Türkiye'de Yahudilerin muhatap oldukları ırkçılık, diğer
grupların muhatap oldukları ırkçılıktan farklılık gösteriyor. Yahudiler yönelen
ırkçılık, Batıda gördüğümüz klasik dışlama biçimleriyle neredeyse aynı. Daha
iddialı bir düşünce ileri sürülebilir: Romanlar ve Kürtler gibi Türklerle din
birliğine sahip olan topluluklar bir kenara konulup, Ermeniler, Rumlar ve
Yahudiler düşünülürse asıl olarak Yahudilere karşı güçlü bir ırkçılık
geliştirildiği görülür.
Eğer bu gözlem doğruysa şüphesiz ki nedenleri sorulmalı.
Bunun asıl olarak bir nedeni olduğunu düşünüyorum: Olgunun kaynağını Türk ulus
devletinin kuruluşunda aramak gerekiyor. Bilindiği gibi Türk ulus devletinin
kurulmasına, devlet eliyle, desteğiyle bir Türk burjuvazisinin yaratılması
süreci de eşlik ediyor. Bu ise pratik olarak sermeyenin, el değiştirmesi demek.
Yani gayrimüslim topluluğun sermaye birikimine şu ya da bu şekilde el konulması
ve bunların Müslüman Türk unsurlara aktarılması demektir. Bunun net bir şekilde
anlaşılması için 1913 tarihindeki sanayi işletmelerinin kimlere ait olduğunu
aktarıyorum: Bu tarihte 250 sanayi işletmesi mevcut. Bunların yüzde 10'u
yabancılar, yüzde 50'si Rumlara, yüzde 20'si Ermenilere, yüzde 5'i Yahudiler ve
yüzde 15'i ise Müslüman Türklere ait.
Bu verilere bakarak asıl olarak ırkçılığın Rum ve
Ermenilere yönelmesinin gerekip gerekmediği sorulabilir. Bu haklı bir sorudur
da. Zira Yahudiler sanayideki etkinlikte daha sınırlı bir yer tutmaktadır.
Ancak sermayenin el değiştirme sürecinde gayrimüslim topluluklara farklı bir
kader eşlik ediyor. Öncelikle Ermeniler soykırımla, sadece ekonomik etkinlikten
değil Anadolu coğrafyasından silinip atılıyor. Bu konunun uzmanları onların
mallarına, iktisadi girişimlerine ne olduğunu anlatıyor. Bu alan daha çok
araştırmayı kaldıracak bir olgu olarak önümüzde duruyor. Tarihsel olayın tarihi
1915... Rumların sermayeden arındırılması da savaş yıllarıyla başlıyor.
Mübadeleyle devam ediyor. Tarih 1919 ve takip eden yıllar... Her iki uygulama
da en sert yöntemlerle sürüyor. Bu yöntemlerin sertliği ve aleniliği, bu
uygulamaları kolaylaştıracak, meşru hale getirecek bir ırkçı ideolojinin eşlik
etmesini bile gerektirmiyor.
Sıra Yahudilere geldiğinde durum değişiyor. Ulus devlet
kurma sürecinde, ulusal iddiaları olmayan bir topluluk olarak duran Yahudiler,
bir tehdit olarak görülmüyor. Ancak beklenmedik bir gelişme oluyor: Özellikle
Rumların ekonomik hayattan tasfiye edilmesiyle oluşan boşluğu, bu alanda
yeterli tecrübe ve birikime sahip olan Yahudiler doldurmaya başlıyor. Artık
savaş bitmiş, Ermeni soykırımı ağır ağır sorgulanır hale gelmiştir. Bu özel
koşullar, güçlenerek büyüyen Yahudi sermayesine el konulmasının da eski,
babadan kalma yöntemlerle olmayacağı dikte ediyor. Yahudi sermayesine el
konulması için daha incelmiş uygulamalara başvurmak gerekiyor. Bu meşrulaştırma
işine Avrupa'da gördüğümüz türden bir ırkçı ideolojinin eşlik etmesi gerekiyor
ve ediyor. Kan emici, çocuk kurban eden, asalak, tefeci, içimizdeki düşman vb.
ifadeleri işte bu sürecin eseri.
Bu gelişmeleri yorumlamaya, anlamaya çalışan Yahudi
entelektüelleri durumu, Avrupa'da yükselen faşizme ve Hitler hayranlığına
bağlıyor. Bu yorum Yahudilere yönelen ırkçılığı hafife almayı, konjonktürel
olarak görmekten dolayı da geçici sanmayı getiriyor. Bu ise Yahudilerin muhatap
oldukları klasik ırkçılığı, anlaşılabilir kılıyor ve hafifletici bir etki
yapıyor. Ne yazık ki yanılıyorlar. Oysa bu ırkçılık Yahudilerin Türkiye
ekonomisindeki etkinliğini kırmaya, onları bu alandan uzaklaştırmaya eşlik
ediyor. Bu klasik ırkçılık olmadan Yahudilerin ekonomik süreçlerden
uzaklaştırılması mümkün görülmüyor.
Sinan Özbek
hursozbek@gmail.com
Yahudilere karşı ırkçılık II
Salı, 04 Haziran 2013 09:31 haberi
Marksist.org 'u Facebook'ta takip etmek için tıklayınız
Geçen hafta Yahudilere yönelen ırkçılığın Batı'da
gördüğümüz klasik dışlama pratikleriyle aynı olduğunu söylemiştim. Böylesine
bir ırkçılığa Yahudilerin neden maruz kaldığını açıklamaya çalışmıştım.
Gayrimüslimler arasında Yahudi sermayesinin ekonomik faaliyetten
uzaklaştırılması, marjinalleştirilmesi en sonuncu olandır.
Gayrimüslimlerin ekonomik etkinliğin dışına itilmesi ve
sermeyenin el değişme süreci sıra Yahudilere geldiğinde şekil değiştiriyor. Bu
sürece açık bir ırkçı ideoloji eşlik ediyor. Sürece ırkçı ideolojinin eşlik
edebilmesi için de bu ideolojinin inşa edilmiş olması ve piyasaya sürülmesi
gerekiyor.
Bu işte de Türk ırkçılarının özgün görüşler üretmede çok
başarılı olduğunu, ırkçı ideolojiye uluslararası alanda katkılar sunduğunu
söylemek pek mümkün değil. Ancak bu teorik yetersizlik, onların özellikle Alman
faşistlerinden öğrendiklerini Türkiye'ye uygulayamayacak denli teorik kısırlık
içinde olduğu anlamına gelmiyor.
Antisemit ırkçı görüşlerin Türkiye'de en azgın savunucusu
Cevat Rifat Atilhan'dır. İlk baskısı 1951 yılında yapılan "Türk Oğlu
Düşmanını Tanı" adlı broşürü tam manasıyla bir Nazi propaganda metnidir.
Bundan önce Atilhan, İzmir'de Anadolu adlı bir gazete çıkarıyor. Gazete
yasaklanıyor ve Atilhan, Almanya'ya gidiyor. Burada Julius Streicher'in
(1885-1946 ölümü idamla) ziyaret ediyor ve konuğu oluyor.
Steicher, 1923 yılında Der Stürmer (Akıncı) adıyla
haftalık bir gazete çıkarıyor. Bu gazete faşist örgütlenme açısından gerçekten
son derece önemli bir işlev görüyor. Dolayısıyla tanınması, bilinmesi gereken
bir yayın. Der Stürmer, nasyonel sosyalistlere dolaysız bağlı değil.
Streicher'in özel mülkü. Tirajı 1927'de 14 bin civarında iken 1938'de yarım
milyonu buluyor. Bununla Streicher'in milyonlarca Mark kazanıyor. Der Stürmer,
Yahudiler hakkında bildiğimiz her türlü ırkçı düşüncenin, karalamanın,
aşağılamanın üretildiği bir merkez olarak işliyor. İnsanların bilinçlerine
kazılmış çengel burunlu, patlak gözlü, kambur, paragöz, iğrenç Yahudi imajını
da yaratan gazete Der Stürmer. Bu karikatürlerin yaratıcısı da Philipp
Rupprecht. Der Stürmer'in logosunda "Yahudiler Felaketimizdir"
ifadesi yer alıyor. Bu gazetenin çalışma tarzından biri de hatırlanmalı:
Streicher, şehirlerin merkezi yerlerine Stürmerkeasten denilen camlı panolar
yerleştiriliyor. Gazete, buralarda okunmak için asılıyor. (Streicher'den mi
öğrenmişlerdi bilmem ama benzer bir yönteme Anadolu'da da başvurulmuştur.)
İşte bu Der Stürmer, Atilhan'ın okulu oluyor. 1934'de Der
Stürmer, bir de Atılhan'ı anlatan makale yayımlıyor. Atilhan, buradan topladığı
antisemitist yayınlarla birlikte para desteği de alarak Türkiye'ye dönüyor. Der
Stürmer'in bir kopyası olan Milli İnkılâp adlı yayını çıkarmaya başlıyor. Milli
İnkılâp, kopyası olduğu yayından o bilinen meşhur karikatürleri de aktarıyor.
Milli İnkılâp, Yahudi düşmen, ırkçı yayın olarak iş görüyor ve aralıksız
kışkırtıcılık yapıyor. Aynı tarihlerde Nihal Atsız da Orhon adlı dergisiyle
benzer bir icraat sürdürüyor.
Şimdi; temel olarak Atilhan'ın ve sonra da Atsız'ın bu
çabaları Edirne Yahudilerinin yağmalanmasına, tecavüzlere uğramasına ve şehri
bırakıp kaçmasına yol açıyor. Edirne Yahudilerden temizleniyor! Atilhan işte
yukarda ismini andığım broşüründe bu eylemlerin sorumluluğunu bir başarı olarak
böbürlenerek üstleniyor. Öyle bir antisemitist ortam yaratılıyor ki iktidar,
1942'de Varlık Vergisi Yasası'nı çıkarıyor. İşte bu yasa da gayrimüslimlerin
ellerindeki sermeyenin Müslüman Türklerin eline verilmesi için öldürücü darbe
oluyor.
Sinan Özbek
hursozbek@gmail.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.