Hovsep-Hayreni
Gelawej/ 10 Mayıs 2014 günü Berlin'de yapılan "1915
soykırımı, Toplumsal Sorumluluklar ve Roller; Kürt, Ermeni, Asuri-Süryani
İlişkileri" konferansına Hovsep
Hayreni'nin sunduğu tebliğin tam metni:
"Değerli Dostlar
Gerekliliğine inandığım ve katılmaktan onur duyduğum bu
konferansın düzenleyicilerine çok teşekkür ediyor, hepinizi en içten
duygularımla selamlıyorum.
1915 soykırımı Türkiye'de tarihle yüzleşmenin en netameli
konusu. Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini sarsacak mahiyeti nedeniyle
devletin 99 yıldır en sıkı şekilde sürdürmüş olduğu bir tabu. Ama artık önü
alınamaz bir sorgulanma sürecindedir. 100. yıl arifesinde hükümet kaba inkar
politikasını bir parça inceltmenin telaşına tutuldu. Bu doğrultuda yayınlanan
diplomatik taziye mesajının Türkiye'de müthiş bir ilerleme gibi karşılanması
tamamen tabunun büyüklüğüyle ilgilidir. Aynı hükümet “soykırım iddialarına
karşı etkin mücadele” adına 4 yıllık bir program da geliştirme durumunda. Yani
makyaj çekmenin yanında çamur gibi inkarcı savunma ve karşı suçlama ataklarını
da izlemeye devam edeceğiz.
Tarihle bu zorlu yüzleşmenin bir de toplumsal boyutu var.
1915 imha eylemini düzenleyen İttihatçı yönetim, Müslüman kesimin sivillerini
çeşitli motivasyonlarla yoğun şekilde suça ortak etmiş ve bu sayede azami
sonuca ulaşmıştı. Kendi dedeleri fiilen Ermeni kesmemiş, malını-mülkünü gasp etmemiş
olanlar dahi sonraki dönem bu imha ve el değiştirmelerin Müslüman kesime
sağladığı avantajlardan yararlandılar. Devletin o utanç verici gerçekliğin
yerine geçirdiği kahramanlık efsaneleriyle süslü yalan tarihi benimseyip şahsi
hafızalarını bastırdılar. Bir avuç azınlığa dönüştürülmüş Hristiyanlara dönük
nefreti ve ayrımcılığı az yada çok paylaştılar. Toplumsal yüzleşme bütün
bunları kapsayacak bir vicdan muhasebesi olarak hem kolektif kirlilikten arınmanın, hem de devleti hesap
vermeye zorlamanın gereğidir.
1915 soykırımında toplumsal rollerden söz edilirken hiç
bir ulusal kesim için toptan genellemeci konuşmanın doğru olmadığını baştan
belirtmek isterim. Bununla beraber somut rollerinden bahsedilen kişi ve
grupların çok zaman kolektif kimlikleriyle anılmış olmaları doğaldır. Bir
yörede kendi başlarından geçenleri anlatanların orada devlet güçlerine
yedeklenen veya özerk inisiyatifle fırsattan faydalanan sivilleri “Türkler”,
“Kürtler”, yada “Osman isimli Türk”, “Sılo denilen Kürt” diye konu etmiş
olmaları, o kimliklere kin ve nefret saçtıkları anlamına gelmez. Bu tür
eleştiriler yapıldığı için söylüyorum. Bilinmeli ki aynı toplumsal hafıza,
hatta o saldırılardan bahseden aynı
kişiler, tanık oldukları koruma-kurtarma örneklerini de yine “Kürt Memo'nun
insanlığı” yada filanca “Kürt aşiretinin erdemi” veya falanca “Türk'ün iyiliği”
diye yad etmişlerdir. Olumlu atıflarda kolektif kimliğin zikredilmesini
memnuniyetle karşılayıp olumsuz atıflara gelince tepki göstermek, tutarsız
olduğu kadar somut yüzleşmelerin önünü tıkayıcı bir özellik içerir.
Bu genel bakış içinde Kürtlerin özel durumunu irdelemek
gerekiyor. 1915'te devlet güçlerine paralel kıyıcı rol oynayan Müslüman
gruplardan en çok Kürtlere vurgu yapılmasını nasıl değerlendirmeliyiz? Bana
göre bunun bir gerçekliği, bir de “adı çıkanın canı çıkar” misali faili belirsiz
bazı işlerin de Kürtlere mal edilmesiyle oluşan sübjektif boyutları vardır.
Ayrıca her yöre için bununla mukayese edilecek düzeyde olmasa bile, Ermenilerin
hayatını kurtarmada Kürtlerin yine başka gruplardan fazla rol oynadıklarını
belirtmek gerekir. Her iki durum uygulamaların yoğunluk alanında bulunmakla da
ilgilidir. Ülke genelinde varlığı hedeflenen Ermeni halkının önemli bir nüfusu
doğu vilayetlerinde Kürtlerle iç içe yaşıyor ve diğer bölgelerden Suriye
istikametine gönderilen sürgün kafilelerinin yolu da bu hatlardan geçiyordu.
Ermeni meselesinin gündemleştiği 19. yüzyıl son
çeyreğinden beri Sultan Abdülhamit'in geliştirdiği politikayla Kürtler
Ermenilere karşı kışkırtılmış, Hamidiye Alayları'nın etkin şekilde kullanıldığı
1894-96 kırımlarıyla Ermeni halkının kısmi tasfiyesi gerçekleştirilmişti.
Meşrutiyetle birlikte Hamidiye Alayları kaldırılsa da zamanla onun benzeri olan
Aşiret Alayları oluşturulmuştu. Savaş başladıktan sonra da Rus cephesine yakın
yerlerde milis alayları kuruluyordu. Bunlardan başka tehcir kafileleri üzerine
salınan başıbozuk çeteler eksik olmayacaktı. Önceki dönemin Kürt-Ermeni
gerginlikleri ve Abdülhamit'in Kürt eliyle Ermeni'yi tasfiye geleneği, güçlü
bir miras olarak, savaş ortamında total imhaya yönelen İttihatçılar tarafından
değerlendirildi.
Çeşitli bölgelerde Türk, Çerkez, Laz, Arap ve sair
Müslümanlar da vatan-millet nutukları ve mal-mülk dürtüsüyle motive edilmiştir.
Ordu birliklerine paralel olarak bunlardan kurulan çeteler ve Teşkilat-ı
Mahsusa'ya takviyeler de olmuştur. Ama kırımların yoğunluk alanı olan doğu
vilayetlerinde esas hesabın Kürtler üzerine yapılmış olduğunu görmek gerekir.
Bunun için samimiyetsiz şekilde Kürdistan kavramı da kullanılmıştır. Türk
yönetimi Ermeni meselesini ve Ermenistan kurulma ihtimalini savuşturduktan
sonra Kürtleri ve diğer Müslümanları Türklük içinde eriterek homojen bir Türk
vatanı yaratmak istemesine rağmen, o dönem ve daha sonra, adına Kurtuluş Savaşı
denilen yerli Hristiyan halklardan kurtulmanın ikinci perdesinde de Kürtlük ve
Kürdistan'a muhtariyet gibi sahte umutlar vermiştir.
Ermeniler ve Süryaniler yok edildikten sonra girilen
cumhuriyet sürecinde aldatılmışlığa tepki olarak Kürtlerin geliştirdiği
isyanlar, son olarak da 30 yıllık ulusal mücadele süreci konuya ayrı bir önem
kazandırmıştır. Şöyle ki bugün artık asimilasyona gelmeyeceği açık olan,
Türkiye'nin en dinamik toplumsal muhalefetini oluşturan, fakat bağımsızlık
iradesi zayıflatılmış olarak demokratik bir cumhuriyette beraber yaşamı savunan
bir Kürt hareketi var. Bu hareket etrafında ve dışında yetişmiş aydınları,
çeşitlilik arz eden görüşleriyle geniş bir Kürt siyasi yelpazesi var. Bu
gelişme düzeyi Kürt halkı ve ulusal hareketinin 1915'le toplumsal yüzleşmede
daha aktif olmasının ayrı bir gereğine işaret eder. 100 yıl öncesinde yaşanıp
boğulmuş olan Ermeni halkının özgürlük mücadelesine nasıl bakıldığından
tutalım, onun imhasına alet oluşun nasıl değerlendirildiğine kadar bir dizi
başlık altında tarih muhasebesini önemli kılar.
Maalesef bu alanda
çok müstesna sayılacak örnekler hariç Kürt aydınları ve siyasetçilerinin büyük
bir tutukluk yaşadıklarını görüyoruz. Bunda tarihe taraflı bakış ve milliyetçi evhamlardan
kaynaklanan çekincelerin rolü büyüktür. Kısaca karakterize etmeye çalışacağım
bu çekinceler yalnız 1915'le açık yürekli yüzleşmeyi değil, Kürt-Ermeni
ilişkilerinin geçmişini objektif değerlendirme ve tarihten doğru dersler
çıkartmayı da zorlaştırıyor. Dahası bu durum Kürt tarih yazımına girişen
kimilerinin resmi Türk tarihine benzer inkarcı tezler geliştirmelerine yol
açıyor. Pasif savunmacı çizgiden aktif savunma ve karşı suçlama ataklarına
geçiş anlamında çok vicdansız tavırlar sergileniyor. Daha önceki süreçlerde
Kürt-Ermeni gerginliği adına ne yaşanmışsa hep Ermenilerin sorumlu olduğu,
gelişen Ermeni hareketinin Rus emperyalizmi güdümünde ve dinsel bağnazlıkla
Kürtleri hedeflediği, tarih boyu azınlık oldukları Kürdistan'ı Ermenistan'a
dönüştürmek ve Kürtleri köleleştirmek istedikleri, iki halkın o güne kadar
huzur içinde yaşadığı yerlere dışarıdan gelen Ermeni militanların nifak
tohumları ektikleri, durup dururken isyanlar çıkarttıkları, birçok taleplerini
Osmanlı yönetimine kabul ettirmelerine rağmen rahat durmadıkları, en sonu 1.
Dünya Savaşının başlamasıyla Rus ordularının önüne düşüp girdikleri her yerde
Kürt katliamları yaptıkları, tek amaçlarının Kürdistan'ı Kürtsüzleştirmek ve bu
zeminde büyük bir Ermenistan kurmak olduğu, kendileri tehcir edilinceye kadar
büyük çoğunluğu Kürtlerden olmak üzere 1,5 milyon insanı katlettikleri vs.
soğukkanlılıkla iddia ediliyor. Bakın Türk Tarih Kurumu adına en vicdansız
karşı suçlamaları geliştiren Yusuf Halaçoğlu'nun Ermenilere mal ettiği hayali
katliam bilançosu bunun üçte biri kadardır. Yani onun Kürt versiyonu gibi
ortaya çıkanlar ona dahi küçük dilini yutturur. Bunları okumamış olan
arkadaşlara belki duyunca şaşıracakları bir şeyi de belirteyim. Son dönem bir
nevi tekrarı yazılan bu tür yorum ve iddiaların babası, Kürt ulusal hareketinde
hayli itibar edilen Dr. Nuri Dersimi'dir.
Geçtiğimiz yıl içinde bu tutumun eski ve yeni örneklerini
ele alıp, her defa ayrı bir yazarın tarih yorumlarını irdeleyerek “Kürt Tarih
yazımında İnkarcı Eğilimler üzerine” dört bölümlük bir tartışma dizisi yazmış,
internette paylaşmıştım. Şimdi konuşma sürem bunların alt konu başlıklarını
sıralamaya bile elvermez. Konuları benzer olan başka makalelerle birlikte
onları bir kitaba dönüştürme durumundayım. Kürt-Ermeni ilişkilerinin
geçmişinde, iki komşu halkın Osmanlı boyunduruğundan ortak kurtuluş için birlik
olamama nedenlerini irdelerken, olaya tek yanlı bakmayıp Ermeni tarafının itici
rol oynayan yönleri ve hatalı tavırlarını da muhasebe etmeye çalıştım. Ermeni
devrimci örgütlerinin büyük devletlerden hayır bekleme zaafı ve komşu halklarla
ortaklığı pratikte yeterince gözetmeme gibi eksiklikleri vardı. Fakat sonuçta
birlik arayışı daha güçlü olsaydı bile, bunun karşılığını bulma koşulları
zayıftı. Kürtlerin ulusal uyanış ve örgütlenme yetersizliği yanında, dönem
dönem kopuş eğilimine giren feodal beylerinin Hristiyan halklara güven vermeyen
tutumları ciddi bir sorundu. Yakınlaşma ve birlik için önemli iki fırsat olan
1880 Şeyh Ubeydullah ve 1914 Bitlis Kürt isyanı, iki defa da Ermenilerin
devletten reformlar için adım bekledikleri ortamlara denk gelmiş ve Osmanlı
siyasetinin Kürtleri bu reformlara karşı çıkartma manevraları kuşkucu, temkinli
ve kararsız yaklaşımlara yol açmıştı. Kürtlerin ise kendi ulusal-kültürel
hakları için bu reformlara ortak olma çabası yoktu. O dönem daha geri konumda
olan ve önceki yüzyıllar boyu yerel planda Ermeni Süryani Hristiyan komşularına
hükmetmiş olmanın alışkanlığıyla düşünen Kürt ileri gelenleri bu
ulusal-demokratik hareketi anlamaktan uzak oldular, genelde husumetle baktılar.
Geçmişin bu gibi nazik yönleri iki taraftan da hakkaniyetle tartışılırsa çok
değerli dersler çıkarılabilir. Ermeni
halkının binlerce yıllık vatanında yok oluşunu kendi günahlarıyla açıklamaya
çalışmak bugün artık Türk inkarcıların bile sürdüremez oldukları bir şeydir.
Onların havlu atmaya başladıkları bu alanda, Kürtlerin Osmanlı ile ittifakına mazeret
üretmek için Ermeni hareketine olmadık proje ve stratejiler yükleyen bir tarih
yorumu, Kürt yurtseverliği adına çok acıklıdır.
Bu gibi uç noktalarda gezen görüşlerin yaygın olduğunu
düşünmüyorum. Ama eleştiren de fazla yok. Tarih muhasebesi genelde
önemsenmeyen, daha doğrusu kaçınılan bir şey. Geçmişin günahlarıyla yüzleşmenin
çekinceleri bir yandan suskunluğu, bir yandan inkarcılığı besliyor. büyük bir
kesimin izinde yürüdüğü Öcalan'ın 1915'te olana dair yorumları daha örtülü de
olsa benzer duygular veriyor. Yaptığı kısa değinmelerden biri şöyleydi:
Ermeniler ve Pontuslar o zamanki emperyalistlere güvenerek onların oyununa
gelmişlerdir ve kaybetmişlerdir. Soykırıma uğramışlardır. Çünkü egemen güç olan
Osmanlı ‘sen beni öldüreceğine ben seni öldüreceğim’ mantığıyla hareket etmiş
ve bu acı tablo ortaya çıkmıştır…”.
Şimdi, olayı böyle karakterize etmek, taammüden işlenmiş
bir cinayeti, ağır tahrik karşısında ve meşru müdafaa amacıyla gerçekleşmiş
gibi göstermektir. Osmanlı'nın suçunu hafifletici böyle bir yaklaşım, o dönem
ve sonrası yerli Hristiyan halklara karşı onunla işbirliği içindeki Kürt ileri
gelenlerini de kayırmanın gereğidir şüphesiz. Öcalan ve izindeki Kürt
liderlerin sık sık Türklere “Çanakkale'de birlikte dövüştük, beraber Kurtuluş
Savaşı verdik, Osmanlı'nın zor günlerinde asla sırt çevirip ihanet etmedik”
diye seslenmeleri, o lanetli ittifakı savunmanın yanında Ermeni halkının
ihanetle suçlanmasına açık prim vermektir.
Türk inkarcılığıyla Kürt inkarcılığı arasında şöyle bir
fark var. Birincisi “soykırım olmamıştır, yalandır” diyor, ikincisi “soykırım
olmuştur” demesine rağmen bunu anlamsızlaştıran ve suçun vebalini kurbana
yükleyen bir mantık çalıştırıyor. Kürtlerin de soykırıma uğratıldığını
savunurken Ermenilere yapılanı soykırım saymamak, tabii mümkün değil. Aynı
devletin daha sonraki mağduru olma nedeniyle onun soykırımcılığını ifade etmek
kolay. Ama kendi atalarının suç ortaklığını sorgulamaya gelince, Türklerle
benzer çekinceler paylaşılıyor. Bunların en etkili olanları kimlik ve yurt
eksenli çekincelerdir. Yanı sıra maddi çıkar kaygıları da sayılabilir.
Ulusal kimliğine leke sürdürtmeme, ceddine laf ettirmeme
yönlü hassasiyetleri Türk milliyetçiliğinin söylemlerinden tanıyoruz. Bu
gerçekten temiz bir tarihe sahip olunduğu inancından ileri gelen bir durum
değil. İşgal, yıkım, kırım, gasp ve tecavüzler yapmayı aslında ayıplamayan,
“akın, fetih, yurt edinme” gibi “Türk'e
şan ve şeref verici” sözcüklerle savunan bir gelenek söz konusu. Soykırım
meselesi de böyle. “Yapmışsak iyi yapmışız, gerekirse yine yaparız” anlayışında
olup, dışa karşı farklı ve medeni bir havaya bürünüyorlar. Toplum içinde
kişisel, ailesel, yöresel belleklerin hatırladığı utanç verici geçmişi hayali
bir ulusal bellekle örtüyorlar. Bunun adı “şanlı tarih” oluyor.
Kürt milliyetçiliğinin hassasiyetleri bundan bir ölçüde
farklıdır, ne de olsa devletsiz ve ezilen ulus konumunda olmanın hissiyatı söz
konusu. Ancak o dönem diğer ezilen ulusların imhasında suç ortaklığı etmiş
atalarının günahlarını kendi kimliklerinden soyutlama gibi bir eğilim
taşıyorlar. Utanç verici olaylara bulaşanların çoğunluğunu korkutulmuş, cahil
ve çaresiz sayarak mazur görmeye çalışıyor, böyle bakılması tümden imkansız
olanlar içinse “Onlar her millette olabilecek hainlerdi” deyip “hainler kendi
milletinden sayılamaz” şeklinde işin içinden çıkıyorlar. Bu konu tartışılınca
en kestirme yanıt olarak “bugün de kendi halkına karşı koruculuk yapan hainlerimiz
var, ne yapalım” sözlerini duyuyoruz. Bu aslında kendi halkına bile bunları
yapanların geçmişte başkalarına kat kat fazlasını yaptığını ifade eder.
Öte yandan geçmişte suç ortaklığı yapanların bire bir ve
yalnızca bugünkü korucuların dedeleri olmadığı, daha sonra isyancı-direnişçi
olarak boy gösteren bazılarının da Ermeni ve Süryani katliamlarında
bulundukları göz ardı ediliyor. Daha önce Hamidiye Alaylarında görev almış, bir
dönem sonra Kürt isyancısı olmuş ve bugün büyük Kürt kahramanı olarak savunulan
isimler var. 1915'te İttihatçılarla beraber olduğuna bakılmadan sonraki
rolleriyle yüceltilen sembol şahsiyetler de var. Bunları sorgulamak ve 1915'te
Kürtlerin suça bulaşma yoğunluğu ile yüzleşmek ulusal kimliği gözden düşürecek bir
şey olarak görülüyor. Eş düzeyde olmasa bile bu durum Türk milliyetçilerinin
İttihatçı ve Kemalist atalarını savunmalarına benzerdir.
Devletsiz olmayı siyasi iradeden bütünüyle yoksunluk
şeklinde yorumlamak da aynı çekincenin farklı bir tezahürü oluyor.
Tartışmalarda sık sık “O dönem Kürtlerin siyasi iradesi mi vardı?” itirazları
duyulur. Ama bu argümana sarılanlar, hemen bir adım ötesinde, yani Kürtlerin
yine devletsiz ve partisiz oldukları, ancak M. Kemal'in mektuplu çağrılarına
yanıt veren beyleri ve şeyhleriyle ikinci sınıf temsil edildikleri dönem için
“Türklerin ve Kürtlerin önderliğinde verilen Kurtuluş Savaşı” gibi tanımlar
yapabiliyor. Bu sonraki süreci Kürtlerin Türklerle ittifakı olarak savunurken
eşit bir partner gibi yansıtıyor ve “iki asli kurucu unsurdan biri” olmakla
övünüyorlar. İki argüman arasındaki tezat 180 derecedir. Gerçekte sonraki
sürecin ittifakı da eşit değil, her iki dönem için de bağımlı bir iradeden söz
edilmesi gerekir. Ayrıca iki dönemin politik yönelimleri arasında öyle nitelik
bir fark yok. Lakin 1915'in utancı daha açık olduğundan o dönem işbirliği ve suç
ortaklığı yapan Kürt ileri gelenlerinin “iradesiz”liğine vurgu yapılır.
Bununla bağıntılı olarak, 1915'te Kürtlerin rolünü
sorgulamanın “suçu Kürtlere yıkma ve devleti temize çıkartma hesaplarına
yaradığı” ileri sürülüyor. Bu da aynı çekinceyle ilgili bir kaçamaktır.
Toplumsal yüzleşme kapsamında yapılan sorgulamalar devletin asli sorumluluğunu
gölgelemez. Devlet soykırımını yaptığı dönem ve daha sonra dış dünyaya karşı
kendini temize çıkartmak için suçu Kürtlerin üstüne atma kurnazlığı da
yapmıştır. Ama bu durumu karşılamanın dürüst yolu, kanlı işbirliğini inkar
etmek değil, devletin organizesi, teşviki ve gözetimi altında olan şeyleri
sanki o istemeden yapılmış gibi göstermesini eleştirmektir. Kürt aydınları şunu
çok iyi biliyor ki, Ermeni halkının belleğinde bu işbirliğinin yeri ne kadar
kuvvetli olsa da, dünyada adalet isteyen tüm Ermenilerin, hatta devlet kararı
olmadan yerel otoritelerle anlaşmalı şekilde Kürt beyleri inisiyatifiyle
kırılmış olan Süryanilerin, hesap sorma adresi Türk devletidir. Belki o
işbirliği sürecinin ardından Türklerle beraber yada ayrı, federatif yada
bağımsız bir Kürdistan kurulmuş olsa, onu da muhatap alma durumları olurdu.
Nihayeti yok edilen halklardan geriye kalanlar vatanlarını da yitirmiş,
soykırım öncesi Kürtlerin olduğu kadar onların da yurdu olan topraklar,
bütünüyle ve rahatlıkla, hem de ezelden beri Kürdistan sayılabilir olmuştu.
Bu noktada o geçmişle yüzleşmenin diğer esaslı
çekincesini görebiliriz. Kürt milliyetçiliği ve tarih yazımı bu alanda
soykırımın sonuçlarından pekala istifade etmiş ve halen de etmektedir. Evet
Ermeni halkına mezar edilen Batı Ermenistan siyasi ve hukuki olarak Kürdistan'a
dönüşemedi, yine Türk devletine kaldı. Ama demografik ve kültürel olarak
geçmişte olmadığı kadar Kürdistan hüviyeti kazandı. Sürem sınırlı olduğu için
Ermenistan ile Kürdistan'ın tarihsel geçmişlerine girmeyeceğim. Yalnız şu
kadarını söylemeliyim: Van gölü çevresi dahil Doğu Toroslardan yukarısı uzak
geçmişte bir dizi Ermeni devlet oluşumuna sahne olduğu gibi, hakimiyet kuran
Helenistik ve İrani imparatorluklar tarafından da Ermeni satraplıkları olarak
düzenleniyor ve Osmanlı dönemine kadar dünya alem tarafından Ermenistan olarak
tanınıyordu. Osmanlı'nın hakimiyetine girilen 16. yüzyılın sancak ve kazalara
ait tahrir kayıtlarında görüleceği üzere buralardaki nüfusun çoğunluğu
Ermeniydi. Soykırım arifesine kadar aleyhte etkenlerle bu durum ne kadar
değişse de, Kürtlerle aşağı yukarı eşit denecek bir Ermeni yoğunluğu yine
mevcuttu. Ama nüfus istatistikleri Müslümanları tek blok halinde saydığı için
Ermeniler her yerde azınlık görünüyor, Kürtlerin ise Müslüman çoğunluk içindeki
oranları belirsiz kalıyordu. İki halkın yaşam alanlarının fazlasıyla iç içe
geçtiği son dönem Batı Ermenistan ile Kuzey Kürdistan neredeyse aynılaşmış, net
çizgilerle ayrıştırılması imkansız hale gelmişti. Ortak özerklik yada
federasyon oluşturma imkanı olsa yöreler özgülünde nüfus dengelerine göre
karmaşık bir düzenleme gerekecekti. Sonra Ermeniler buharlaşır gibi ortadan
kalkınca bu gerçeklik unutulur oldu.
Kürdistan tarihini yazmaya girişenler bütün o bölgelerin
ezelden beri Kürtlerin yurdu olduğunu anlatmaya koyuldular. Yazılan kitapların
çoğunda Ermenistan hiç anılmayacak, satır aralarında güçlükle rastlanan
Ermenilere dair değiniler ise cehalet, önyargı ve küçümseme ürünü olacaktı. Bu
durumun istisnaları, yani tarihteki Batı Ermenistan'ı ifade edebilen Kürt aydın
ve yazarları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az oldu. Bu konferansa
davetli olan, fakat gelemeyen değerli dostumuz Mete Kalman, 1990'lı yıllarda
yazdığı kitabının başlığına yürekli şekilde jenositle birlikte bu ülke tanımını
yansıtmıştı. Daha sonra bir diğer değerli Kürt araştırmacı Recep Maraşlı benzer
şekilde 1915 Soykırımına ilişkin kitabında Ermenilerin tarihsel uygarlığı ve
yurduna dürüst yaklaştı. Politik ve kültürel tarih incelemelerinde benzer
duyarlılığı paylaşan başka isimlerin de olduğunu belirtmek isterim. Bu hasleti
gösterebilen Kürt aydınları, 1915'in sonuçlarından siyasal olarak yararlanmayı
reddetmek gibi çok önemli bir fark ortaya koydular. Bu erdemi gösteremeyenler
ise bizim eleştirilerimize ateş püskürüp tarihsel Ermenistan'ı daha bağnaz
biçimlerde inkar ettiler; “Bu topraklarda Kürtlerin hancı, Ermenilerin olsa
olsa yolcu” sayılabileceğini söylediler. Hatta 1960-70'li yıllarda Kürt
davasını savunmuş olmakla övünen birisi, “1071'de Kürtlerin Alparslan öncülüğündeki
Türklerle birlikte bu toprakları Ermeni ve Haçlı işgalinden kurtardığı”nı dahi
savunabildi. Bu söylemde görüleceği gibi, Ermeni meselesinde açık yürekli ve
hakkaniyetli olmayan yaklaşımlar Kürt ulusal kurtuluşuna da hizmet etmeyip, iki
halkı peş peşe mağdur eden Türk hegemonyasına yarıyor.
Burada 1915'in diğer istifade edilen sonuçlarına, yani
maddi zenginlik ve mülklerin üstüne konma olayına girmedim. Bunun önemsiz
olduğundan dolayı değil, kendimce daha önemli ve kolektif gördüğüm manevi
çekincelere odaklanmayı tercih ettiğim için. Ama görece daha şahsi olan çıkar
duyguları da sorgulanmalı. Kürt ulusal hareketinin kadro ve taraftarları bundan
muaf değildir. İşte Süryani manastırlarının mülkiyetindeki topraklar
meselesinde defalarca görüldü ki, AKP'liler gibi BDP'li bazı şahsiyetler de gasp
edilmiş arazilerin iadesine ayak diriyor, çıkarlarını sürdürmek istiyorlar.
Şimdi 1915'in adaleti sağlanmaya başlasa, dışarıdan çok sayıda Ermeniler ve
Süryaniler ana yurtlarına dönüp yerleşmeyi denese, bunun ne kadar içtenlikle ve
dostane karşılanacağı, ne kadar yer açılacağı ve rahat verileceği çok
şüphelidir. Halkların kardeşliği, çok kültürlü birlikte yaşam gibi söylemler,
öz dedelerinin gasp edilirmiş topraklarına gelecek olanlara onların haklarını
teslim etme noktasında ne kadar pratik işleve sahip olacaksa o kadar samimi
görülebilir.
Kürt hareketinin, siyasi kurumları ve önde gelen
isimleriyle bu konuda kendi pozisyonunu da sorgulayan daha açık yürekli
yaklaşımlar göstermesini temenni edelim. Son 24 Nisan vesilesiyle Yeni Özgür
Politika'da yer verilen “Kürtlerin 1915 ile İmtihanı” başlıklı bir yazı
hareketin içinden bu alandaki sorgulayıcılığın geliştiğine delalet eden çok
umut verici bir örnektir. Burdur E Tipi Cezaevinde tutuklu Sadık Aslan bu
yazısında 24 Nisan anmalarına sembolik katılımların yetmediğini, “milyonlarca
Kürdün kurumları olarak, Kürtlerin 1915'teki payları için kurumsal özür
dilenmesi gerektiği”ni anlatıyor. “1915'in mirası üzerine kurulan Cumhuriyet'i
sahiplenme ve 'Asli kurucu öğeyiz' söylemleri terk edilmelidir” diyor.
Hristiyan halklara karşı Kürtler arasında da devam eden nefret ve önyargılarla
etkili mücadeleyi salık veriyor. Onun da belirttiği gibi, böyle bir
sorgulayıcılık ve değişim, Kürtleri çok daha etkin bir demokrasi aktörü yapar.
Tersi olan, sembolik kalan, tutarsızlık arz eden tavırlar ise bir yere
götüremez.
1915'in 100. yılında bu durumun değişmesine yönelik daha
güçlü çıkışlar olmasını dileyerek sözlerimi tamamlıyor, gösterdiğiniz dikkat
için hepinize teşekkür ediyorum.
10 Mayıs 2014
Hovsep Hayreni
http://www.gelawej.net/index.php/dosyalar/ulusal-sorunlar/446-1915-le-toplumsal-y%C3%BCzle%C5%9Fmede-k%C3%BCrtlerin-kimlik-ve-yurt-eksenli-%C3%A7ekinceleri

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.