilgiler oldu mu?
- Taner Hocanın hakkı var. Karşılaştığımız bazı belgeler
ve bilgilerin prensip olarak hukuk normları üzerine oturması beklenen bir
devletin tabir-i caizse nasıl ayan beyan “yavuz bir hırsız” olabileceğine dair
bize sundukları noktalar “vay be” dedirtecek cinstendi. Lozan’da Emval-i
Metrukeler konusunda Türkiye’nin bir taraftan özellikle “Mallar, Haklar ve
Çıkarlar” ile ilgili yapılan düzenlemeler ve “Uyrukluk” konusunda üzerinde
anlaşılan ilkeler nedeniyle, malların sahiplerine iade edileceği ilkesini kabul
etmek zorunda kalması; ama öbür taraftan Türkiye dışında kalmış Ermenilerin
gelmeleri ve mallarını almalarına, elindeki tüm imkânları kullanarak engel
olmaya çalışması daha önce Lozan Antaşması’nın uzmanı olduklarını iddia eden
araştırmacılar ve tarihçiler tarafından bile gün yüzüne çıkarılmamış son derece
önemli noktalar. Lozan'ın Cumhuriyetin kurucu elitleri tarafından neden bu
kadar kutsandığı ve Türkiye Cumhuriyetinin resmi temelleri atan bir anlaşma
olarak ulusal bellekte merkezi bir yer teşkil etmesi gerek Ermenilere ait
Emval-i Metrukelerin geri verilmemesi adına iç hukuka dönük bütün yasal
enstrümanların seferber edilerek insan üstü gösterilen çaba ve yine soykırımdan
kurtulan Ermenilerin toplu halde memleketlerine dönmelerinin aynı şekilde
engellenmesi bağlamında düşünüldüğünde anlam kazanıyor. Bu çerçevede Lozan
Barış Görüşmeleri esnasında İsmet İnönü başkanlığındaki Türk heyetinin bahsi
geçen konularda takındıkları tavır, içine düştükleri zor durum ve verdikleri
taahütleri yerine getirmemek adına gösterdikleri yaklaşım önemli.
Tabi beni oldukça şaşırtan ve bu anlamda sarsan dikkat
çekici belge ve bilgiler kitapta ziyadesiyle mevcut. Hemen burada aklımda
oldukça yer eden bir belgeyi ifade etmem gerekirse o da 1918 Şubat’ında
bakanlıklar arası bir komisyon tarafından hazırlanan bir rapor. Şimdi Emval-ı
Metruke kanun ve kararnamaleri hiçbir surette Ermenilerin malları üzerindeki
haklarını esasta reddetmemekte. Bu nedenle bu kanun ve kararnameler,
Ermenilerin malları üzerindeki tüm hakları kaybettikleri ve bu malları asla
geri alamayacakları tezinin gerekçesi olarak kullanılamaz. Hatta bizim kitapta
iddiamız o ki, mevcut kanun ve kararnameler, Ermenilerin hala malların asıl
sahipleri oldukları ve kendilerine geri verilmesinin zorunlu olduğu tezi için
temel dayanak olarak da kullanılabilir. Çünkü, tüm bu kanunların ana örgüsü,
Ermenilerin bu malların ilk sahipleri oldukları ve karşılıklarının kendilerine
verileceği ilkesi ekseninde kurgulanmıştır.
Yine araştırmalarımız sırasında beni oldukça sarsan bir
diğer belge ise 2 Temmuz 1924’de çıkartılan 663 sayılı Seyr ü Sefer
Talimatnamesi ve Pasaport Kanunları olmuştu. Gerek Seyr ü Sefer Talimatnamesi
ve daha sonra bu talimatnamede yapılan muhtelif değişikliklerin gerekse
Pasaport Kanunlarının en önemli amacı Ermenilerin Türkiye’ye girmelerine ve
ülke içinde özgürce seyahatlerine engel olmaktı. Siyasi irade, Ermenilerin
mallarına el koymak ve Anadolu topraklarında bir daha Ermeni varlığının yeşermesine
müsaade etmemek politikası izlemekteydi. Kanun ve kararnameler de buna uygun
olarak çıkartılmaktaydı. İşte bizim 'Kanunların Ruhu' dediğimiz şeyden kastımız
tam da budur.
» Siz, -kendi ifadenize göre- Gaziantep'te Ermenilerin
tehcir ve soykırım esnasında mallarının nasıl el değiştirdiği ve burada
zenginliğin kaynağı üzerine doktora çalışması yapıyorsunuz. Bu çalışmalarınız
sırasında bu kitaba girmeyen, ya da daha sonraki yayınlar için beklettiğiniz
bizimle (özet olarak)paylaşabileceğiniz ilginç bilgiler var mı?
- Evet genel hatlarıyla doktora çalışmamı böyle
özetleyebiliriz. Esasında çıkış noktam soykırım gibi sosyal, politik, ekonomik,
ve kültürel boyutları olan kitlesel katliamların ve etnik temizlik olaylarının
toplumsal destek, meşruiyet ve rıza mekanizmaları olmadan gerçekleşemeyeceği
fikri idi. Gerek Yahudi Soykırımı, gerekse Ermeni Soykırımı ekseninde
baktığımızda bu toplumsal örüntünün her daim dinamik olan varlığını görüyoruz.
Antep özelinde de bunun bu şekilde vuku bulduğu argümanı üzerinde hareket
ettim. Ve şu ana kadar eriştiğim ve gelecek 1.5-2 yıl içerisinde daha da
detaylandıracağım ve olgunlaştıracağım belgeler ışığında ilk elden şunu
söyleyebilirim: Antep Ermenilerinin tehciri ve katliamı Antep’deki yerel
elitlerin ciddi desteği sayesinde gerçekleşti. Bu yerel elitler İttihatçıların
merkezden aldığı kararları uygulama işini Ermenilerin taşınır ve taşınmaz
mallarının kendilerine verileceği vaadi ve motivasyonuyla titizlikle yerine
getirdiler. Antep Ermenileri özelinde de bu böyle olmuştur. İşin ilginç tarafı
kimlikleri, adları sanları belli olan Antep’deki dönemin bu yerel elitleri
50’li 60’lı yıllarda Türkiye’deki taşra burjuvazisinin de temelini
oluşturmuştur. Bugün Antep’te Ermenilere ait birçok mal, mülk, ev, arsa vs.
gibi taşınmaz malların üzerinde bu elitler oturmakta. Ermenilere ait evlerin
bir kısmı kafe olarak işletilmekte, Ermenilere ait bir Ortadoks kilisesi cami
olarak kullanılmakta ve yine Ermenilere ait birçok han, bağ, bahçe, tarla vs.
gibi mallar bu yerel elitlerin zengiliğinin kaynağını oluşturmakta.
Durumu daha iyi izah etmesi açısından somut bir örnek
vereyim; araştırmam sırasında elde ettiğim bulgulardan biri bu. Temmuz 1915
sonuna doğru Antep Ermenilerinin Der-Zor’a sürgünü gerçekleştirilir. 15 bine
yakın Ermeni, Antep’deki İttihatçı dernek üyelerinin ve şehrin muteber sayılan
yerel elitlerinin doğrudan katkısıyla Der-Zor’a tehcir ettirilir. Sürgünü
gerçekleştiren bu gruplar sürgün edilen Ermenilerin mallarına el koymak
amacındadır. Bu nedenle işi garantiye almak için bir yürütme komitesi
oluştururlar. Bu komiteyi temsilen şehrin ileri gelenlerinden Dabbağ Kimâzâde,
Nuribeyoğlu Kadir ve Hacihalilzâde Zeki, Der-Zor’a giderler ve mallarına konmak
istedikleri Antep Ermenilerinin gerçekten içinde bulundukları koşulların onların
Antep’e geri dönmesini ve hayatta kalmalarını imkânsız kılacağını kendi
gözleriyle görüp emin olmak isterler.
» Kitaptan ve edinilen belgelerden anlaşıldığı kadarıyla
Türkiye'de devlet resmen 'hırsızlık' gibi yüz kızartıcı bir suç işlemiş. Bu
kadar uzun yıl, bu yüz kızartıcı suçu nasıl gizleyebilmiş devlet? Bu kadar
büyük yalanlar üzerine kurulmuş bir tarihi bu toplum daha uzun yıllar sırtında
taşıyabilir mi?
- Buna gizlemek denir mi bilemiyorum. Sonuç itibariyle
biz bu ‘hırsızlık’ı devletin kendi çıkardığı hukuki metinlerden ortaya
çıkarmaya çalıştık. Aslında devlet açıktan 'hırsızım' diyemediği için hukukun
ona sunduğu nimetlerden kılı kırk yararak faydalanmaya çalışıyor ancak burada
önemli gerilimler ve çelişkiler yaşıyor. Zira el koyduğu, işlettiği ve gelirini
kullandığı Ermenilere ait malların sahiplerinin Ermeniler olduğunu hiçbir yasal
metinde inkâr etmiyor, edemiyor. Ancak bu yasal metinler onun bu cürümünü hasır
altı etmek için her durum ve koşulda devreye sokuluyor. Hırsızlığı aşikâr hale
getirecek ve Ermenilere mallarının ya da en azından bunların karşılıklarının
verilmesinin zorunlu olduğu her yeni durumda başka bir hukusal mekanizma
geliştiriliyor ve bunun önü kapatılıyor.
Ancak devletin yaşadığı gerilim ve çelişki yine de
bitmiyor. Çünkü kendi varlığımızı, diğerinin yokluğu üzerine kurduğumuz için,
bu varlık üzerine her konuşma bize ürküntü ve korku veriyor. Ülkemizde Ermeni
sorunu üzerine konuşmanın ana zorluğu bu varlık–yokluk ikileminde yatıyor diye
düşünüyoruz. Taner Hoca’nın ve benim düşünceme göre Ermeni mallarının gasp ve
yağma edilmesi bırakınız hukuku, yüz kızartıcı ahlaki bir suçtur ve Türkiye bu
suçun işlendiğini bildiği için saldırgandır.
Hristiyan–Ermeni varlığını yok etmeyi kurumsallaştırmak
ise bir çok başka şeyin yanında, esas olarak Emval–i Metruke Kanunları ile
gerçekleştirilmiştir. Bu kanunlar soykırımın yapısal unsurudurlar ve Cumhuriyet
dönemi hukuk sisteminin esasa ilişkin unsurlarından birisidir. Bu nedenle
Cumhuriyetin, soykırımı kendi yapısal temeli haline getirmiş bir rejim
olduğundan söz ediyoruz.
Daha önce bir yazımda sormuştum: “1915’te Ne Oldu?” diye.
Cevabım da : “Yandı, Bitti, Kül Oldu...” idi. Hiç çekinmeden adını koyalım:
Evet, Türkiye 1915 ile ilgili 97 yıldır bir yalan ve inkâr politikasının
peşinden sürüklenip gidiyor. Hem de büyük bir istekle, azametle, kararlılıkla,
yeni tekniklerle ve araçlarla bu yalan politikası devam ediyor. Ve artık bu
yalan politikası o kadar içselleştirilmiş ki yalan hakikate, hakikat de bir
rejime dönüşür hale gelmiş. Bir "yalan politikasının hakikat rejimi"
altında yaşıyoruz. Bu rejim kendini belli bir döneme kadar muhafaza edebildi,
kendine korunaklı kaleler inşa etti, kendince payandaları sağlam bir ideolojik
söylem ve altyapı ve önemli bir doktrinleşme süreci yarattı. Bu uğurda, bu
yalan politikasını uygulayan "hakikat rejiminin" bürokratları,
aydınları ve 32 kısım tekmili birden diğer bütün ideolojik ve bürokratik
aygıtları seferber edildi. Bütün bir ülke, kamuoyuyla, medyasıyla, Tarih Kurumu
ve Yüksek Öğrenim Kurumu'yla, merkezî Osmanlı Arşivleriyle, üniversiteleriyle,
Genelkurmay'ı, Harp Tarihi Dairesi ve MEB'siyle, Talim Terbiye'siyle,
dolayısıyla tarih müfredatı ve öğretmenleriyle, dolayısıyla o öğretmenleri
yetiştiren Eğitim Fakülteleriyle, 97 yıl önceki bir tarihsel olaya kilitlendi.
Resmi devlet söyleminin ve onun Türk eğitim sisteminin
vazgeçilmez parçası olarak sunduğu resmi tarih yazımının Türk ulusal kimliğine
eleştirel bir yaklaşımla bakmaktan ziyade onu kutsallaştırdığı ve
dogmatikleştirdiği aşikâr. Şimdiye kadar anlatılanlar, tarihin ulusal devleti
ve ulus kimliğini tabulaştırdığını ve her şeyin belirleyicisi haline
getirdiğini gösterdi. Bu nedenle Türk ulusal tarihine ve onun resmi tarih
yazımına yönelik eleştirel bir bakış açısı geliştirmemiz elzem ve artık bu
kaçınılmaz.
İttihatçıların da kayda değer yardımlarıyla meydana
getirdiği homojen Türk ulus devleti toplumsal mühendisliğine dayalı modernleşme
projesi Kemalizm, 1930'larda toplumsal bir rıza ve meşruiyet mekanizmasına
sahip olmasa da, bir biçimde bir toplumsal sözleşme meydana getirmişti. Bu
süreçte Türk ulusal kimliğinin oluşturulmasının ne kadar sorunlu ve yıkıcı bir
potansiyele sahip olduğunu ve bunun günümüzdeki birçok sorunun kaynağını teşkil
ettiği görmezden gelinmişti. Her ne kadar ulus devlet modernite açısından
ilerici bir yapı idiyse de; ulus devleti kuran ulusal kimliğin kendi kişiliğini
devletin kendisine dâhil olmayanların tasfiyesi üzerine oturtmuş olduğu
unutuldu.
Kemalizm'in oluşturduğu bu 'toplumsal sözleşme'
1960'larda ve 70'lerde özellikle solun Kemalist olmayan varyantları tarafından
sarsılır gibi oldu. Ancak asıl artçı şoku yaşatan 1980 döneminden sonra yakıcı
bir sorun olan Kürt sorununun kendini artık iyiden iyiye dayatmasıydı. Bugün
Türkiye'de Kürt meselesi ile yüzleşmek noktasında ciddi pozitif adımlar atıldı,
atılıyor da. Aynı sürecin Ermeni meselesinin tartışılması ekseninde de yavaş
yavaş palazlanmaya başladığını görüyoruz. Artık Türkiye'de Taner Akçam'ın
başını çektiği tarihi, tarihsel olayları ve süreçleri 'belge fetişizmine'
kaymadan yorumlayan ciddi bir 'eleştirel tarih ve tarihçilik anlayışı' var ve
bu anlayış sesini yükseltmeye, Türk ulusal kimliğine eleştirel bakmanın Ermeni
katliamı konusunda gecikmiş bir tartışmayı başlatacağını düşünmeye, böyle bir
tartışmanın ve bu bağlamda Türkiye'nin geçmişiyle ve kendi tarihiyle
hesaplaşmasının "Ermeni sorunu" ile yüzleşmekten geçtiğine yerinde
bir biçimde vurgu yapmaya devam etmekte. Açıkça ifade etmek gerekirse bugün
Kemalizm ve onun yukarıdan aşağıya yarattığı "hakikat rejimi" ile
hesaplaşmak, "1915 olayları"nı tartışmaktan ve bu olaylar sonucu
belleklerden silinen, tarihsizleştirilen, yerinden yurdundan edilip
köksüzleştirilen bu halka reva görülen bu eylemle yüzleşmekten geçiyor...
» Son olarak, Taner Akçam'la çalışmak, onun öğrencisi olmak
nasıl bir şey?
- Vallahi, öncelikle kendimi şanslı addettiğimi
söylemeliyim. Kendi alanının deyim yerindeyse bir numarası olan bir tarihçiyle
çalışma fırsatına sahibim. Sadece bir tarihçi olarak değil aynı zamanda vicdan,
etik ve cesaret sahibi bir insan olması itibariyle de Taner Hoca bana her
anlamda büyük destek veriyor. Paylaşımcı, derin ve incelikli düşünen, tarihi ve
geçmişi önemseyen ve en önemlisi size her gün yeni bir şeyler öğreten ve
patikalar açan biri Taner Akçam. Genç bir araştırmacı ve emeklemeye çalışan bir
tarihçi olarak görüşlerimi asla ve kat'a asimetrik ve hiyerarşik bir ilişki
kurmadan oldukça önemseyen bir tarihçi. Tabi böyle, put kırıcı çalışmaları olan
ve önde gelen bir tarihçiyle çalışmanın zorlukları da var. En az kendisi kadar
titiz, dikkatli ve çalışkan olmanız gerekiyor. Çalıştığınız sorunsalı bütün
boyutlarıyla analiz ederek elde ettiğiniz belge ve dökümanları kullanmasını iyi
bilmeniz gerekiyor. Hasılı ben halimden memnunum.
» » Kanunların Ruhu, Emval-i Metruke Kanunlarında
Soykırımın İzini Sürmek, Taner Akçam - Ümit Kurt, İletişim Yayınları, 272
sayfa, Kasım 2012, 18 TL.
» Yalçın Ergündoğan Taner Akçam'la 'Kanunların Ruhu' adlı
yeni kitabı üzerine konuştu: "Yüz kızartıcı bir suç işleyen devlet
yıllarca bizlerle alay etmiş"

2 yorum:
Seyru sefer kanunu ve Pasaport kanunnamesi hadi canini kurtamayi basarip sinirdisina kacabilen Ermenilerin geri donup geride birakdiklari mal ve mulke tekrar sahiplenmelerine engel olunmak icin cikarilmis bir yasaydi fakat emvali-metruke sirf bu kadarla birakilmayip bizzat yeni kurulmus Cumhuriyet sinirlari icinde canli kalip Anadoludaki pekcok koy,kasaba ve sehirlerde hayatlarini surdurmeye calisan 1915 kilic artiklarini da ailelerinin sahip olduklari mulklerin kendilerine verilmesine engel teskil etmisdir.
1915de 12 yasinda tum ailesinin olu bedenleri arasainda sag kaldigi gorulunce bir Musluman hanim tarafindan kurtarilip evlerine goturulen Sivas dogumlu buyukbabam daha sonralari birkac yil sonra ailesinin yuvasina geri donmus hatta evlenip annemi dunyaya getirmisler,yil 1937,,o yilda Devlet memurlari gelip sen buranin sahibi degilsin deyip yeni dogmus bebekle disari atmislar,mecburen daha buyuk bir sehir olan Kayseriye goculmus.
Rahmetli dedem hala anlattiginda gozyasi doker nasil sirf ustlerindeki giyisilerle ortada birakildiklarini ve Devlet memurlarina bu buyuk Kanatli Kapili Mulkun kendi ozbe oz baba mali oldugunu hatirlattiginda Devlet memurlarinin kendisine bir Ermeni oldugunu ve sahip olabilecegi topragi eliyle doguyu gostererek sinirin otesindeki Sovyet Ermenistaninda olabilecegini buralarinsa turk topragi oldugunu soylemis.
Tum bu olaylari bugun birilerine soyledigimizde bize Hikaye anlatiyorsunuz deniliyor oysa ki eger soyad kanunuyla degistirilen soy isimlerimiz aynen muhafaza edilseydi ve tapu kayitlarinin gozden gecirilmesi sirf bu yuzden Milli Guvenlik tarafindan yasaklanmamis olsaydi bizler bal gibi asil kimler oldugumuzu,soyagacimizla ispat edip nerelerde hangi mal mulkun bizim ailelerimize ait oldugunu tapu kayitlariyla ispat edebilecek durumda olurduk...
Hosdur,Nufus kutuklerimizde 1915de sag kalabilmis dedelerimizin kayitlari elbette var cunku hepimiz TC vatandasiyiz fakat onlarin dedelerine ait hicbir kayida sahip olunamiyor sanki bizler Kaya Kovugundan cikmisiz gibi,,,Bunu hic kendilerine soran var mi acaba?
Zaten olayi sorgulasalar kendileri de pekala verecekleri cevabi bildiklerinden bunu cesitli yasaklamalarla gecistiriyorlar.Ama ne zamana kadar?
" Jenosid " mal, mülk, zenginlik yüzünden yapıldı. Ermeniler fakir fukara olaydılar, öldürülmezlerdi. Ama gözyaşıyla, cebirle, zulümle alınan haram mal birgün muhakkak bedelini ödetir.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.