Dünyanın
ilk Turan derneği, 1910 yılında Macaristan'da kuruldu. Bu dernek Hun, Fin,
Ogur, Oğuz vb. birçok kavmin aslında Turan adı verilen efsanevi bir ülkenin
halkını oluşturduğunu, Turan'ın sınırlarının Çin'den Adriyatik'e kadar
uzandığını savunuyordu... Bütün bu işlerin gerçekleştirilmesi için gereken
taşınır ve taşınmaz mallar ise Anadolu Hıristiyanlarından sağlandı. Ege ve
Pontus yörelerinde örgütlenen çeteler, Hıristiyan halkı türlü terör eylemleri
ve katliamlarla, her şeylerini bırakarak kaçmaya zorladı. 1915 yılından
itibaren de düşmanla işbirliği yaptıkları, iç düşman oldukları, dış mihrakların
maşalığını yaptıkları, her an ihanet edebilecekleri gibi gerekçelerle
yüzbinlerce Ermeni imparatorluğun insan yaşamına uygun olmayan bölgelerine
tehcir edildi; ancak kafilelerin büyük kısmı yola çıktıktan az sonra devlet
gözetimindeki çeteler tarafından katledildiler. Çıkartılan özel Emval-ı Metruke
kanunuyla Ermenilerin servetlerine el konuldu. Bunların bir kısmı
Türk/Müslüman/Sünni kimliğini kabul etmeleri karşılığında soykırıma katılan
yerli eşraf ve ileri gelenlere dağıtıldı, bir kısmı alınan borçların karşılığı
olarak Almanya'ya aktarıldı ve yine önemli bir kısmı "saksıda
yetiştirilen" milli burjuvaziye aktarıldı. Aynı durum Anadolu ve Pontus
Rumlarının da başına geldi. Yüzbinlerce Rum ihanet edebilecekleri gerekçesiyle
ülkenin iç kısımlarına tehcir edildi, servetlerine el konuldu, büyük kısmı
katledildi.
***
Dünyanın
ilk Turan derneği, 1910 yılında Macaristan'da kuruldu. Bu dernek Hun, Fin,
Ogur, Oğuz vb. birçok kavmin aslında Turan adı verilen efsanevi bir ülkenin
halkını oluşturduğunu, Turan'ın sınırlarının Çin'den Adriyatik'e kadar
uzandığını savunuyordu. Bu düşünce kısa zamanda Avrupa'nın birçok şehrinde
örgütlenmiş olan Türk milliyetçilerinin Türk Ocağı, Türk Yurdu gibi dernekleri
vasıtasıyla yaygınlık kazanmaya ve Osmanlı topraklarına taşınmaya başladı. İttihat
ve Terakki Cemiyeti'nin 1913 yılında Bâb-ı li baskınından sonra imparatorluğu
neredeyse 6 yıl boyunca tek başına yönettiği bir diktatörlük kurmasından sonra,
Turancılık devletin resmi ideolojisi haline geldi.
Turan
düşüncesinin arka planını, Almanya İmparatorluğu'nun yaklaşan emperyalist
paylaşım savaşını görerek kendisine Rusya'yı arkadan kuşatacak bir müttefik
arayışı içine girmesi oluşturuyordu. Almanya ile Osmanlı arasında 19. yüzyılın
ikinci yarısından itibaren siyasi ve ekonomik ilişkiler giderek güçlenmeye
başlamış, İttihat ve Terakki döneminde ayyuka çıkmıştı. Osmanlı İmparatorluğu,
Almanya'da "Enverland" (Enveristan) adıyla tanınmaya başlamıştı.
İttihat
ve Terakki Cemiyeti, Turancılık projesi çerçevesinde "milli
politikaları" hızla hayata geçirmeye başlamıştı. Turan'ı oluşturan geniş
coğrafyada Türk/Müslüman/Sünni bir ulus devlet kurulması öngörülüyordu. İttihat
ve Terakki'nin okullarında öğrencilere durup dinlenmeden Turan ülküsü
aşılanıyor, ta Çin'e kadar uzanan topraklarda yaşayan kavimlerin arasında
aslında bir fark olmadığı, bir başbuğun sancağı altında toplanmayı
bekledikleri, bunun için her şeyin hazır olduğu anlatılıyordu.
İttihat
ve Terakki'nin Ömer Seyfettin gibi propagandacılarının, Ziya Gökalp gibi
teorisyenlerinin kaleminden yayılan bu düşüncelerin gerçekle bir ilgisi yoktu.
Anadolu'da, Türkistan'da ve Orta Asya'da yaşayan insanların Turan hakkında
herhangi bir fikirleri olmadığı gibi, Enver Paşa komutasında bir ordunun
kendilerini kurtarmaya gelmesini de beklemiyorlardı. Turan düşüncesinin maddi
temellerinin oluşturulması için, İttihat ve Terakki yöneticileri devasa bir
toplum mühendisliği projesini uygulamaya giriştiler. Bu güne dek tam olarak
araştırılamayan bu toplum mühendisliği projesi, Türk/Müslüman/Sünni ulus
devletin kurulabilmesi için bu konsepte uymayan Hıristiyan halkların ortadan
kaldırılmasını, Hıristiyanlardan boşalan yerlere Balkanlardan ve Kafkasya'dan
getirilen Müslümanların yerleştirilmesi ve yine Hıristiyanların el konulan
servetlerinin Müslümanlara aktarılarak milli burjuvazinin oluşturulması amacını
güdüyordu.
Edirne'ye
kadar olan Balkan topraklarının neredeyse tek bir çatışma yaşanmadan
boşaltılması, bu konseptin bir parçasını öngörüyordu. Balkan ülkelerinden
Anadolu'ya akın eden yüzbinlerce perişan ve sığınacak başka yeri kalmayan
muhacir, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin "Türk'e Türk'ten başka dost
yoktur" ve "Vatan ne Türkiye'dir Türklere ne Türkistan; Vatan büyük
ve müebbed bir ülkedir: Turan" propagandalarının somut kanıtı olarak
sunuluyordu.
Bu
esnada Osmanlı İmparatorluğu'nun maddi durumu tam bir felaketti. 1914 yılında
savaşa girildiğinde toplam dış borç 156,4 milyon altın Osmanlı lirasıydı.
Savaşın başlamasından sonra oluşan yeni giderler, ancak Almanya ve
Avusturya'dan yüksek borçlar alınmasıyla karşılanabildi. Bu aşırı dış borçlanma
ve sürekli para basılması politikası, enflasyonun giderek yükselmesine neden
oldu. Başta temel gıda maddeleri olmak üzere, hemen hemen bütün tüketim
mallarının fiyatları büyük bir hızla arttı. Bu durum gelir dengesini altüst
etti, yoksulluk ve sefalet sıradanlaşmaya başladı. 1915 yılında enflasyon %300
seviyelerine ulaştı; un, yağ, şeker, süt gibi besin maddeleri karneye bağlandı.
Bunların birçoğu tezgah altına indi ve karaborsa günlük hayatın bir parçası
oldu.
İttihat
ve Terakki Cemiyeti, bu genel tablo çerçevesinde sosyal ve ekonomik
politikalarını uygulamaya koymaya başladı. İTC'nin ekonomi politikaları
Friedrich List'in düşüncelerine göre şekilleniyordu. Politik Ekonominin Ulusal
Sistemi adlı eseriyle tanınan List, genç ulus-devletlerin ekonomik anlamda
serbest piyasaya geçmeden önce güçlenmeleri gerektiğini, bunun için de koruyucu
bir politika izlemeleri gerektiğini söylüyordu. Genç ulus devletin yeni
doğmakta olan sanayisi yeterince güçlenmeden örneğin İngiltere gibi güçlü
kapitalistlerin oyun sahasına girdiği takdirde hızla yok olabilirdi; bu yüzden
milli burjuvazi ve milli sanayi önce himaye edilip güçlendirilmeli, ardından
serbest piyasaya geçilmeliydi.
İTC'nin
en önemli teorisyenlerinden Ziya Gökalp de aynı şekilde serbest piyasanın
İngiltere'nin işine yarayacağını söylüyor, bu yüzden milli bir burjuvazi
yaratılması için devletin bütün imkanlarının seferber edilmesi gerektiğini
söylüyordu. Bu doğrultuda çalışmalar hızla başlatıldı. Türk/Müslüman/Sünni çevrelerin
sermaye birikimini sağlaması için çeşitli uygulamalar hayata geçirildi. 1914
yılında, Osmanlı'nın savaşa girmesinden önce kapitülasyonlar kaldırıldı.
Müslüman sanayicilere gümrük ve vergi muafiyeti sağlandı. Fabrika kurmak
isteyenlere büyük teşvikler verildi. Fabrika arsaları bedava dağıtıldı. Yabancı
ve "yerli yabancı" şirketlere bürokratik engeller çıkartıldı;
Müslüman personel çalıştırma ve bu şirketlerde Türkçe'nin zorunlu olması
uygulamaları getirildi. Hatta bu şirketlerin tabelalarının bile Türkçe
yazılması zorunlu hale getirildi. Türk/Müslüman/Sünni sanayicilere kredi
sağlamaları için yeni milli bankalar kuruldu. İthalat ve ihracatın Müslümanlara
geçmesi için gereken yasal düzenlemeler yapıldı.
Bütün
bu işlerin gerçekleştirilmesi için gereken taşınır ve taşınmaz mallar ise
Anadolu Hıristiyanlarından sağlandı. Ege ve Pontus yörelerinde örgütlenen
çeteler, Hıristiyan halkı türlü terör eylemleri ve katliamlarla, her şeylerini
bırakarak kaçmaya zorladı. 1915 yılından itibaren de düşmanla işbirliği
yaptıkları, iç düşman oldukları, dış mihrakların maşalığını yaptıkları, her an
ihanet edebilecekleri gibi gerekçelerle yüzbinlerce Ermeni imparatorluğun insan
yaşamına uygun olmayan bölgelerine tehcir edildi; ancak kafilelerin büyük kısmı
yola çıktıktan az sonra devlet gözetimindeki çeteler tarafından katledildiler.
Çıkartılan özel Emval-ı Metruke kanunuyla Ermenilerin servetlerine el konuldu.
Bunların bir kısmı Türk/Müslüman/Sünni kimliğini kabul etmeleri karşılığında
soykırıma katılan yerli eşraf ve ileri gelenlere dağıtıldı, bir kısmı alınan
borçların karşılığı olarak Almanya'ya aktarıldı ve yine önemli bir kısmı
"saksıda yetiştirilen" milli burjuvaziye aktarıldı. Aynı durum
Anadolu ve Pontus Rumlarının da başına geldi. Yüzbinlerce Rum ihanet edebilecekleri
gerekçesiyle ülkenin iç kısımlarına tehcir edildi, servetlerine el konuldu,
büyük kısmı katledildi.
İttihat
ve Terakki Cemiyeti'nin milli burjuvazi yaratma politikası bir ölçüye kadar
başarılı oldu. Olağanüstü koşullarda kapitalizmin ruhuna aykırı olarak saksıda
yetiştirilen burjuvazi, gereken altyapıya, tecrübeye ve donanıma sahip olmadığı
için büyük ölçüde başarısızlığa uğradı. Hıristiyanların Anadolu'dan yok
edilmesinden sonra, ülkede büyük bir yokluk, kıtlık, sosyal ve ekonomik çöküntü
yaşandı. Savaşın kaybedilmesiyle birlikte Turan politikaları çöktüyse de,
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin içinde başını Mustafa Kemal'in çektiği ve Enver
Paşa'ya muhalif olan kanat, duruma kısa sürede hakim oldu. Saksıda burjuvazi
yetiştirme politikası cumhuriyet devrinde de sürdürüldü. Ermeni ve Rum
soykırımlarından elde edilen topraklar ve servet "milli burjuvaziye"
aktarılmaya devam edildi; kimi hamallıktan holding sahibi olduğu masallarını
anlatırken, kimi de üzerinde kiliselerin bulunduğu geniş toprakların nasıl olup
da kendisine geçtiğini açıklayamadı.
Milli
burjuvazi yetiştirme politikaları, bu güne dek Ermeni ve Rum soykırımlarının
bir tabu olarak gelmesini sağladı. Hrant Dink'in katlinden sonra sokağa dökülen
yüz binlerce insanın öfkesi bu tabunun perdesinin aralanmasını sağladı. Bu
perdenin tümüyle açılması için gösterilecek her çaba, kapitalist Türkiye
devletinin kanlı temellerinden bir tuğla daha çekilmesi anlamına geliyor.
Atilla
Dirim
(İlk
olarak Sosyalist İşçi'nin Kasım sayısında yayımlanmıştır)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.