Başörtüsü özgürlüğüne mi sevindiniz? Kıyafetten işsizliğe
giden yola bakın. Cemevi açılımı mı? Bir terör merkezi diyelim de. Mor Gabriel?
Taraflar dava açabilir tabii!...Çocukların aslı nesli ne olursa olsun bağıra bağıra “Türk” olduklarının kendi sesleriyle kendi kafalarına kazınmasını amaçlayan “Andımız” seremonisi, “varlığı başka bir varlığa armağan olmayan” nesillerle işi olmadığının beyanıydı. Hükümetin son “açılım” paketiyle kaldırıldı,
başka bazı kısmi iyileştirmelerle birlikte. Fakat eli hep hayatın üstünde tutan
devlet, sevindirmekten çok sevinci kursakta bırakma yeteneğiyle de kendisini
gösterir.
***
Başörtüsü özgürlüğüne mi sevindiniz? Kıyafetten işsizliğe
giden yola bakın. Cemevi açılımı mı? Bir terör merkezi diyelim de. Mor Gabriel?
Taraflar dava açabilir tabii!
Devletin bir eli hep hayatın üzerindedir. Örneğin Andımız
bunun en veciz ifadelerinden biriydi. Çocukların aslı nesli ne olursa olsun
bağıra bağıra “Türk” olduklarının kendi sesleriyle kendi kafalarına kazınmasını
amaçlayan “Andımız” seremonisi, “varlığı başka bir varlığa armağan olmayan”
nesillerle işi olmadığının beyanıydı.
Hükümetin son “açılım” paketiyle kaldırıldı, başka bazı
kısmi iyileştirmelerle birlikte. Fakat eli hep hayatın üstünde tutan devlet,
sevindirmekten çok sevinci kursakta bırakma yeteneğiyle de kendisini gösterir.
Başörtüsü ve özgür ifade
Devletin bir önceki sahiplerinin, yani eski egemenlerin
“eğitim öğretim ve kamuda iş” sahasından sopalı eliyle ötelediği başörtülülere
kısmi özgürlük gelen saatlerde, iktidar partisinin, yani yeni egemenlerin
kudretli bir yetkilisi kıyafetini beğenmediği (dekolteymiş) bir çalışanın işsiz
kalmasına yol açtı açıyor.
“Kimsenin kıyafetine karıştığımız yok. Aşırı bir gece
kıyafetiyle gelip çok seyredilen bir televizyonda sunuculuk yapabilir misin? Bu
hoş karşılanır mı? Dünyanın hiçbir yerinde bu hoş karşılanmaz” sözlerinden
sonraki açıklamaları daha da ilginçti; twitter’dan özetle söyledi: TV, program
ya da kişi adı vermedim. Bir birey, bir TV izleyicisi veya bir politikacı
olarak bir konuda görüşümü dile getirmek de benim en tabii hakkım ve ifade
özgürlüğümdür. TV programındaki sözlerimden yola çıkarak ‘hayat tarzına
müdahale ediliyor’ gibi bir istismar konusu çıkarmak kötü niyetli bir çabadır.”
Cemevi ile terör merkezi
Şimdi, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik,
ifade özgürlüğü, izleyici olarak eleştiri hakkı vb. prensiplere yaslanarak
ördüğü bu açıklamada çok şey var, bir şey yok: O kadının o işten atılması
yanlıştır demiyor, hiç o taraflı değil. Yaslanılan prensiplerde de bir tuhaflık
var: Devletlerin, hükümetlerin ve iktidar partilerinin yetkilileri de elbette
“ifade özgürlüğü”nden yararlanırlar, fakat örneğin kendiliğinden gösterdiği
gibi onların “ifadeleri” öyle herkesin ifadelerine benzemez, onların ifadeleri
örneğin insanı işinden edebilecek kadar özgürdür.
Paket sonrası münazara festivalinde bir başka iktidar
partisi yetkilisi ifade özgürlüğünü kullandı yine. Bir Genel Başkan Yardımcısı
kudretinde değilse bile, yazılı, sözlü, görüntülü her mecrada rakip fikirlere
taarruzlarıyla öne çıkan bir isim o da. Hükümetin paketinde Alevilere bir kuru
isim çıkmasının ardından, “Canım ayrı paket yapılacak. Şöyle esaslı” minvalinde
yatıştırma nutukları atılırken, yani kamunun umutlarını koruması istenirken,
şöyle deyiverdi: “Ama Dev-Sol’un merkezi de olmamalı cemevleri. Dev-Sol’un
terör örgütlerinin de merkezi olmamalı.”
İki açıklamada da bir özellik var, “açılım”ların neden
eksik gedik olduğunu, neden kimi zaman baştan kadük kaldığını, neden nalıncı
keseri misali sadece iktidardan yana çalıştığını gösteren bir özellik:
Birbirileriyle ilgisi olmayan, birbirilerini yalanlamayan ya da doğrulamayan
olgularla prensipleri bir arada kullanıyorlar. İlkinde sözlerinin yaptırım gücü
olduğunu, eskilerinin deyimiyle senet karakterinde olduğunu bile bile “ifade
özgürlüğü”ne atıf yapılıyor, isim zikredilmese de adres kamilen veriliyor.
İkincide tekil bir gözlem (Gülsuyu olaylarındaki silahlı kişiler) hakkında konuşulan
mekânın niteliğine çevriliyor. İlki hedefi saptırıyor, ikinci düpedüz
karalamaya yöneliyor. Mehmet Metiner’e, Kaidecileri gösterip “Ama İslam da cami
de terör merkezi olmamalı” dese biri, muhtemelen İslamofobik görmüş demokrat
şövalye dehşetiyle ağzına geleni söyleyecektir.
Mor Gabriel’i bekleyen tehdit
Kursakta kalabilecek sevinçlerden üçüncüsü, Mor Gabriel
kararıdır. Müjdeli kararı aldıktan sonra Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem
şöyle dedi: “Bizim kararımızla tek başına taşınmaz (Mor Gabriel mülkü) vakfın
olmuyor. Bizim kararımız kanundaki süreçle alakalı ilk aşamalardan birisi.
Burada Meclis olumlu karar alacak, bu olumlu karardan sonra tapu, şu anda o
yerlerin tescilini yapacak.” Ertem, “Bu kararımızdan sonra da yargı yolu açık.
Her idare kararından sonra yargı yolu nasıl açıksa bundan sonra da açık.
Taraflar veya ilgililer bunu mahkemeye götürebilirler” ifadesini kullandı.
Bir gazetecinin, “Taraflardan kastınız Hazine ile Mor
Gabriel Manastırı mı” sözleri üzerine Ertem, “Evet” karşılığını verdi. Ertem,
aldıkları kararın idari bir işlem olduğunu, yargı aşamasının bir süreci
olmadığını yineledi.
Genel müdürün ihtiyatlı sözlerinin bir nedeni olmalı.
Öncelikle, iyi bir bürokrat olarak yaptığı işlemi vurguluyor: Biz tescil
etmiyoruz, tescilin yolunu açan idari kararı veriyoruz, tapu tescil eder. Sonra
da DAVA AÇILABİLİR. Kim açabilir? İlk davayı açanlar: Hazine ve köylüler.
Şimdi, iadenin yolunu açan mevzuat değişikliği 2002
yazındaki Anayasa değişiklikleriyle başladı. Ardından yasaları ve
yönetmelikleri AK Parti yaptı. Uzun ve yorucu bir çabadan sonra, kısmi bir iade
de sağlandı. Kısmi, çünkü 1936 beyannamesi esas alındı ve “cemaat vakıfları”yla
sınırlı tutuldu. Özel kişilere ait mülkler, 1936’dan az önce el konulanlar
(örneğin yaz boyu üstünde politik mücadelelerin yürütüldüğü Gezi Parkı’nın bir
kısmının mermerlerinin de alındığı mezarlık) filan dışta tutuldu. Beyannamedeki
birçok mülk de, “yeterince delil yok” denilerek iade edilmedi, daha da
edilmeyecek. El koyan, alan, satan, üçüncü kişiye veren devletken, “Delil
getirin” denilerek kepçeyle alıp damlalıkla iade tekniğiyle işin yürütülmesi
uygun görüldü. Mor Gabriel iadesinde, iade sürecindeki ana sorunlar giderilmek
yerine bir idari makamın (Vakıflar Meclisi) kararıyla, yargı kararının
(Yargıtay) devre dışı bırakılması yolu seçildi.
Yargı alır, Meclis verir
Vakıflar Genel Müdürü’nün, süreçteki sorunu iyi gösteren
bir beyanatı var: “Burada sıkıntılı olan şu: Eş zamanlı olarak Mor Gabriel’in
müracaatıyla yargı kararının aynı zamana gelmiş olması. Yoksa Vakıflar Meclisi
olarak biz daha önce yargıya konu olmuş, yargı tarafından hüküm altına alınmış
birçok konuda karar verdik. Çünkü biz kanuna uygunluk denetimi yapıyoruz her ne
kadar yargı o şekilde karar vermiş olsa bile.”
Uzatmadan belirtelim: İade mevzuatı, 2002 öncesi el
koymaların tasfiyesini sağlıyor. Bu çerçevede 1936’da başlayan, 1974 Yargıtay
kararıyla bir hırsızlık makinesine dönüşen mülkiyet rejiminin ürettiği
sıkıntılar kısmen giderildi.
Yargı o kararı nasıl verdi?
Fakat ne Vakıflar Genel Müdürlüğü, ne de hükümet
yetkilileri şu soruya cevap vermiyor: 2002 öncesindeki gaspları çözmek için
çıkmış mevzuat, 2012’de Yargı kararıyla bir haksızlık yapılmasına nasıl engel
olmaz? Nasıl “yargı kararı ile iade müracaatı aynı zamana” denk düşebilir.
Söyleyelim: İadenin damlalıkla olması için gösterilen
özen, bunu mümkün kılıyor. Yargıtay’ın Mor Gabriel’e ilişkin son kararı, “hakkında
hüküm verilen arsaların 1936 beyannamesi kapsamında olmadığını” dile getiriyor.
Mevzuat ise 1936 kapsamında olmayan mülklere iade için onay yetkisini Vakıflar
Meclisi’ne vermiyor. Sorun şu: Yargıtay’ın Hazine’ye tescil ettiği parseller,
yargı kararıyla 1936 dışındaysa, Meclis nasıl içeri taşıyabilir? Meclis,
2002’den önceki yargı kararlarına rağmen iadeyi başlatacak onayı vermekle
yetkili kılındı, fakat 2002 sonrasına değil. Eğer “2002 sonrasına da
yetkilidir” denilirse, şu tuhaflık ortaya çıkar: Mahkemelerin verdiği ve
vereceği kararlar, Vakıflar Meclisi’nin müdahalesiyle değişebilir! Böyle olursa
kimsenin mülkü garantide olmaz!
Haklar, devlet ve adamları içindir burada; yurttaş
haklarını Andımız’ı okutmadan da çiğnerler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.