Elif Akgül elif@bianet.org
International Freedom of Expression Network (IFEX) bu
sene Cezasızlık Mücadele Günü sebebiyle kampanya olarak insan hakları
savunucusu avukat Eren Keskin’i seçti.
***
Eren Keskin ile çocukluğunu, nasıl avukat olmaya karar
verdiğini, nasıl makyaj yapmaya başladığını, neden kadına yönelik şiddet
üzerine çalışmaya başladığını, devletten ve toplumdan gördüğü şiddeti konuştuk.
Elif AKGÜL elif@bianet.org
İstanbul - BİA Haber Merkezi 30 Kasım 2013, Cumartesi
00:00
International Freedom of Expression Network (IFEX) bu
sene Cezasızlık Mücadele Günü sebebiyle kampanya olarak insan hakları
savunucusu avukat Eren Keskin’i seçti.
Keskin, bugüne kadar sürekli basın açıklamalarında,
davalarda, Cumartesi Anneleri/İnsanları eylemlerinde karşılaştığım bir kadın.
Ben Keskin’i çocukluğumda “Apo’nun avukatı” olarak tanıdım. Sonrasında ise saat
kaç olduğu fark etmeksizin, asla bozulmamış saç ve makyajıyla duruşma ve basın açıklamalarında
yer alan, duruşma salonlarında sert çıkışlar yapan ve hemen hemen tüm davalarda
rastladığım bir politik figürdü.
Keskin ile defalarca konuştum, demeçler aldım ama asla
onu tanımadım. Bu sebeple IFEX’in kampanyasını da bahane ederek Eren Keskin’i
tanımak için kapısını çaldım. Röportajı bitirdiğimizde, o da en az benim kadar
şaşkındı. İlk defa böyle bir röportaj yaptığını belirterek sonucu merakla
beklediğini söyledi.
Biz Eren Keskin ile çocukluğunu, nasıl avukat olmaya
karar verdiğini, nasıl makyaj yapmaya başladığını, neden kadına yönelik şiddet
üzerine çalışmaya başladığını, devletten ve toplumdan gördüğü şiddeti konuştuk.
Eren Keskin, 53 yaşında, bir defa evlenmiş, şu an evli
değil ve sekiz yıllık bir ilişkisi var. Evliliğin kadın düşmanı olduğunu
söyleyen Keskin arkadaşlarıyla bir çeşit “aile” olmuş. Eren Keskin hakkındaki
diğer şeylerse şöyle:
"Denizlerin idamıyla avukat olmaya karar
verdim"
Biz hep avukat Eren Keskin’i tanıdık. Ama çocuk olan Eren
Keskin nasıldı, nasıl bugünkü kişi haline geldiniz?
Eğitimli bir ailede büyüdüm. Dedem hukukçuydu, annemin
babası mimardı ve anneannem döneminin
ilk okuyan kadınlarından kimya mühendisiydi. Ve çok politik biriydi.
Hep politikayla ilgiliydi bizim ailemiz. Genel olarak sol
eğilimli insanlardı. Aktif siyasetin içinde kimse yoktu ama ben mesela avukat
olmaya Denizlerin (Gezmiş) idamında karar vermiştim.
8 ya da 9 yaşındaydım o zaman. Babamın görevi nedeniyle
Bursa’daydık. İlkokula orada başladım. O zaman Denizlerin kaçışı
konuşuluyordu. Bir gün annem kız
kardeşimle beni evde yalnız bırakarak dışarı çıkacaktı. Gitmeden de tembihledi:
“Kapıyı kim olduğunu sormadan kimselere açmayın. Eğer
ağabeyler (Deniz Gezmiş ve arkadaşları) gelirse içeri alın ve kimseye
söylemeyin.”
Biz de dua ederdik “N’olur abiler gelsin, biz de
saklayalım” diye.
Denizlere yapılan haksızlık beni etkilemişti bu yüzden
avukat olmaya karar vermiştim. Hatta
arkadaşlarım bana okulda “Avukat
hanım” diye hitap ederdi.
Daha sonra tiyatroya ilgim arttı. Devlet Tiyatrosu
sınavlarına hazırlandım. Annemler son anda caydı. Lise 2’deyken Devlet Türk
Sanat Müziği Konservatuarını kazandım. Liseyle beraber oraya gidiyorum. O zaman
tabii solcuyuz. Konservatuarı “Bunlar çok burjuva” diye kızıp bırakmıştım. Hala
pişmanım.
İlkokul ve lisede çok başarılı bir öğrenciydim. Bir şiir
okunacaksa ben okurdum. Okulda milli
güvenlik dersine bir albay giriyordu. O zamanlar milli güvenlik seçmeli dersti.
Bütün okulda bir tek ben o dersi seçmemiştim.
Hoca derse girince ben çıkardım.
Belli ki o zaman da anti-militarist bir yanım varmış.
"Biz Kürt'üz, bunu sakın unutma"
Peki siyasete nasıl başladınız?
Kürt olduğumuzu 13 yaşında öğrendim.
Daha önce ailemizde böyle bir durum konuşulmamıştı. Baba tarafım Kürt ama sonuçta dedem valiydi.
Kürtlüğü sadece mitinglerdeki sloganlardan biliyoruz. Bir gün denizdeydik. Babamın halasının oğluyla denizde yürümeye
başladık. Bayağı da sığ bir suydu. Biraz ilerledikten sonra, etrafta kimse
yokken bana dedi ki :
"Biz Kürt’üz. Bunu sakın unutma.”
Ben o zaman şaşırmıştım, ancak zaman içinde anladım.
Sonra bu mesele benim ilgimi çok çekti.
İbrahim Kaypakkaya’yı çok severdim. Sonra Halkın
Birliği’nde örgütlendim. Bizim okul faşist işgal altındaydı. Tabi ilk sene bizi
tanımadıklarından okula gidebiliyorduk.
Hatırlıyorum, İstanbul Hukuk Fakültesi’nin büyük
amfisinin ortasında ve sağında otururdu herkes. Ben tabi bilmiyorum. Gittim,
sola oturdum. Hemen arkadaşlar uyardılar ama yerimi değiştirmedim. Sonra bir
erkek arkadaş da katıldı. Ama birkaç hafta sonra bacağıma silah dayadıklarında oturamadım.
Burjuva makyajı
Eren Keskin’i biz hep bakımlı saç ve makyajıyla tanıdık.
Ama dönemin sol hareketinin makyaja bakışı pek de olumlu değildi. Siz nasıl
böyle var olabildiniz?
Aslında ben o zamanlar makyaj yapmazdım. Bir gün derneğe
gidiyoruz. Evden çıkarken, annem yüzüm çok renksiz diye allık sürmek istedi.
Tabi o zamanlar, şu anki halimin tam tersi, hiç makyaj yapmıyorum.
Derneğe gittik. O zaman bizden bir iki yaş büyük bir
liderimiz var. Beni içerideki odaya çağırdı. “Eren sen makyaj mı yaptın” diye
sordular. “Yoo, solgun görünüyormuşum, annem allık sürdü” dedim. Sonra beni çok
sert eleştirdiler. Yok burjuva alışkanlığıymış, vay bunu sonu nereye varırmış,
falan. Sonra ben de tavır alıp makyaj yapmaya başladım.
Bu tutumun benzerini farklı çevreler de dile getirdi
değil mi? Sizce neden makyajınız bu kadar mesele oldu?
Mesela, Cumartesi Anneleri eylemlerinde benim fotoğrafımı
yayımlayıp ‘Sen neyini kaybettin”, “Sana mı kaldı kızım, sen git manken ol,
senin Kürtçeyle ilişkin ne‘’ diye yazı
yazıyorlardı.
Kadınları siyaseti sokmamak için ellerinden geleni
yapıyorlar. Bir şekilde erkek egemen bakış ile çok ilişkisi var bunun.
Kadınların siyasete katılımı hep engellendi. Kemalizm’in yarattığı kadın ,
siyasete pek bulaşmayan, kocasının bir adım arkasında yürüyen, modern görünümlü
fakat bu kadar. Muhafazakar kesimde ise kadının söz hakkı yok. İki ideoloji ne
kadar düşman görünse de kadına bakışları benziyor.
Ama ben şuna çok inanıyorum: Egemenine çok benziyorsun.
Bundan kurtulmaya çalışanlar zaten gerçekten devrimci oluyorlar.
Ben cezaevine girdiğimde, çok hayal kırıklığı yaşamıştım.
İçeride anladım ki dışarıdaki kadın-erkek rolleri ile içerideki kadın-erkek
rolü farklı değil. Yine erkekler yönetiyor, yine erkekler ön rolde. Çıktıktan
sonra 6 ay kendime gelemedim.
Toplumsal cinsiyet meselesine girmişken, siz aynı zamanda
gözaltında cinsel şiddetle ilgili de çalışıyorsunuz. Bu konuda nasıl çalışmaya
başladınız?
Benim kırılma noktam, bir insanın cinsel işkenceye
uğradığını anlamaktı. Mezun olduktan sonra siyasi davalara bakmaya başlamıştım.
İşkenceden bahsedilir ama ayrıntıya girilmezdi. Biz kendi aramızda konuşurduk
ama kimse ”Ben tacize ya da tecavüze uğradım” demezdi.
1995’te yazdığım bir yazıda Kürdistan kavramını
kullandığım içim 2,5 yıl ceza alıp 6 ay cezaevinde yattım. Bayrampaşa
Cezaevi’nde kendi müvekkillerimle kaldım. O zaman müvekkillerimle daha eşit bir
ilişki kurduk, bir duvar yıkıldı ki anlatmaya başlamışlar. O dönem, istisnasız
her kadın gözaltında tacize maruz kalmış. Bir kısmının da tecavüze uğradığını
öğrendim.
Herkes anlatmıyordu tabi. Ama benimle tek tek konuşmak
istiyorlardı. Herkes aynı şeyi söylüyordu “Utandım, korktum , kendimi kirlenmiş
hissettim..” Ve ben orada “Neden bu suç cezasız kalıyor” diye düşündüm.
Cezaevinden çıktıktan sonra Heidi Wedel ile Gözaltında
Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nu kurduk. Teker teker tüm
cezaevlerini gezerek temsilcilerle görüştük. Orada anladım ki egemenimize
benziyoruz. Devlet erkek egemen ama siyasi örgütler de öyle. Bu durumu “işkence
işkencedir, taciz ne demek” diyen, burjuva bulan çok oldu. Kadına ulaşmak için
gidiyorsun ama temsilciyi aşamıyorsun. Ama o dönem Med TV bir haber yaptı.
Ondan sonra çok sayıda Kürt kadın başvurdu. Bugüne kadar bize 387 kadın
başvurdu, ama biliyoruz ki gerçek sayı bambaşka.
Sadece bu sayı bile çok fazla. Genelde bir iki haber
yaptığımızda bile bundan etkileniyoruz ama sizin insan hakları savunuculuğunda
çok uzun bir tarihiniz var. Bu kadar insanın travması sizde nasıl etki bıraktı?
İnsan, insan hakları ya da kadın hakları konusunda
severek çalışınca, borçlu hissedince bir yaşam biçimi haline getiriyor. Mesela
Leman’la (Yurtsever) ağlayarak dilekçe yazdığımızı biliyorum. Ama dayanışmayla
bunu aşıyoruz.
Avrupa’da bize psikolojik destek alıp almadığımızı
soruyor, almadığımız için şaşırıyorlar çünkü oradaki savunucular mutlaka destek
alıyor. Ama belki de bu feodaliteyi ne kadar eleştirsek de, yarattığı birlikte
iş yapma kültürüyle bizi koruyan bir yanı da var.
"Bakın biz haklıymışız"
Biraz da İnsan Hakları Derneği (İHD) dönemini konuşmak
istiyorum. Özellikle bu dönemde çok defa saldırıya uğradınız, tehdit aldınız ki
IFEX bu sebeple bir kampanya başlattı.
1989’da İnsan Hakları Derneği’nde çalışmaya başladım. Bir
dönem hepimiz için korku filmi gibiydi. Şimdi IFEX benimle dayanışma içine
girmek isteyince ben de şaşırmıştım. “Neden ne oldu ki? Bir şey yok şu anda”
dedim.
Biz o kadar zor süreçler gördük ki. Her sabah aynı ses
telefonda “Bugün öleceksin” derdi. Aynı ses Akın Birdal’ı da arardı. Biz hep
dalga geçerdik, mizahla başa çıkardık.
1994’te ve 2001’de silahlı saldırıya uğradım. Çok defa
tehdit mektubu aldım.
Her gün birinin ölüm haberini alıyorduk. Arkadaşlarımızın
otopsilerine giriyorduk. O kadar ağır şeyler yaşadık ki. Örneğin AİHM, Şırnak
olayında Türkiye’yi mahkum etti. Biz bombalamanın ertesi günü Şırnak’taydık.
Oradaki bulguları, raporları tüm dünyayla paylaşmaya çalıştık ama Türkiye’den
bir, iki gazete yazdı.
Örneğin ben sırf Kürdistan dediğim için 6 ay hapis
yattım. Bugün başbakan bile Kürdistan kelimesini kullanıyor.
Bugün herkese şunu söyleyebiliyoruz. Bakın biz
haklıymışız. Bu insana onur veriyor. Biz bunları ölüme göz alarak yaptık.
Özellikle 1990’larını sonunda Öcalan Türkiye’ye getirildiğinde biz 16 kişi
Öcalan’ın ilk avukatlarıydık.
Avukatlığımızı açıkladığımızda yaşadığımız baskılar
anlatmak mümkün değil. 6 ay eve
gidemedik. Açıklamayı yaptığımız gün eve gittiğimde apartmana kocaman “Ne mutlu
Türk’üm diyene” diye yazı yazmış ve bayrak asmışlardı. Bize resmen “Artık
buraya giremezsiniz” deniyordu. Sokaklarda saldırıya uğradık.
Hatırlıyorum, bir gün Üsküdar’a geçmek için motora
binmiştim. Ama insanların ellerindeki gazetelerin hepsinde “Apo’nun dişi kuşu”
diye fotoğraflarım var. Bazıları tanıyor. Öyle bir kıstırılmış hissi ki.
Denizin ortasındasınız, kaçamazsınız, isteseler sizi denize bile atarlar.
Hiçbir şey de yapamazsın. Çok acayip günler yaşadık gerçekten. Ama bugün bir
rahatlama ortamı olduysa da bu ödenen bedeller sayesinde. Bir dolu insan bunlar
için yaşamını yitirdi. Hepimizin onlara borçlu olduğunu düşünüyorum.
Öcalan Türkiye’ye getirildiğinde 14 yaşındaydım. Batıda
doğmuş birisi olarak ben “Bu kişiyi kim savunabilir ki” diye sorduğumu
hatırlıyorum. Devlet aygıtları bir yana toplumdan yana bir baskı görmediniz mi?
Kürdistan’daki arkadaşlarımız daha rahattı. Tabi orda
baskı çok yoğundu ama bir taraftan da toplumdan saygı görüyorlardı. Ama burada,
akrabalarım bana tavır aldılar. Komşularının bazıları anneme tavır aldı.
Korkunç bir şekilde yalnızlaştırılıyorsunuz.
Kaldı ki İHD’de bile çok eleştirildik. Ben mesela hiç
İmralı’ya gitmedim. Öcalan’ın ilk avukatlarıydık ama biz o dönem Osman
Baydemir’le İHD genel başkan yardımcılarıydık. İHD’yi zor durumda bıraktık diye
hakkımızda imza kampanyaları başlatanlar oldu. Ama şimdi herkes o dönem
desteklediğini söylüyor.
İmralı’ya gitmedim ama hep “Apo’nun avukatı” diye
yazıldım ben. Bir çocuğa işkence davası bile olsa “Apo’nun avukatı” diye
yazıyorlardı. Uzun süre bu yüzden basında sansürlendim.
"Türkiye soykırım ve zulümlerle yüzleşecek"
Ama bugün çok başka bir gerçeklik içinde yaşıyoruz. Barış
Süreci var, sizin de dediğiniz gibi Başbakan “Kürdistan” diyor. Bu süreci nasıl
değerlendiriyorsunuz, bundan sonra ne olacak?
Türkiye’de var olan Kürt değil, Kürdistan sorunudur. Bu
sadece Türkiye’nin sorunu değil. Dört parçaya ayrılmış bir coğrafyadan
bahsediyoruz. Zorla bölünüp paylaşılmış bir coğrafya.
Kürdistan’da olup biten
topraklar ve insanlar kendilerine yapılan haksızlıkların ödenmesini
istiyor bence ve artık bunu kimse engelleyemez bence.
Tabi ki başta ABD olmak üzere bir takım emperyal güçlerin
kararları son derece etkili. Bugün ABD Ortadoğu’da Kürtleri düşman olarak
görmek istemiyor. Ve sömürgecilerin de bunun dışında bir şey yapma ihtimalleri
yok.
Ne kadar zorlamaya kalkarlarsa, ne kadar karşı çıkarlarsa
Kürdistan o kadar yaklaşıyor diye düşünüyorum.
Bugün Suriye’de Rojava diye bir durum var. Bugün Suriyeli
Kürtler Kürdistan devriminin öncüsü durumuna geldiler.
Benim Türkiye Cumhuriyeti’nden hiç bir beklentim yok.
Yapmak zorundalar ve yapacaklar. Bir kere
bir genel af çıkartmak zorundalar bunu yapacaklar. Terörle Mücadele Kanunu’nu
değiştirmek zorundalar, değiştirecekler.
Türkiye Ermeni Soykırımı ile yüzleşecek. Türkiye
Cumhuriyet bir soykırım üzerine kurulmuş. O nedenle Türkiye demokratik adımlar
atmak zorunda. Bunu yapmamak için direniyor ama bu direnç çok uzun sürmeyecek.
Türkiye Cumhuriyeti demokratikleşmek istiyorsa Ermeni
Soykırımı’nı kabul edecek, özrünü dileyecek, tazminini gerçekleştirecek. Sonra
Kürtlerden ve haksızlık yaptığı her kesimden özür dileyecek.
Şimdi bunlar gerçekleşmez gibi geliyor ama on yıl önce
neredeydik, bugün neredeyiz? 10 yıl sonra Türkiye devleti bunları yapmak
zorunda kalacak. Biz görmesek de yapacak.
Son olarak futbol aşkınıza değinmek istiyorum. Hangi
takımı tutuyorsunuz?
Çocukluğumdan beri futbolu çık severim. Ben dahil, tüm
ailem Galatasaray’lı. Besela annemin evinde hala Lig TV var, bütün maçları
izler.
Ben futbolu korkunç bir matematiği olduğunu düşünüyorum.
Futbolun şu ana kadar kullanıldığı şeklin dışında kullanılırsa, barışa hizmet
edebileceğine de çok inanıyorum. Çünkü herkes futbolu seviyor.
Mesela maçlar istiklal Marşı’yla başlıyor. Milliyetçilik
üretiliyor tüm futbol maçlarında. Ama tam tersi yapılabilir. Yani kardeşlik
üzerine mesajlar, kadın yönelik şiddet üzerine, ırkçılık karşıtlığı üzerine
mesajlar verilebilir. Avrupa’da bunlar yapılıyor.
Diziler de böyle. Yani şimdi kimse “Ben dizi izliyorum”
demiyor ama biz izlemesek de toplum izliyor. Mesela geçen sene Kayıp Şehir ile
ilk defa toplum trans bireylerin de “normal” senin benim gibi kişiler
olduklarını öğrendi. Babam bile mesela, “Bu kalp seni unutur mu?” dizisinden
sonra Diyarbakır Cezaevi’yle ilgili “Gerçekten böyle şeyler mi oldu” dedi.
Biz yıllarca Diyarbakır Cezaevi’ni anlatmaya çalıştık.
Ama o dizi bizden çok daha fazla anlattı. O nedenle yüksek siyaset yapanların
küçük gördüğü bazı alanların aslında hayatımızda çok önemli olabileceğine
inanıyorum. (EA)
http://www.bianet.org/biamag/kadin/151717-eren-keskin-makyaj-yapmaya-nasil-basladim?bia_source=rss






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.