Gazeteci Sibel Hürtaş’ın, gayrimüslim cinayetlerini konu
aldığı ilk kitabı “Kafesteki Türkiye- Hristiyanlar Neden Öldürüldü?” adlı
kitabı raflarda yerini aldı. Hrant Dink, Rahip Santoro ve Malatya Zirve
Yayınevi cinayetlerine ve yargılamalarına büyüteç tutan gazeteci Hürtaş,
belgeleriyle cinayetin devlet kurumlarının bilgisi dahilinde nasıl adım adım
hazırlandığına dikkat çekiyor. Hürtaş, Yargıtayın yerel mahkeme kararını
onaylamasıyla Türkiye’nin en önemli gündemlerinden olan Balyoz davasında ceza
alan isimlerin hiçbirinin gayrimüslim ölümlerinden ceza almadığını söyledi.
Ergenekon sanıkları için de aynı şeyin söz konusu olduğunu vurgulayan Sibel
Hürtaş, gayrimüslim cinayetleri, kitabı ve yargılamalara ilişkin görüşlerini
gazetemize anlattı.
Kitabınızda Ergenekon ve Kafes Eylem Planı davalarını
analiz ederken, bu davalarda gayrimüslimlerin ele alınmamasının büyük bir
eksiklik olduğunu vurguluyorsunuz. Bu davaları gayrimüslimler açısından önemli
kılan nedir?
Ergenekon ve Kafes Eylem Planı davası her ne kadar iki
farklı dava olarak açılmış ve devam etmişse de aslında birbirlerini tamamlayan
iki dava. Özüne baktığınızda her iki davayı da gayrimüslim karşıtlığı
oluşturmaktadır.
Nasıl başlamıştı Ergenekon davası? Dava başlamadan önce
2000’li yıllarda başlayan ancak 2005 yılında hız kazanan bir gayrimüslim
karşıtı kampanyayı görüyoruz. Türkiye’de birden bire açılan dernekler, bu
derneklerin faaliyetleri, soruşturmaların ardından ortaya çıkan azınlıklara
yönelik suikast planları vs. Ergenekon soruşturması sırasında da ilk dalgada
tutuklananlar yine bu faaliyetleri yapanlar ve örgütleyenler. Zaten
iddianamenin büyük bir kısmını da bu kampanya faaliyetleri oluşturuyor. Ancak
dava sırasında bu sanıklara gayrimüslim karşıtlığı ile ilgili hiçbir soru
sorulmazken, davanın sonunda da buna değinilmediğini görüyoruz. Hakim ve
savcılar, olayın azınlıklara yönelik kısmını görmek istemedi. Gayrimüslim
karşıtlığını her zaman Ergenekon yan faaliyeti olarak gördü. Ancak 2000’li yıllarda
yaşadığımız süreç bize bunun yan bir faaliyet değil ana faaliyet alanı olduğunu
gösterdi. Yargılamayı yapanlar, inatla Ergenekon davasının bu yönünü görmek
istemediler. Tabii sadece gayrimüslimler açısından değil Ergenekon davası
Aleviler, Kürtler, sosyalistler her açıdan yanlış paradigmalar üzerine
oturtuldu.
Bu, “yanlış paradigmalar” Ergenekon davasının seyrini
Yargıtay aşamasında ne yönde etkileyebilir?
Ergenekon soruşturmasının çıkış noktası 2000’li yıllara
damgasını vuran antihıristiyan kampanyasıydı. Bu kampanyanın devamında 2005
yılından itibaren pıtrak gibi sivil toplum örgütleri açıldı. Bu örgütler eliyle
Hıristiyanlar hakkında nefret söylemi içeren eylemler gerçekleştirildi.
Soruşturma sırasında çok sayıda suikast planı, bu planlara ilişkin telefon
tapeleri hatta tedhiş planları havalarda uçuştu. Tüm bunlara karşın Ergenekon
iddianameleri, bu kampanyaları görmezden gelerek oluşturuldu.
Ergenekon davasının temel tezinin ne olduğuna bakacak
olursan; hükümete karşı bir darbe planı yapılmak istenmesiydi. Peki olası
darbeye giden yolun en kanlı virajlarını oluşturan Hıristiyan cinayetleri bu
davanın içinde neden yer almadı? diye sorarsak, ki kitapta ısrarla sorduğum
soru buydu. Bir ülkede on yıl boyunca kesintisiz olarak antihıristiyan kampanya
sürdürüldüğünü düşünün. Hıristiyan cinayetleri işlenecek ancak “asrın davası”
diye lanse edilen Ergenekon davasında bu eylemlerin adı dahi anılmayacak. Bunun
yargının tarihsel kodlamalarından kaynaklanan bir zihniyet sorunu olduğunu
düşünüyorum.
Bugüne kadar ne kiliselere yönelik ne de Hıristiyanlara
yönelik saldırı ve tehditler doğru düzgün bir adli incelemeden geçti. Aynı
zihniyet Ergenekon davasına da damgasını vurdu. Ergenekon savcılarının
özellikle antihıristiyan kampanyayı inceleme konusunda bir çekince
yaşadıklarına şahit olduk. Eğer Ergenekon davasında bu zihniyet kodlamaları
aşılabilseydi dava bugün olduğu yerden çok farklı bir yerde olabilirdi. Aynı
kodlamaların Yargıtayda da var olduğunu biliyoruz. En azından Hrant Dink
cinayetinin ardından ortaya çıkan bazı gerçekler bize bunu gösteriyor. Dink’in
‘Türklüğe hakaret’ iddiasıyla yargılandığı davanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu
görüşmelerinde, sadece Dink’in Ermeni olması nedeniyle, mahkumiyetine karar
verilebilmesi için üyeler üzerinde büyük bir baskının oluşturulduğunu
öğreniyoruz. Böyle olunca da Yargıtay aşamasında Ergenekon davasının
Hıristiyanlar açısından değerlendirilmesi beklenemez.
Neden öldürüldü Hıristiyanlar? İslamcı, milliyetçi
gençler öfkelenip mi işledi bu cinayetleri?
Üç büyük cinayet var önümüzde. Ama onun öncesinde MGK’nin
misyonerliği tehdit olarak gündemine alması var. MGK’nin bu toplantısının
ardından Türkiye’de sistemli bir şekilde misyonerler, gözaltına alınıp
tutuklandı. Kutsal kitaplarına ‘suç eşyası’ denilerek, el konuldu. Yargılandılar,
yalnızlaştırıldılar. Hemen ardından bu kez toplumda bir tehdit algısı
oluşturulmaya çalışıldı, bu da sözde dernekler eliyle yapılmaya çalışıldı. Daha
sonra bu derneklerin hepsinin yöneticilerinin aynı olduğunu ve aynı genel
merkez adresinde olduklarını öğrendik. Bu kampanya sürerken, bir sabah Rahip
Santoro öldürüldü. Ardından Hrant Dink ve son olarak Malatya’daki Zirve
Yayınevi çalışanları. Bu kampanyanın hemen ardından seri cinayetlerin işlenmesi
tesadüf olamaz.
Üstelik üç cinayet de birbirine çok fazla benziyor.
Birincisi hepsinde gençler kullanılıyor, ikincisi cinayetlerin hepsi vahşice
işleniyor. Yani bıçakla ya da çok yakın mesafeden ateş edilerek. Yani bir öfke
gözümüze sokuluyor. Bu öfkeyle yaratılmak istenen de ‘Milliyetçi İslamcı duygularla
hareket eden gençler öfkelenip adam öldürdü’ algısı. Dosyaları okuduğunuzda bu
algının oluşturulması için ne kadar çaba harcandığını görürsünüz. Mesela Zirve
Yayınevi cinayetinde yargılanan E.G’nin İhlas Yurdunda kaldığı vurgusu ön plana
çıkarılıyor. Oysa E.G, cinayet planı yapıldıktan, hazırlıklar tamamlandıktan
sonra bu yurda kayıt yaptırmış. Rahip Santoro cinayeti tetikçisi O.A,
Hıristiyanların Müslümanları öldürdüğü ‘Gerçeğe Çağrı’ filminden çok
etkilendiğini söylüyor. Dink cinayetinin tetikçisi O.S, ‘Bana bu cinayeti medya
işletti’ diyor. Cinayet şekli kullanılan çocuklar, taktikler, savunmalar hepsi
aynı. Bu cinayetler, öfkelenip de işlenecek cinayetler değil. Çünkü hepsi
dikkatlice hazırlanmış bir plan dahilinde gerçekleştirilmiş.
Malatya davasında İlker Çınar, TUSHAD diye bir birimden
bahsetti. Genelkurmay bu birimi reddetti. TUSHAD mı cinayetleri işleten?
JİTEM’i de yıllarca reddettiğini anımsarsak Genelkurmayın
bugün gelinen noktada TUSHAD’ı (Türkiye
Ulusal Stratejiler Dairesi) reddetmesinin tek başına yeterli olduğunu
düşünmüyorum. Adı TUSHAD mı bilmiyorum ama bu cinayetlerin arka planında gayet
organize, tecrübe dolu bir yapı var. Özel Harp Dairesi, Seferberlik Tetkik
Kurulları, Türkiye bunlarla hesaplaşırsa bu yapıları da çözmüş olacak.
Yaratılmak istenen başka bir algı da polis-asker
çatışması. Askeri yapının unsuru mu bu cinayetler?
Böyle kesin bir görüş savunmuyorum. Gerek Hıristiyan
cinayetlerinin değerlendirilmesinde gerekse Ergenekon ve diğer davaların
tartışılmasında iki kutup var. Bir kutup her şeyi Ergenekon üzerine atıp,
iktidar ve polisi bu olaydan soyutluyor. Diğer kutup ise Ergenekon’un E’sini
bile dile getirmeden her şeye ‘komplo’ ile bakıyor. Bu cinayetler işlenmeden
önce katledilenlerin jandarmanın olduğu kadar emniyetin de takibinde olduğunu
biliyoruz. Emniyet istese bu cinayetleri tabii ki engelleyebilirdi. Nitekim
Malatya Katliamı’ndan sonra bir çok ilde benzer suikastlar engellendi. Diğer
yandan Ergenekon davasında tutuklanan bazı sanıkların yukarıda bahsettiğim
kampanyanın öncüleri olduğu da açık. Bu topyekün bir derin devlet geleneği.
SİBEL HÜRTAŞ KİMDİR?
1982 yılında İstanbul’da doğan Sibel Hürtaş gazeteciliğe
1998 yılında gazetemiz Evrensel’in Ankara Bürosunda başladı. Ardından ANKA
Ajansı, Sabah, Taraf ve Habertürk gazetelerinde yüksek yargı muhabirliği yaptı.
Evli ve bir çocuk annesi olan Hürtaş’ın şimdilerde cinayet nedeniyle
cezaevlerinde olan kadınlarla ilgili de bir çalışması var.
'KAFESTEKİ TÜRKİYE-HRİSTİYANLAR NEDEN ÖLDÜRÜLDÜ?'
Hürtaş’ın İletişim
Yayınevi’nden çıkan kitabı iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde “Türkiye’nin
karanlık geçmişiyle yüzleşme” iddiasıyla başlayan Ergenekon davası ve devamı
niteliğindeki Kafes Eylem Planı, Balyoz davası gibi yargılamalara dikkat
çekilirken, kitabın ikinci bölümünde de 2007 yılında Malatya’da Zirve
Yayınevinde biri Alman uyruklu 3 kişinin öldürülmesine ilişkin süren dava
işleniyor. Hürtaş’ın kitabında yer verdiği belgeler, cinayetin devlet
kurumlarının bilgisi dahilinde nasıl adım adım hazırlandığını gözler önüne seriyor.
(Ankara/EVRENSEL)
www.evrensel.net



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.