Selin Nasi
Cengiz Aktar, Türkiye’nin AB süreci kapsamında imzaladığı Göçmen İade Anlaşması’nı, demokratikleşme yolunda yaptığı reformları ve Holokost eğitimi konusunda atılması gereken adımları Şalom için değerlendirdi... Müfredatın bu yönde revize edilmesi -ki Dışişleri
Bakanlığı’nda kurulmuş özel bir heyetin yaptığı çalışmalar var- epey bir şeyler
yapılıyor ama ama genelde toplum ve kanaat önderleri bu konuda çok zayıf
Türkiye’de. Bilakis Yahudilik, Ermenilik, Rumluk -ki bunların hepsi bir zaman
Osmanlı vatandaşıydı, bir kısmı da halen Türkiye vatandaşı- bu insanların
başına gelenlerle ilgili en ufak bir merak olmadığı gibi, bu insanların etnik
kimlikleri Türkçede küfür olarak kullanılıyor. Bu meşhur “Ermeniyim,” diyen
birine “Estağfurullah!” denmesiyle sembolize olan derin bilgisizlik ve
meraksızlık tahammül edilir gibi değil bu çağda. Toplumu boydan boya geçen bir
gayrimüslim karşıtlığı var. Bunun ulusun inşasıyla çok yakından ilgisi olduğunu
görmek gerekiyor. Burada yanılmamak lazım, gökten zembille inmedi. Osmanlı
İmparatorluğu yüz yıl önce dünyanın en kozmopolit topraklarından biriydi. Ve
betondan bir ulus yaratıldı burada. O ulusun terkibinde, tarifinde ve
içeriğinde gayrimüslimlere yer yoktu.
***
Akademisyen ve Taraf Gazetesi yazarı Cengiz Aktar,
Türkiye’nin AB süreci kapsamında imzaladığı Göçmen İade Anlaşması’nı,
demokratikleşme yolunda yaptığı reformları ve Holokost eğitimi konusunda atılması
gereken adımları Şalom için değerlendirdi
Türkiye’nin ihtiyacı
çağdaş bir anayasa
17 Aralık’ta iç politika gündemi değişmeden bir gün önce
Avrupa Birliği ile Türkiye arasında üç yıldır adeta donmuş şekilde seyreden
ilişkileri canlandıracak gelişmeler yaşandı. Üyelik müzakereleri kapsamında
‘Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu’ başlıklı 22. Fasıl açıldı.
Ancak en çok tartışılan konu vize muafiyeti müzakeresine
zemin hazırlayacak olan iki anlaşma metnine Türkiye’nin imza atmış olmasıydı.
Özellikle ‘Göçmen İade ve Kabul Anlaşması’nın içeriği ve Türkiye’ye getireceği
yükümlülükler açısından kamuoyunun yeterince bilgilendirilmediği yönünde
yorumlar yapılıyor.
‘Göçmen İade ve Kabul Anlaşması’nı nasıl
değerlendiriyorsunuz? Bu anlaşma uyarınca AB Türkiye’den hangi sorumlulukların
yerine getirmesini bekliyor?
Öncelikle bu anlaşmanın tarihçesinden bahsedeyim. İade ve
geri kabul 90’lardaki yasadışı göçe karşı Batı Avrupa’nın ürettiği hukuki bir
araçtır. Bu konu zaman içinde vize kolaylığı ve muafiyeti meselelerinde de
gündeme geldi. Avrupa, Schengen bölgesi ve civar ülkelere sağlayacağı vize
kolaylığı veya vize muafiyeti karşılığında göçmen iade ve kabul anlaşmasının
onaylanmasını istiyor. Sırbistan, Bosna Hersek, Kosova gibi bütün bu ülkeler imzaladılar
bu anlaşmayı. Türkiye’de ise ne anlama geldiği bilinmiyor tam olarak.
Türkiye’nin tampon bölge haline gelmesinden endişe
ediliyor…
Bu anlaşma Türkiye toprakları üzerinden Schengen
ülkelerine giden yasadışı göçmenlerin veya Schengen ülkelerine giden Türkiyeli
yasadışı göçmenlerin iadesi ve kabulünü içeriyor. Şimdi ilk işitildiğinde “Aman
Allahım, binlerce veya yüz binlerce insan geri gelecek, çünkü muazzam bir
trafik var yasadışı göç konusunda” diye düşünülüyor. Böyle bir soruyu sormak
son derece meşru ama bunu abartmamak lazım. Fiiliyatta iade, yani yasadışı bir
göçmeni kolundan tutup geldiği bir ülkeye geri göndermek son derece zor bir
iştir. Böyle sanıldığı gibi bir facia değildir.
Haklarında iade kararı alınsa dahi, o insanlar bulmak,
karşı tarafa ellerindeki belgeleri kabul ettirmek veya o ülkeden geldiklerini
kanıtlamak neredeyse imkânsızdır. Ve bugün 90’lardan bu yana var olan bu
enstrümanın fiiliyatta nasıl işlediğini gösteren istatistikler var. De fakto
uygulama oranı yüzde 4 civarında.
İhtiyacı olan bir yasadışı göçmen gittiği ülkede kalmak
için elinden geleni yapar bir kere. Özellikle siyasi veya iktisadi göçmenler,
kimliklerini, pasaportlarını yok ederler. Uçakta pasaportlarını yırtarlar,
yutarlar ve indiklerinde hiçbir belgeleri yoktur. Böyle bir insanın kimliğini
tayin etmek ve sonra onu Türkiye’ye veya başka bir ülkeye geri yollamak
imkânsızdır.
Peki, AB’nin
bugünkü dışlayıcı söylemini de göz önüne aldığımızda -özellikle son haftalarda
Romanya ve Bulgaristan’dan gelecek göçmen dalgasıyla nasıl baş edecekleri
tartışmaları sürerken- Türkiye’nin vize muafiyeti beklentisinin olumlu
sonuçlanabilme olasılığı nedir sizce?
Bu arada bürokrasinin çıtayı çok yükseğe koyduğunu
düşünüyorum. Bunu da ilk defa size söylüyorum. İlk defa siz benimle bu konuda
konuşuyorsunuz. “İlla ki vize muafiyeti isteriz,” dediler. Tabi Türkiye’nin
hakkıdır. Türkiye’nin AB ile olan ilişkisi, imzalamış olduğu Gümrük Birliği
çerçevesindeki hakları, bunların hepsi zaman içinde erozyona uğramıştır. Ancak
bir de hayatın gerçekleri var. Yani Avrupa’nın içinde bulunduğu iktisadi durum
belli. Dolayısıyla rüya da görmemek lazım, gerçekçi olmak lazım. Söylediğim
gibi Avrupa, Batı Balkan ülkelerine önce vize kolaylığı daha sonra ise vize
muafiyeti getirdi. Ya da bazı gruplara vize kolaylığı, bazılarına ise vize
muafiyeti sağladı. Duruma göre farklı formüller üretti. Türkiye ise “Biz vize
kolaylığı istemeyiz, vize muafiyeti isteriz,” dedi. Dışişleri Bakanı
Davutoğlu’nun 3-3,5 yılsonunda hedef olarak belirlediği gibi... Hâlbuki kademeli
bir yol izlenseydi, gerçekleşmesi de daha kolay olurdu. Bunun da gerekçesi
olarak, “Türkiyelilere son zamanlarda vize konusunda epey kolaylık
gösteriliyor, o yüzden asıl önemli olan vize muafiyetidir,” denildi. Hâlbuki
yok öyle bir şey.
Acaba bu yönde
gösterilen tavrı, seçimler yaklaşırken içeride olumlu bir imaj yaratmaya
yönelik olarak yorumlamak mümkün mü?
Tabi, olabilir. Türkiye hâlâ konsolosluklardaki sorunlar
sürüyor. Dolayısıyla burada bence çıtayı çok yükseğe koydu Türkiye. Hele şu
Romanya, Bulgaristan, Polonya, İngiltere, bütün bu ülkelerin dahil olduğu
tatsız tartışma sonuca bağlanmamışken, Türkiye gibi kocaman bir ülkenin
yurttaşlarına verilecek muafiyet konusunda pürüzlerin çıkma olasılığı var.
AB ekim ayında
Türk Hükümeti’nin açıkladığı Demokratikleşme Paketi’ni, basın özgürlüğü ve
yargının bağımsızlığı konuları haricinde genel olarak olumlu bulduğunu
belirtmişti. Sizin Demokratikleşme Paketi’ne yaklaşımınız nedir?
Zamanında bu ülkede yaratılmış lüzumsuz eziyetlerin
izahalesi olarak görüyorum. Birbirinden farklı konuların girdiği torba bir
paket ve demokratikleşme lafı da çok iddialı böyle bir paket için bence. Kaldı
ki AB uyum çalışmaları münasebetiyle 2001 koalisyon hükümetinden 2005 yılına
kadar çıkan sekiz tane uyum paketi bu demokratikleşme paketinden çok daha
kapsamlıydı, dolayısıyla abartmamak lazım. Burada Kürtçedeki “q,x,w” gibi
harflerin kullanımı, isteyen kadınların başörtü kullanması gibi bu
demokratikleşme falan değil, eziyetten kurtulmadır.
Sizin azınlık
sorunlarına duyarlı olduğunuzu ve bu yöndeki çalışmalarda yer aldığınızı
biliyoruz. Demokratikleşme Paketi’nde açıkça ifade edilmeyen ‘nefret suçuna’
yaptırım uygulanması toplumsal bilinci olumlu yönde etkileyebilir mi? Özellikle
azınlıklara yönelik nefret suçu ve dışlayıcı söylemin önünü kesmek adına çözüm
önerileriniz neler?
Muhakkak ki yaptırım uygulanmasının olumlu bir etkisi
olacaktır. Ancak bu konuda hükümet nefret söylemi ile mücadele konusunu yeni
öğrendi. Ve bunu tamamen kendi seçmeninin bugüne kadar maruz kaldığı mağduriyetler
çerçevesinde değerlendiriyor. İşte, başörtü takan kadın akla ilk gelen sembol
örnek… Yoksa akıllarında özellikle gayrimüslimlere, farklı inançlara sahip,
farklı cinsel eğilimlere sahip insanları hedef alan nefret söylemine yönelik
önlemler almak yok. Yani büyük beklentiler oluşmuştu. Heybeliada’daki Ruhban
Okulu’nun açılması yönünde, ancak gerçekleşmedi. Bana kalırsa biraz domuzdan
kıl koparmaktır bütün bunlar. Türkiye’nin sembolik reformlarla 21.yüzyılı
çıkartması ve gerçek anlamda demokratik bir topluma vasıl olması mümkün
değildir. Bir kere her şeyden önce bırakalım bu paketleri, Türkiye’nin ihtiyacı
olan şey çağdaş bir anayasadır. Anayasadan bahseden kalmadı.
Akademik çalışmalarınız ve gazete yazarlığınızın yanı
sıra Aladdin Projesi kapsamında Holokost’un tanınması ve Holokost gerçeğinin
ortaokul ve lise müfredatına alınması konusundaki sivil toplum çalışmalarına
destek verdiğinizi biliyoruz. Bir yazınızdan alıntı yapmak istiyorum, 2011
yılında Auschwitz’e yaptığınız ziyaret sonrasında kampla ilgili izlenimlerinizi
“modernlikle barbarlığın birlikteliği” olarak ifade etmişsiniz. Türkiye sizce
Holokost gerçeğini tanımak konusunda hangi noktada? Türkiye’de Holokost’un genç
nesillere tanıtılması ve bu yönde eğitim verilmesi için gerekli şartlar oluşabilir
mi?
Tabi ki istenirse olur. Müfredatın bu yönde revize
edilmesi -ki Dışişleri Bakanlığı’nda kurulmuş özel bir heyetin yaptığı
çalışmalar var- epey bir şeyler yapılıyor ama ama genelde toplum ve kanaat
önderleri bu konuda çok zayıf Türkiye’de. Bilakis Yahudilik, Ermenilik, Rumluk
-ki bunların hepsi bir zaman Osmanlı vatandaşıydı, bir kısmı da halen Türkiye
vatandaşı- bu insanların başına gelenlerle ilgili en ufak bir merak olmadığı
gibi, bu insanların etnik kimlikleri Türkçede küfür olarak kullanılıyor. Bu
meşhur “Ermeniyim,” diyen birine “Estağfurullah!” denmesiyle sembolize olan
derin bilgisizlik ve meraksızlık tahammül edilir gibi değil bu çağda.
Toplumu boydan boya geçen bir gayrimüslim karşıtlığı var.
Bunun ulusun inşasıyla çok yakından ilgisi olduğunu görmek gerekiyor. Burada
yanılmamak lazım, gökten zembille inmedi. Osmanlı İmparatorluğu yüz yıl önce
dünyanın en kozmopolit topraklarından biriydi. Ve betondan bir ulus yaratıldı
burada. O ulusun terkibinde, tarifinde ve içeriğinde gayrimüslimlere yer yoktu.
Çünkü bu ulus tamamen Müslümanlık üzerine kurulu-bakın Müslüman’dı demiyorum-
Müslümanlığı ana çimento olarak telakki edip, oradan bir ulus yaratma muradıyla
yola çıkmıştır ve orada da tabi gayrimüslimlere yer yoktur. Bu kadar basittir.
Ve bu bir travmadır aynı zamanda. Toplumda iyice yer etmiştir. Kitaplarda,
okullardaki tarih kitaplarında birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen durum
hâlâ korkunçtur. “Kürt Teali Cemiyetleri”, “Ermeniler nasıl sırtımızdan vurdu?”
“Siyonist lobiyle özdeşleştirilen Yahudiler” gibi bitmez tükenmez nefret
söylemiyle doludur, kitaplarımız. Bu konudaki bilinç maalesef çok zayıf. Kanaat
önderleri de dediğim gibi görevlerini yapmıyorlar. Ama bunun kaçışı yok.
Türkiye 21. yüzyılı böyle bir taşralılıkla çıkartamaz. Gençlerin iletişim
çağında bu konulara çok daha duyarlı olduklarını, meraklı olduklarını
biliyoruz. Onların merakı, yaşlıların basiretsizliklerinin artık önüne geçiyor.
Gençler merak ettikleri konuları rahatlıkla araştırıp öğrenebiliyorlar. Bu
devirde bir şeyi öğrenememek zor zaten. Bir düğmeye basıyorsunuz, önünüze elli
tane kaynak geliyor. Dolayısıyla burada yapılması gereken gençlerin önünü
açmak, onlara her türlü doğru bilgiyi sunmak. Bu tabi Türkiye’nin kendi
soykırımıyla yüzleşmesini de sağlayacaktır. O yüzden bu tip talebelerin içinde
olduğu eğitim çalışmalarının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu çocuklar
gerçeğin elçisi olacaklar, zamanı gelince, eminim bundan ben.
Auschwitz’e gittiğimde Birkenau’daki müzeyi gezerken
orada bütün dünyadan gelen heyetlerin -lise seviyesinde okullardan
ziyaretçilerin katıldığı- heyet listesini sıralayan bir liste vardı.
Türkiye’den hiçbir okulun ziyarete gelmediğini görmüş ve üzülmüştüm. Bunun bir
çaresini bulmak lazım demiştim, inşallah bunu da halledeceğiz önümüzdeki dönemde.
Müslüman toplumlara Holokost gerçeğini anlatmak, Yahudi
toplumu lehine bir mağduriyet algısı yaratma çabası olarak algılandığından,
karşı tarafın siyasi konuları kullanarak savunmaya geçmesiyle sonuçlanıyor.
Öncelikle bu tespite katılıyor musunuz? Katılıyorsanız, toplumsal bilinçlenme
açısından Holokost’un İsrail- Filistin sorunundan bağımsız değerlendirilmesi
için neler yapılabilir?
Tamamen doğrudur. Bahsettiğiniz Aladdin toplantısından
sonra tam da bunu yazmıştım. Dostum Al Kuds Üniversitesi’nden Muhammed
Dajani’nin de hatırlattığı gibi özellikle Müslüman kimlikli ülkelerde Holokost
eğitimini Şoa’yı vermenin yolu illa ki İsrail-Filistin meselesinden geçiyor.
Buna çok dikkat etmek lazım çünkü gelen ilk tepki o. Orada İsrail
hükümetlerinin -Yahudilerin demiyorum özellikle- Filistinlilere davranışından
bahsetmeden Holokost’u anlatmak çok zor. Olmayacak şey de değil aslında.
Belirleyici olan Hamas değil, Gazze’de yaşayan Filistinlilerin içinde bulunduğu
durum veya Batı Şeria’daki Filistinliler, İsrail ile Filistin’i ayıran
duvar…vs. Bunlarda bahsetmeden Holokost’u anlatmak zor.
Peki, ama sorunun çözümünü mü beklemek gerekiyor?
Hayır, tabi ki. Aynı şey de değil üstelik. Burada altını
çizmek gerekiyor. Yahudilerin başına gelenle, Arapların başına geleni karşılaştırmak
mümkün değil. Nakba’yla Şoa aynı şey değil. Evet, Nakba korkunç bir şey ancak
Şoa tarifsiz bir şey. Dolayısıyla aynı şekilde Ermeni soykırımı. Ermeni
soykırımıyla Şoa karşılaştırılır ancak Nakba’yla karşılaştırılmamalıdır. Ama
acıların skalasını çıkarmak da doğru bir şey değil. Sen daha fazla çektin, ben
daha fazla çektin demekten ziyade gerçekleri anlatmak lazım. İnsanların
birbirine reva gördüğü eziyetleri anlatmak ve çareler aramak gerekiyor. Yoksa
bu dünya gene paldır küldür bir patlamaya, korkunç şeylere doğru gidiyor.
Sorunlar küçülmüyor, büyüyor.
Cengiz Bey, bu
güzel ve keyifli söyleşi için teşekkür etmek istiyorum. Toplumsal sorunların
altını çizerek, çözüm önerilerinizi paylaştınız. Umarım bu satırları okuyan
gençler, geleceğin kanaat önderleri olarak farklılıkların bir arada uyum içinde
yaşayabileceği bir Türkiye’ye şekil verirler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.