“Sen Mutluluğun Resmini Yapabilir misin Sırrı, İşin
Kolayına Kaçmadan Ama !” Sırrı Süreyya Önder‘in Türkmen dedelerinin Adıyaman’a
gelmelerinden binyıllar evvel “Güneşin Oğulları” diye adlandırılan Ermeni
atalarım o topraklarda görülmemiş zenginlikte ileri bir uygarlık yaratmış,
Nemrut Dağı‘nın ulaşılmaz sanılan tepelerine o zaman inandıkları tanrılarıyla,
tanrıçalarının devasa heykellerini dikmiş olmakla bilinirler. Sırrı’nın
dedeleri Adıyaman‘da göçebelikten yerleşik yaşama geçiş sürecinde elma, armut,
mişmiş ve üzümün nasıl yetiştirildiğini, onlardan nasıl pestil, reçel ve hoşaf
yapıldığını, bağ-bahçe-bostan kurmayı, toprağı işlemeyi, onu kendi terleriyle
ıslatmayı dedelerimden öğrenip, insan emeğiyle yaratılan hayatın meyvelerinin
tarif edilmez tadına ilk defa Adıyaman Ermenileri sayesinde vardıklarıyla da
bilinirler.
1894-1923 yılları arasında dedelerim, varoluş
tarihlerinin en zor dönemlerinde “olmak veya olmamak” dilemasıyla karşı
karşıyayken, Sırrı’nın dedelerinin hiç olmazsa komşuluk gereği onlardan umutla
beklenen duruşu sergilemedikleri bir sır olmasa da, onların tavırları yüzünden
Ermeni toplumunda Sırrı hakkında olumsuz herhangi bir düşünceye sahip olunmadığını,
en iyi kendisi bildiğinden, bu konuda söylenecek de yoktur elbet !
Babam “Deli” Kevork ile Sırrı’nın babası Ziya,
haksızlıklara tahammül edemeyişleri nedeniyle salt onurlu insanlara özgü namus
duruşları yüzünden çevresindekiler tarafından “komünist” olarak etiketlenmiş
iki insandır. ‘Ağacından uzak düşmeyen meyve’ örneğiyle, “15′inden beri
Elhamdül’illah sosyalist” olduğuyla övünen Sırrı’yla, aynı neslin devrimci iki
evlâdı olarak kendi dönemimizin cefalarına katlanarak, birimiz mahpusane,
diğerimiz 12 Eylül 1980 sonrası politik sürgünlük yıllarını omuzlamak zorunda
bırakılmışlardanız vesselam !
Sırrı, dedelerinin Adıyaman’a geldikleri zamandan
binyıllar önce orada yerleşik olarak yaşayan Ermenilere karşı işlenen insanlık
tarihinin en büyük suçu soykırım sonucu, halkımın kendi toprakları üzerinde
barbarca boğazlanıp, anavatanlarından sürülmüş olduğu gerçeğini de,
köksüzleştirilmeye mecbur edilen Ermenilerin dünyanın dört bir yanına
dağılmalarıyla yaşadıkları mağduriyetin bir benzerini de, kendi doğup-büyüdüğü
Adıyaman’da mucizeyle kalakamış bir avuç Ermeninin Eskisaray ve Musalla
mahallelerinde sürdürdükleri hayatın şahidi olmasıyla çok iyi bilir. Tam da bu
nedenle, milletvekili seçildiği andan itibaren, adalete susuz bu insanların
onur-adalet-eşitlik temelinde, neredeyse yüz yıllardır verilmeyen haklarını
elde etmeye yönelik her tür çabalarına, Meclis’ten destek olma görevini yerine
getirmek zorunda olduğunu da bilmesi gerekir diye düşünüyorum.
Sırrı, “T.C”de herkesin en az kendi adı kadar bildiği,
tüm bu acıları yüreğinin derinliklerine gömerek,‘korkuyla’ yaşamaya zorlanmış
Ermeni insanlarından, Harutyun, Dikran, Anna veya Hrant‘ın yerine İstanbul 2.
Bölge‘den TBMM millitvekili seçilmiş birisi olduğundan, bu topraklara “Uzak
Asya’dan dört nala gelen” Nazım Hikmet’in dedelerinden tutun, “dağdan gelip
bağdakini kovan” her soy ve boydan insanın yararlandığı anayasal haklardan,
dünyanın 4 iklim 7 bucağında“zorunlu sürgün” yaşayan Ermenilerin de analarının
ak sütü kadar helâl eşit vatandaşlık haklarından yararlanabilmesi halinde,
“T.C” TBMM’sinde Ermenileri temsil edecek milletvekillerinin bir Türk, Kürt,
Türkmen veya Çerkes değil, Ermeni olması gerektiğini de dürüstçe savunmalı diye
de düşünüyorum.
Sırrı’nın, şimdi Meclis’te milletvekili olması gerektiği
halde, hepimizin bildiği nedenlerden(!) dolayı Meclis’te ol(a)mayan Ermenilerin
de sesi-nefesi olma mecburiyetinin kendisi için bir onur olduğunu düşündüğüm
için de, bundan böyle atacağı her adımın hesabını sadece kendi vicdanına değil,
soykırımın mağduru halkıma da vermesini ondan bekleme hakkına sahip Ermeniler
adına ona bildiriyorum.
Sırrı, şimdiki adı “Taksim Gezi Parkı” olarak bilinen
“Surp Hagop Ermeni Mezarlığı”nda yapılmak istenen gayr-ı insanı yıkımı
gerçekleştirmeye yeltenen buldozerin kepçesinin karşısında dururken, o toprağın
altında yatan soydaşlarımızın ruhunun bile bu devlet tarafından nasıl rahatsız
edildiğini yüreğinin derinlerinde hissetmiş olmalı diye düşünmemin yanında,
Sırrı’nın üzerinde durduğu Gezi Park’taki her ağaç gibi, 1919 yılında buraya
dünyanın ilk 24 NİSAN SOYKIRIM ANITI‘nı da Ermenilerin dikmiş olduğunu biliyor
olduğunu basından öğrendim !
“Sırrı benim toprağım, yaşıtım, hatta sinemacı olmasından
dolayı meslektaşımdır da, ancak o tüm bunlardan öte benim doğup da
yaşayamadığım topraklarda, benim yerime yaşamakta olduğu ve benim ‘kendi adıma
konuşabilme’ hakkımı edinmek için, benim yerime ve şimdi yerine getirmesi
gereken görevleri olduğunun bilincinde, vicdan sahibi bir insandır da aynı
zamanda” diye düşünmek istiyorum.
Dünyanın hangi ucunda yaşarlarsa yaşasınlar, 1864 yılında
Çarlık Rusyası döneminde kendi anayurtlarından zoraki sürgüne uğratılmış olan
Çerkeslerin torunlarının torunlarının otomatik olarak günümüz Rusya Federasyonu
vatandaşlığı edinmesiyle ilgili Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı Duma’da bir
kanun tasarısı hazırlandığı bilinmektedir. Sadece Çarlık Rusya döneminde değil,
SSCB tarihinde de İkinci Dünya Savaşı yıllarında bulundukları yerlerden başka
yerlere ‘tehcir’ edilen birçok halktan sadece biri olan Meskhetlerin
torunlarının da geri Gürcistan’a gelip vatandaşlık edinme ve yerleşme
haklarının tanınması önkoşulunun bu ülkenin Avrupa Birliği üyesi olabilmesinin
“olmazsa olmazı”dır.
Yukarıda verdiğim örnekler okuma-yazması olan herkes
tarafından bilinmekte olduğu halde, TBMM’de milletvekilliği yapan dostlarımızın
Çerkesler, Meskhetler, vb. paralelinde bu toprakların en kadim halkı
Ermenilerin vatandaşlık hakkını tanıyan bir kanun tasarısını hazırlayıp sunmamasını
anlamak mümkün değildir. Sabahtan akşama medya önünde ağızlarını her
açışlarında kendilerinin ne samimiyette‘Ermeni dostu’ olduğundan bahseden bu
insanlardan tek beklediğim, sadece kendi vicdanlarıyla barışık olmayı
becerebilmek için dahi olsa, “bisikleti yeniden icat etmeyi” andıran popülizmle
uğraşıp vakit geçirmek yerine, gecikmiş olduğu artık tartışılmayan tarihsel bir
adaletsizliğin ortadan kaldırılması için insani çabalarda bulunmaya
çalışmalarıdır.
Halkımın yaşamış olduğu büyük acının yüzyılı kapımızın
eşiğindeyken, mezarı dahi olmayan 1,5 milyondan fazla insanımızın anısını
yaşatma hakkımıza saygıda bulunarak, yasımıza bilfiil ortak olduklarını
göstermek isteyen dürüst ve namuslu tüm insanlar adına, TBMM’de bulunuşunun
hakkını layıkıyla vermek için, BDP “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku”
milletvekili olan Sırrı’dan, Mustafa Kemal (Atatürk) döneminde Surp Hagop
Ermeni Mezarlığı‘ndan ‘Bir gece ansızın’kaldırılan 24 NİSAN ERMENİ SOYKIRIMI
ANITI’nın daha evvel bulunduğu yere yeniden dikilmesi için, hiç vakit
geçirmeden gerekli olan tüm yasal işlemleri başlatan kişi olma şerefine nail
olmasını bekliyorum.
“2015′E 2 YIL KALA”, uygar insanlık tarafından geçmişle
yüzleşme ve inkârcılığa karşı mücadelenin en anlamlı sembolü olarak algılanacak
olan bu adımı atması halinde ancak, Sırrı’nın benim yerime Adıyaman’da, benim
yerime İstanbul’da, benim yerime TBMM’de olduğuna inanacak ve Abdullah Gül ile
görüşmesinden hemen sonra topluma çağrıda bulunma ihtiyacı duyduğu “şölene”
Ermenilerin de davet edildiğini varsayarak, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine”dizeleriyle başlayan şiirin son dizesine varıp
“Bu davet bizim” diye düşünmeye de başlayacağım.
Saygılarımla,
Sarkis HATSPANIAN
Yerevan, 06.06.2013
DOĞU ERMENİSTAN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.