Derleme-çeviri: Hovsep Hayreni
Günümüzden 118 yıl önce, 1895'in son üç aylık kesitinde
Sultan Hamid Ermeni halkına çok yoğun bir kan banyosu yaptırmıştı. O yıl kabul
etmek zorunda kaldığı Ermeni reformlarını sabote etmenin yolu olarak
kışkırttığı Müslüman ahaliyi, devlet güvenlik güçlerini ve Hamidiye alaylarını
her tarafta Ermeni halkının üzerine salmıştı. 1894'te bu olayların öncüsü olan
Sasun katliamı ve 1896'da artçı olarak devam eden Van, İstanbul, Egin
katliamları yaşandı. Ama dönemin en büyük felaketi 1895 sonlarında toplam 10
vilayetin çok sayıda şehir, kasaba ve köylerini bir tür Cihad şeklinde saran
zincirleme pogrom ve katliamlardı. Bunların yalnızca bir örneği olarak, 1895
Kasım ayı başlarında Ermeni yoğun nüfuslu Arapgir şehrinde yaşananları,
yıldönümüne denk düşen günlerde vermek istiyorum.
Şehrin bir bir bütün mahallelerindeki gelişmeleri
inandırıcı şekilde resmeden Minas Bebiryan'ın tanıklığı özellikle değerlidir.
Bunu öncelikle Bebiryan'ların neslinden olduğunu düşündüğüm Arapgirli
ağabeyimiz Murat Bebiroğlu'nun yönettiği Hyetert'e sunuyorum.
A. L. Polatyan'ın Arapgir Ermenileri Tarihi ile S.
Paxdikyan'ın Vosgekedag isimli eserlerinde dönemi yaşamış birçok kişinin
yerinden tanıklık ve yazılı anlatımları, ayrıca gazete arşivlerinden bilgiler
ayrıntılı olarak verilmiştir. Burada hepsinden yararlanarak gelişmeleri ana
hatları ile özetleyeceğiz.
1890'dan itibaren Batı Ermenistan kırsal bölgelerinde
örgütlenmeye girişen Ermeni partilerinden Sosyal-Demokrat Hınçakyan'ların
öncelikli güç kazandığı bir yerdir Arapgir. Bunda dönemin yerel ruhani lideri
Yeznik Abahuni Yebisgobos'un [1] ulusal uyanış ve devrimci örgütlenmeye destek olan
cesur tutumu önemli rol oynamıştır. Arapgir'in çok erken büyük şehirlere
gurbetçi gönderen ve değişik merkezlerle sıkı ilişkileri olan Ermeni yoğun
nüfuslu bir kırsal merkez olması da bu gelişmeyi mümkün kılmıştır. Hınçakyan'ın
kurucu kadrolarından Kafkas Ermenisi Şımavon [2] buraya gelince parti hızla kök
salmaya başlıyor.
1890-95 ARASI DEVRİMCİ GELİŞMELER
Şımavon Arapgir'de Yeznig Yebisgobos tarafından çok sıcak
karşılanır. Şehrin merkezi Ermeni ortaokuluna müdür ve genel eğitim müfettişi
tayin edilir. O bir yandan sorumluluğunu yüklendiği okulların ihyası ve daha
iyi eğitim vermesi için yenilikler yaparken, halkın ileri unsurlarını ve
gençliği devrimci fikirleriyle yoğun şekilde etkiler. Duyulan büyük sempati
onun kilise ayinleri sonunda kürsüye davet edilip politik nutuklar çekmesine
bile imkan verir. Böylece örgütlenmeye başlayan parti ciddi taban tutturur.
Arapgir'den “ikinci Zeytun” diye sözedilir. Şımavon'un ünü Arapgir sınırlarını
aşar. Komşu illerden onu görmeye, fikir danışmaya gelenler eksik değildir.
Bütün bunlar
hükümetin dikkatini celbeder. Polis komiseri Yusuf şehirde ve köylerinde Ermeni
muhbirler bularak ilişkileri sıkı takibe alır. Parti de onu kendi hedefine
koyar ve 1891 Şubatında yağmurlu bir gece metresinin evi yakınında suikaste
uğratır. Ertesi gün aramalar yapılıp birçok Ermeni ve Türk tutuklanır. Fakat
cinayetin sırrı çözülemez ve hükümet onu daha çok komiserin hasmı olan telgraf
müdürü Şakir Bey'in işi olarak düşünür. Ne var ki çok geçmeden batıda
yayınlanan ve Arapgir'e de gelen Hınçak gazetesinde şu haber okunacaktır:
“Ermeni halkının başına bela kesilen Arapgir polis şefi Yusuf Efendi devrimci
mahkeme kararıyla ölüme mahkum edildi. Zalim komiser bir gece aleminden
dönerken ortadan kaldırılmıştır”.
Henüz bu durum ifşa olmadan önce, Arapgir ve çevre
köylerden gelen 112 delegeyle Şımavon öncülüğündeki Hınçakyanlar belli
taleplerle ayaklanma kararı da alır, fakat bunun bildirildiği Merzifon'dan
itidalli davranma uyarısı gelince ikinci toplantıda riskleri dikkate alan
çoğunluk fikrini değiştirir, böylece daha sessiz ve uzun erimli politik çalışma
görüşü benimsenir. Ancak gazetenin kendi kendini ele veren ifşası üzerine bir
sabah baskın verilen evlerde göze çarpan gençler tutuklanır.
Bu sırada Şımavon ve bazı arkadaşları, hem bir süre
gözden kaybolmak, hem de Dersim'le işbirliği geliştirmek için komşu
Çemişgezek'e yönelmiştir. Orada Diab Ağa'nın yanına gider ve başlangıçta iyi
kabul görürler. Fakat Diab Ağa onları oyuna getirip hükümeti haberdar eder.
Gece uykudayken kaldıkları eve baskın yapan hükümet askerleri Ermeni
devrimcilerini zincirleyip Harput'a götürür. Şımavon'la birlikte Taniel
Ekmekçiyan, Mıgırdiç Xızarcıyan, Gagik Deveciyan ve Mardiros Terziyan vardır.
[3]
Sürece tanıklık eden Suren Surenyan ekliyor ki, Şımavon
ve arkadaşlarının tutuklanmasından kısa bir süre sonra Yeznik Yebisgobos
İstanbul'a sürülür. Başka önde gelen ruhani ve ulusal liderler de Sivas'a
sürgün edilir. 50 kişi ise çeşitli suç isnatlarıyla Harput hapishanesine
gönderilir. Böylece Arapgir'in devrimcilerden temizlendiği sanılırken hükümete
çalışan Siraganyan'ın iki katlı evi bombayla tahrip edilir. Bu vesileyle bir
tutuklama dalgası daha yapılmıştır ki, bu defa hükümet konağında yangın çıkar
ve ardından bunun benzeri Harput'ta yaşanır.
Komiser Yusuf'un öldürülmesinden 1895 Arapgir kırımına
kadar dört yıldan uzun bir süre Arapgir Ermenileri kargaşa içindedir. Kanunsuz
tutuklama, dizginsiz zulüm ve keyfi yargılamalar eksik olmaz. Halk
İstanbul'daki Ermeni Patrikhanesi'ne şikayet mektupları gönderir, bunlardan birinde
şöyle denmiştir: “Ya bir yolu bulunup kanunsuz uygulamaların önü alınsın, yada
bir yer gösterilsin ki bütün şehir oraya göçelim.”
Arapgir'de 1895'e böyle bir gerilim atmosferi içinde
gelinmiştir. Hükümetin gözünde burası bir Zeytun, Sasun gibi isyan odağına
dönüştüğü için köklü çareler düşünülür. Dolayısıyla 1895'te Ermeni halkına
yönelik yaygın pogromlar tezgâhlanırken Arapgir gibi zaten diş bilenen bir
yerin en şiddetli imha saldırılarına hedef olmaması mümkün değildir. Girişilen
eylemler “fırsat budur” anlayışıyla adeta şehri havaya uçurma ve bütün
Ermenilere mezar etme hiddetini kuşanarak gelir. Buna karşılık direniş de olur.
Fakat öncülerden çoğu tutuklanmış ve sürgün edilmiş olduğu için Arapgir'in
şanına yaraşır bir düzeyde olamaz.
ŞEHİRDE TALAN, KUNDAKLAMA VE KATLİAM
1895 Eylül ayında ilk felaket belirtileri kendini
göstermeye başlar. Şehir çevresi yollarda tek tek saldırıya uğrayanlar olur.
Şehirde Türk nüfusa Martin tüfekler dağıtıldığı söylentileri dolaşır. Bir
mahalleden ötekine geçmek Ermeniler için güçleşmeye başlar. Ruhani öncüler
Harput valiliğine koruyucu önlemler alınması ricasıyla temsilci gönderir. Fakat
vali sözü edilen olayların “münferit ve ehemmiyetsiz şeyler” olduğunu
belirterek kaygıya yer olmadığı mesajını verir. Oysa hükümet konağından kışlaya
ve polis merkezine kadar görülmemiş bir hareketlilik vardır. Halkın koruma
beklediği güvenlik güçleri tam tersine birazdan başlatılacak toplu kırımların
organizasyonuyla meşguldür. Arapgir'deki askeri birliklerin başında bulunan ve Ermenilerle
ilişkileri iyi olan binbaşı tam o sırada Harput'a çekilir, yerine merhametsiz
biri atanır. Çok sayıda Türk erkekleri
redif ilanıyla silah altına alınır. Salt Ermeni nüfuslu Derbeder başta olmak
üzere Ermeni yoğun bir çok mahallede karakol kurulur, akşam hava karardıktan
sonra gezme yasağı ilan edilir, ki Türk mahalleleri ve nüfusu için bunlar
geçerli değildir.
Birkaç gün sonra kuşatılan şehirde Ermenilere silahlarını
teslim etmeleri çağrısı yapılır. Dükkanlar kapanmış, sokaklar boşalmıştır. Halk
evlerinde tedirgin bir bekleyişe girer. Saldırının daha çok çarşıya ve
kilise-okul gibi kurumlara yönelik olacağı sanılır. Fazlası tasavvur edilmez.
Bu öngörü yetersizliği de örgütlü direniş konusunda gevşekliğe neden olacaktır.
Nihayet 5 Kasım (eski takvimle 25 Ekim) sabahı Ambırga ve
Şahroz'dan saldırı haberleri gelir. Akşam ise sıra şehre gelmiştir. Bir kaç
yerden öttürülen boru ile genel saldırı sinyali verilmiş olur. “Kutsal cihad”
ateşi ve yağma-talan iştahıyla dolu kalabalıklar her taraftan ateş açarak
hücuma geçer. Kısa sürede şehrin uç bölümleri cehenneme çevrilir. Saldırganlar
gazyağı püskürterek evleri boydan boya ateşe verirler. Surp Lusavoriç,
Derbeder, Surp Hagop ve Surp Kevork mahalleleri alevler içindedir. Halk evleri
bırakıp bahçelere ve dağlara kaçar. Yer yer silahla karşılık veren gençler
etkisiz kalır.
Yerel askeri birlikler ve şehrin Türkleri yanında,
Arapgir ve çevre kazaların Türk ve Kürt köylerinden gelen başıbozuk çeteler
vardır, ki toplamı 10 binden fazla tahmin ediliyor. Kürtler hükümetin kışkırtma
ve davetiyle özellikle talan için gelmişlerdir. Katliamlar daha çok Türk asker
ve milisleri tarafından yapılır. Onlar Ermeni halkının erkek nüfusunu azami
ölçüde yok etmeye çalışırlar. Din adamları başta olmak üzere çoklarını
Müslümanlığa zorlayıp direnenleri öldürürler.
On gün süren saldırılarda ölen Ermenilerin sayısı 2800
civarında tespit edilir. Kundaklamalar sonucu şehirdeki 3000 Ermeni evinden
büyük bölümü tahrip olmuş, 325 dükkan da yanmıştır.
SALDIRIYA UĞRAYAN MAHALLELER
Uzun bir yazılı tanıklık yapan Minas Bebiryan'ın 1895'te
saldırıya uğramış Arapgir mahalleleri hakkında verdiği bilgiler özetle şöyle:
“Türk, Kürt çeteler ve asker bütün güçlerini Derbeder'e
dökmüştü. Birleşik kuvvetlerle ve herşey pahasına burayı düşürmek istiyordu.
Burada sayıları az da olsa çetin direniş gösteren gençler vardı. Kendi
güçleriyle saldırıya katılmış olan aşiret reisi Battal, bir bir adamlarının
düştüğünü görünce binbaşıya diklenir; ya kendi bildiği gibi davranmayı yada
adamlarıyla çekip gitmeyi dayatır. Böylece insiyatifi ele aldıktan sonra
Ermenilere şeref sözü verir ve eğer çatışmaya son verirlerse mahallenin zarar
görmeyeceğini söyler. Ermeniler bunu kabul eder. Fakat Battal bir evde
misafirken sokaklarda nöbetle görevlendirdiği adamları evlere ateş vermeye
başlamıştır. Gelen şikayet üzerine Battal denetlemeye gider ve Ermenilerin
elinden yakasını kurtarır. Saldırganlar mahalleye hükmetmeye başlar, bütün
Derbeder küle dönüştürülür.
Keşişler mahallesinin kırımı daha dehşetli oldu. Burada
buldukları bütün erkekleri toplayıp mahallenin aşağısındaki dereye götürür ve
kurşuna dizerler. Mahallenin papazını da eziyet ederek öldürürler. Birkaç kişi
Türkleşerek kurtulur. Ezo ve Çaput Melhem denilen caniler kırımlarıyla ünlenir.
Keşişler katliamına Bostancuğ ve Saracuğlular iştirak etmiştir. Ortalık
durulduktan sonra yalnız birkaç ev yeniden yapılır, çünkü hayatta kalan
erkekler çok azdır. Oysa önceden mahallenin Surp Hagop adında kendine mahsus
kilisesi ve okulu bile vardı.
Ğazanciler mahallesinden yukarı çarşıya kadar Türk ve
Kürt saldırganlar taş üstünde taş bırakmaz. Bu mahallenin başlıca kıyıcıları
Ğaso namında biri ve Haci Aslan'ın oğullarıdır. Mahallenin Türkleri mümkün
olduğunca çok ev yakmaya çalışır ki bir daha Ermeniler ikamet etmesin. Ben
kendi kulaklarımla duymuşum 'Mala bakma, cana bak!' nidalarını. Hükümet
tenekelerle gazyağı dağıtmıştı. Evleri soyduktan sonra gazyağını döküyor, bir
silah boşaltıp uzaklaşıyorlardı.
Şahroz (Sıra Gâvur) mahallesi de büyüktü. Kendi kilisesi
ve okulu vardı. Buranın gençleri daha cesurdu. Çarşamba akşamı kırım başlarken
ilk elden Şahroz'un Der Husig Kaçuni isimli papazının evini ateşe verdiler.
Mahallenin yukarısındaki yüksek dağlardan Türkler taş yuvarlayarak evleri
damları tahrip ederken karşı taraftan da Ğulu Beg denilen canilerin açtığı
ateşle mahalle kıskaca alındı. Yeram Bala Bıloyyan öne çıkan direnişçiydi.
Burada da erkeklerin çoğunluğu katledildi. Mahalle yukardan aşağı harabeye
çevrildi.
Katliama uğratılan bu mahallelerden kaçanlar serbest
kalan mahallelere sığınıyordu. Basmaciler bunlardan biriydi. Silahlı ve
silahsız gençler buraya dolmuştu. Burada
hükmü geçen Fadıllu'ların Mısdo'ya adam gönderilip korunma talep edildi. O
silahların toplanıp getirilmesi şartıyla kabul eder göründü. Silahlar
verilmesine rağmen, Fadıllu'nun evinden çıkan çeteler 'İslam evi mi, gâvur evi
mi?' diye kapıları vurmaya başladı. Biz orada Amanat'ların evindeydik. Üç
yaşındaki kardeşimi sırtlayıp aşağı kapıdan dışarı çıktım, başkaları da beni
izledi... Sığındığımız dere barut ve duman kokusuna boğulmuştu... Çeteler
dereyi geçip üstümüze geldi. 'Selavat getirin' diye bağırıyorlardı. Kurtulmak
için nakarat halinde 'La ilahe illalla' tekrarlıyorduk... (Nice dolanmadan
sonra) Galug'a yetiştik. Orada binlerce kişi vardı. Battal kalabalığı çetelere
karşı korumak için nöbetçiler koymuştu. Annemi, kardeşlerimi ve nihayet babamı
da buldum o kalabalık içinde...
Murdiglerin bahçesine geçtik. Manzara yürek
paralayıcıydı. Onlarca ceset ve birçok yaralı yatan tanıdıklar... Geceyi
Şaboların bahçesinde geçiriyorduk, Tansux'un tepesinden ateş açtılar, bir duvar
dibine siperlendik, bir saat kurşun yağmuru altında kaldık. Sabah duyduk ki
Çelik'lerin Bekir bizim mahallenin yaralılarını sırayla hançerleyip öldürmüş...
Aynı gün bizi Paxdigents (Paxdik'lerin) mahallesine götürdüler. Orası henüz
yakılmamıştı. Her bir odaya birden fazla aile tıkıştı. Birkaç gün orda kaldık.
Bu defa da Türkleştirme meselesi çıkarttılar. Ona sıra gelmeden hepimizi dışarı
çıkarıp bu mahalleyi de ateşe verdiler. Tekrar kırım korkusu sarmıştı milleti.
Ama bizi kırmak yerine sürmeye başladılar...
Yolumuzun üzerinde kurşunlanmış, yakılmış, kokuşan pekçok
cesetler gördük. Ana kiliseye kadar neredeyse hep cesetler arasından yürüdük.
Başka mahallelerden de hayatta kalan Ermenileri toplayıp getirmişlerdi
kiliseye. Kızların okulunu ise kışlaya çevirmişlerdi. Şahroz mahallesi papazı
Der Husig Kaçuni'yi oraya götürmüş, sakallarını çekip tokatlayarak silah
istiyorlardı. 'Bu kırımın sebebinin Ermeniler olduğu'na dair ifade imazalatmaya
zorluyorlardı. Kilisede saklı silahlar olduğu iddiasıyla gelip arama yaptılar.
Fakat bulamadılar. Bir asker büyük horanın arkasında bir sandığa cebinden
mermiler boşalttı. Onları bulunmuş gibi kayda geçtiler. Orada bulunan
erkeklerden Püsküllü'nün Beos'u, Der Mikayel'in Garabed'i, Sultan'ların
Mıgırdiç'i ve birkaç başka kişiyi götürüp Nigol'ların damında kurşuna dizdiler.
Sekiz gün kaldık kilisede. Hayli sıkıntı ve açlık çektik.
Sonra yukarı çarşı mahallesine geçecektik. Herkes nesi varsa, yaralı, hasta,
döşek, sırtlayıp asker denetiminde yola koyulduk. Mireşents (Mireş'lerin)
mahallesinden geçerken orayı nispeten iyi durumda gördük. Erkeklerin çoğu yine
öldürülmüş, fakat evler yakılmamıştı. Zira burada oturan ve Mireş'lerden
Krikor'un kızını alan Depo Memuru onun hatırına mahalleyi korumuştu.
Devam edip çarşıya yetiştik. Bütün dükkanlar ateşe
verilmiş, bu arada Türklerin cami ve medresesini de alevler yutmuştu. Bizi bu
harabelerin içinden geçirip hükümet konağı önüne getirdiler. Oraya doluşmuş
kindar bir kalabalık bizi izlerken askerler etrafımızda koruma zinciri
oluşturuyordu.
Göze çarpan 400-500 kişiyi seçip hapsettiler. Zayıf
kadınları ve çocukları hükümetin yakınındaki boş evlere doldurdular. Hükümet
kendini temize çıkartmak için o evleri saklamıştı...
Köseyents (Köselerin) mahallesinde kırım başlamadan Cin
Gazar'ların Yakub, Zayrmar, Yeğiya ve başka gençler mevzi tutmuş ve saldıran
güruhla çatışmışlar. Saldırganlar ancak askerin yardıma gelmesiyle üstünlük
sağlar. Halka eziyet ve evleri tarümar ederler...
Buradan önce Surp Kevork mahallesi de Çobanoğlu çetesi
tarafından kuşatılır. Kadın çocuk ayırt edilmeden katliam yapılır. Bütün
mahalle alevler içindedir. Bunu gören Yeğiya Apkaryan mevzisinden çıkıp Surp
Kevorkluların yardımına koşar. Daha Çobanoğlu'nun tarlasına inmeden Kürtler
tarafından silahsızlandırılır. O sırada etkili bir Kürt olay üzerine yetişir ve
'yiğitler yaşamalı' diyerek onu ölümden kurtarır. Surp Kevork mahallesi yerle
bir edilir. Ziyaret yeri olan eski manastırı, Surp Nışan kilisesi, okulu küle
çevrilir. Eskiden beri Ermeni düşmanlığıyla ünlü Çobanoğlu bütün mahalleyi
işgal eder ve hatta Surp Kevork ziyaretinin yerine kendi ikametini kondurur.
Poşatar mahallesi kışlaya yakın olduğu için
kundaklanmamıştı. Gerçi talan ve kırımdan bir ölçüde nasibini almış; Nalbant
Ğazarların dört kardeşi, Sarayan Bedros, Hunik'lerin Krikor ve başka göze düşen
kişiler öldürülmüştü. Buranın nispeten güvenli olması başka mahallelerden
gençlerin gelip sığınmalarına yol açınca, hükümet bunları takip ederek
çoklarını yakaladı ve götürüp kurşuna dizdiler. Bunlardan biri Basmaciler
mahallesindeki evinde üç gün boyunca saldırganlara silahlı mukavemet
gösterdikten sonra Poşatar'a sığınmış olan Barsumyan Sarkis'ti, ki Ğanara
Tepe'de işkenceyle öldürdüler.
Hükümet binasında, mahkemede ve süvarihane içinde hapis
tutulanların durumu çekilmezdi. Onlar 500'den fazla mevcutlarıyla dar yapılar
içinde, günlerce aç-susuz ayaküstü kalıyor, hükümet cesetleri gömdürme
bahanesiyle günde birkaç düzine dışarı çıkarıp çalıştırıyor ve sonra kurşuna diziyordu.
İpekconts (İpekcilerin) mahallesi küçük olmasına rağmen
güçlü bir savunma gösterir. Efsane direnişçi Xızarcıyan Setrak'ın varlığı bunda
belirleyici olmuştur. Setrakların evi etrafında şiddetli çatışmalar yaşanır.
Cepheden etkili olamayan saldırganlar arkadan dolanarak evi kundaklamaya
çalışır. Kürtlerin evden kaçan kadınlara ateş etmedikleri durumda Setrak da
kadın çarşafına bürünerek kuşatmadan sıyrılmayı başarır...
Berenge mahallesinde Ermeniler etkili Türk şahsiyetlerle
yanyana yaşamalarına rağmen onların koruyucu hiçbir müdahalesi olmadığı için
buradaki katliam da dehşetli olmuştur. Sadece birkaç ev esirgenmiş, ötekiler
-Protestan kilisesi ve okulu dahil olmak üzere- küle döndürülmüştü. Mahallenin
gençlerinden 60-70 kişi Şexin Ardı (Şeyh Tarlası) denilen yerde katledilmiştir.
Katiller arasında Haci Nazik isimli dönme de vardır.
Biz Yegavents (Yegavların) mahallesinde Teğinents Artin Ağa'nın evine yerleşmiştik.
Babam hapsedilmişti. Onların yiyeceği yoktu. Kardeşimle yıkık bir zahire
dükkanı bulup buğday topluyorduk ki, ihtiyar bir Türk 'yeniden kırım olacak,
kaçın burdan' diye uyardı. Gittik ki büyükler damlara çıkmış, hükümet binası
önünde toplanan beyaz sarıklı kalabalığı izliyor. Onlar hükümetten hapisteki
Ermenileri istemekteler, hepsini katletmek için... Derken gözümüzü Çobandüzü
tarafına çevirdik ki, tozu dumana katarak atlılar geliyor. Bunlar Arapgir
hükümetinin 'Ermeniler teslim olmuyor' diye yardım talebi üzerine Erzincan'dan
gönderilen askeri birliklerdir. Gelenler fakat, şehirdeki vaziyeti görünce,
kana doymamış güruhun içine girip dipçikle onları uzaklaştırır. Bu sayede
tutuklular ve hayatta kalan yakınları ikinci bir kırımdan güç bela
kurtulmuştur...
Velâkin ardından
hastalık ve düşkünlüğün getirdiği ölümler oldu. Herşey harab edildiği için
ikamet, iş ve geçim sıkıntısı büyüktü. Yaralılar için derman ve gıda yoktu.
Yediğimiz yanık buğday, soğan ve ottu. Neyse ki dışardan misyonerler
aracılığıyla yardım çok gecikmedi. Onların dağıttığı parayla yavaş yavaş yeni
evler yapılmaya ve koydukları sermayeyle manusa işi geliştirilmeye başlandı.
Ticaret tekrar Ermenilerin eline geçti. Kırım sırasında Ermeni mallarını yağma
ederek zenginleşen ve manusa işine de girişen Türkler vardı. Ama onlar
başaramadılar, o kadar kazançlı bir iş tekrar Ermenilere kaldı. Ganimetle
semirmiş Türkler çok geçmeden tekrar Ermenilere muhtaç olacaktı.” [4]
ARAPGİR VE AĞIN KÖYLERİNDEKİ DURUM
Arapgir'e çok yakın, şehrin bir saat kuzey-doğusunda
Şepik, yarım saat güney-doğusunda Ambarga Ermeni köyleri vardır. Daha doğuda
Fırat nehrine dayanan Ağın nahiyesi ve 12 köylerinde Ermeniler yaşar. Ağın ve
köyleri idari olarak o dönem Egin kazasına bağlı olsa da, asıl yakın oldukları
şehir ve Ermeni cemaat ilişkisinde bağlı bulundukları ruhani merkez
Arapgir'dir. 1895 talan ve kırımında bu köyler de yoğun kayıplar vermiştir.
Şepik köyü daha Arapgir'de kırım başlamadan Battal Ağa
yönetiminde Kürt ve Türk çeteleri tarafından kuşatılır. Köyün gençleri bir süre
direniş gösterir, fakat güç yetiremeyip teslim olurlar. Ele geçirilen erkekler
öldürülür. Tümüyle Ermeni nüfuslu 80 hanelik köy boydan boya talana ve ateşe verilir. Yangından
etkilenmeyen yalnızca 18 ev kalır. Halk ümitsiz dere kenarı bahçe ve bağlara
kaçar. Yerleri tespit edilip kurşun yağmuruna tutulurlar. Kaçabilen mağaralara
sığınır. Can kaybı 200'e yakındır.
Ambarga köyündeki 60 ev de bütünüyle küle çevrilir. 75
kişi katledilir, yol açılan başka ölümlerle can kaybı 170 civarındadır. Birçok
kadın, gelin ve kız tecavüze maruz kalır, intihara sürüklenir. Arapgir'e yakın
bu iki köyde zorla din değiştirme olayına rastlanmaz, başka akla gelen ne varsa
eksik değildir.
Ağın nahiyesi içinde barbarlığıyla meşhur Pul isimli Türk
köyünün gözü dönmüş sakinleri, Emin Efendi, İbrahim Çavuş ve Ömer Efendi öncülüğünde
silahlı olarak Ağın'a gelirler. Burada Saracuğlu Haci Mehemmed isimli kaniçici
nahiye müdürü, Marürgeli İsmayil ve Abdülrahman'ın silahlı adamlarıyla birlikte
harekete geçerler. Ağın nahiye merkezinden saldırıya başlayan çeteler Vağşen,
Kuşna, Vank, Gırani, Hatsgıni, Ehnetsik, Xoroç, Maşgerd, Sağmıga, Ançırti, Dzak
ve Dzabılvar köylerini aynı yöntemlerle talan eder, kısmen ateşe verir, katliam
ve iğfale uğratırlar. Bu çevrede öldürülenlerin sayısı çok kabarık değildir,
buna karşılık hemen bütün erkekler zorla sünnet edilerek İslama çevrilir. Çok
yerde halkı camiye toplayan çeteler, kadın ve çocukları rehin alarak erkekleri
tehdit eder ve onları koruma içgüdüsünden hareketle iradelerini kırıp din
değiştirmeye mecbur bırakırlar. Din adamlarına özel eziyetler yapar ve
direnenleri öldürürler. Kiliseler soyulur, kirletilir, bazıları temel taşlarına
kadar sökülerek harabeye çevrilir.
Birkaç yıl Müslüman kimliği altında kalan bu köylerin
Ermenileri, İstanbul'da yapılan baskılarla Abdülhamid'in izin vermesi sonucu
Hristiyanlığa geri dönüş yapar. Fakat Ançırti'de kilisenin çan çalmasına engel
çıkarılır. Muşeğ Vartabed Arapgir'e geldikten sonra bu konuda mücadele verir ve
tekrar çanların ses vermesini sağlar. [5]
1 Kasım 2013
[1] Bu tarihten çok önce 1878'de bölgenin bir dizi kırsal
merkezini gezmiş olan Rahip Karekin Sırvantsdyants'ın “Toros Ahpar Ermenistan
Yolcusu” isimli eserinde Yeznik isimli rahibin Arapgir'e görevli olarak
gelişinden sözediliyor. Arapgir şehrinin daha o zamanlar on tane Ermeni okulu, hayırseverleri
ve dayanışma cemiyetleriyle önemli bir aydınlanma yaşadığını anlatan
Sırvantsdyants şöyle not etmiş: “... Büyük bir sevinçle yeni ruhani önderleri
Rahip Yeznik'i bekliyorlardı. Bence Rahip Yeznik böylesine hazır ve yetişkin
bir tohum kendisine teslim edildiği için onlardan daha çok sevinçli olmalıydı”
(Aktaran Arsen Yalman, Palu-Harput 1878, II. Cilt/Raporlar, s. 313).
[2] Asıl ismi Kapriel Gafyan, politik yaşamında Şımavon
olarak tanınmıştır. 1887'de Cenevre'de Sosyal Demokrat Hınçakyan partisini
kuran Kafkas Ermenisi üniversiteli gençlerden biridir. 15 Haziran 1890 günü
İstanbul Kumkapı mitinginde etkinlik gösterir. Hemen ardından partinin kırsal
merkezlerde örgütlenmesi için doğuya hareket eder. Merzifon ve Sivas üzerinden
Harput'a geçmek üzereyken Arapgir'e demir atar. Buradaki faaliyetleri konumuz
içinde geçiyor.
[3] Bunu anlatan tanık şöyle bir not düşmüş: “Yıllar
sonra iş icabı Çemişgezek'e gittiğimde, Tovmas Parunagyan'ın dükkanında
otururken Gako Ağa isminde bir Kürt geldi. O gençlerin tutuklanma olayından
bahsederek Diab Ağa'nın yaptığı kötülüğü mahkum etti. 'Bir grup Kürtle o ayıbı
temizlemek için duyar duymaz harekete geçtik, fakat yetişemedik. Çocukları
Fırat'ın ötesine geçirmişlerdi zaten ve biz kırık kalple geri döndük' dedi. (Sarkis
Paxdikyan, Vosgekedag, 3. cilt, 1948, Beyrut, s. 69)
[4] Minas Bebiryan'dan aktaran; Antranik L. Polatyan,
Arapgir Ermenileri Tarihi, New York, 1969, s.667-675
[5] Antranik L. Polatyan, age, s.691-696
Hovsep Hayreni
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.