Namık Kemal Dinç, Adnan
Çelik, Kadir Kaçan, Tülin Dağ ve Serdar Öztürk tarafından yürütülen “1915 -
Diyarbakır ve Kürtler” isimli sözlü tarih çalışmasıyla yaşananların nasıl
aktarıldığı, hangi kelimelerin kullanıldığı ortaya çıkarılırken Kürtlerin 1915
olaylarındaki rolü de sorgulanıyor. Çalışmanın detaylarını öğrenmek için
projenin yürütücülerinden Namık Kemal Dinç ve Adnan Çelik ile konuştuk.
***
Namık Kemal Dinç ve Adnan
Çelik, 8 ay önce başlattıkları projenin detaylarını paylaştı: Kürtlerin nasıl
bir rol oynadıklarını kendi anlatımlarıyla aktarmak istedik
İsmail Beşikçi Vakfı, 1915’in
yüzüncü yıldönümü yaklaşırken Diyarbakır özelinde bir araştırma başlattı.
Yaklaşık 8 aydır devam eden proje kapsamında bölgede yaşayan, farklı yaş ve
sınıflara mensup Kürtler ile Kürt aydın ve siyasilerle konuşuldu.
Namık Kemal Dinç, Adnan
Çelik, Kadir Kaçan, Tülin Dağ ve Serdar Öztürk tarafından yürütülen “1915 -
Diyarbakır ve Kürtler” isimli sözlü tarih çalışmasıyla yaşananların nasıl
aktarıldığı, hangi kelimelerin kullanıldığı ortaya çıkarılırken Kürtlerin 1915
olaylarındaki rolü de sorgulanıyor.
Çalışmanın detaylarını
öğrenmek için projenin yürütücülerinden Namık Kemal Dinç ve Adnan Çelik ile
konuştuk.
Çalışmanın neden Diyarbakır
sınırları içinde yapıldığını, kullandıkları yöntemi ve elde ettikleri bazı
sonuçları paylaşan Dinç ve Çelik, o dönem Diyarbekir ismiyle anılan vilayetin
siyasi yapısını da anlattılar.
“Kürtlerin nasıl bir rol
oynadıklarını kendilerinin anlatımıyla dile getirmek istedik” diyen Dinç ve
Çelik, görüşmelerde dile getirilen hikayelerin büyük bir kısmının katliama
iştirak eden aktörlerin, sonrasında başlarına gelen musibetlerle ilgili
olduğunu söyledi. Dinç ve Çelik, “Ermeni kadın ve çocukları öldüren yerel
milislerin bulaşıcı hastalıkla korkunç bir şekilde ölmesi” gibi anlatımları,
somut bir yüzleşmeye evrilebilecek “sembolik yüzleşme” olarak adlandırıyor.
Namık Kemal Dinç ve Adnan
Çelik
Kürtler arasında ilk kez
1915’e dair sözlü tarih çalışması yapıldığını vurgulayan Dinç ve Çelik’in
sorulara verdiği yanıtlar şöyle:
‘Kürtler Ermenilerle empati
yapma ihtiyacında’
- Bu projeyi yapma fikri
nasıl oluştu?
Namık Kemal Dinç: Bu
araştırmanın ortaya çıkış fikri, temel olarak 1915’te Ermeni halkının yaşadığı
facianın Kürtler arasında daha fazla konuşulmaya başlanmış olmasından
doğmuştur. Türkiye’de genelde aydınlar ve daha dar bir zümre içerisinde
konuşulan Ermeni meselesi, Kürtler arasında çok geniş kitleler tarafından
konuşulmakta ve tartışılmakta. Belki de bugün yaşadıkları mağduriyetin bir
sonucu olarak geçmişi hatırlamakta ve Ermeni halkıyla bir nevi empati yapma
ihtiyacı duymaktadır. Bugününü ve geleceğini kurmak konusunda oldukça büyük bir
irade sergileyen Kürtler, diğer yandan kendi geçmişleriyle yüzleşerek daha
güçlü adımlar atmak istemekte. Biz de bu çabalara bir nebze katkı sunmak
istedik.
- Bu çalışmayı kimler
destekledi? Projeyi kimler yürütüyor?
Dinç: İsmail Beşikçi Vakfı
bünyesinde yürüttüğümüz “1915-Diyarbakır ve Kürtler” isimli projemize Ekim 2013
tarihinde başladık. Bu yılın sonunda bitirmeyi planladığımız proje Anadolu
Kültür, Açık Toplum Vakfı ve Global Dialogue gibi kurumlar tarafından destekleniyor.
Projemiz beş kişilik bir ekiple yürütülüyor. Bizim dışımızda Kadir Kaçan, Tülin
Dağ ve Serdar Öztürk arkadaşlarımız da proje için çok ciddi bir emek
veriyorlar. Ekip temelli bir çalışma olmasaydı böylesi kısa bir sürede bu kadar
yol alamazdık.
‘Görüşmeler anadilde yapıldı’
- Bu çalışmada hedef kitleniz
kimlerdi? Görüşmeleri yaparken kriterleriniz nelerdi?
Dinç: Projenin hedefi,
Diyarbakır özgülünde 1915’in hatırlanma, anlatılma ve aktarılma hallerine
odaklanmak, bu konuda oluşan hafızayı gün yüzüne çıkarmak. Dolayısıyla bunu
ortaya çıkarabilmek için Diyarbakır’ın il merkezinden ilçelerine her
bölgesinden insanlarla görüştük. Yine değişik sınıf, tabaka ve siyasal
düşünceden insanlar olmasına gayret ettik. Yaşlı, genç, kadın, erkek, köylü,
işçi, memur, meslek erbabı, işsiz, burjuva, dini bütün, seküler, milliyetçi,
demokrat, sosyalist toplumun birçok farklı kesimiyle görüşmeler yaptık.
İlke olarak, insanların
kendilerini en iyi ifade ettikleri dilde konuşmasını istedik. Bunun için de
özellikle anadilde konuşmalarına imkan sağladık. Diyarbakır’da Kürtçe’nin
Kurmanci ve Zazaki lehçeleri konuşuluyor. Her iki lehçede de insanların
anadillerinde görüşmeler yapıLması belki de proje için en önemli artılardan
biri oldu.
‘Kürtlerin soykırımdaki rolü’
- 2015’e bir yıl kala birçok
çalışma yapılıyor. Diyarbakır özelinde yaptığınız bu çalışmanın diğer
çalışmalardan farkı ne?
Dinç: Son yıllarda Ermeni
soykırımına dair tartışmalar ve araştırmaların yoğunlaşması söz konusu. Bunun
iki nedeni var: Birincisi, 2000'lerden itibaren Ermeni meselesinin artarak
gündeme gelmesidir. İkincisi ise, soykırımın yüzüncü yılının yaklaşmasıdır.
Özellikle yüzüncü yılında soykırımın önemli bir gündem oluşturacağı düşünülerek
hem devlet cenahı, hem de Ermeniler cephesinden ciddi bir hazırlık var. Devlet
bir yandan klasik inkarcı refleksini sürdürürken, diğer yandan Başbakan Tayyip
Erdoğan'ın son “taziye” açıklamasında olduğu gibi farklı manevralar yapma
arayışında. Bu yoğun tartışma içerisinde gündeme gelen unsurlardan biri de
Kürtlerin soykırımdaki rolü. Kürtler sözlü kültür ve geleneği, hafızası çok
güçlü olan bir toplum. 1915’e dair bugüne kadar özellikle Ermeni toplumu
nezdinde sözlü tarih çalışmaları yapılmış olsa da Kürtler arasında böyle bir
araştırma yapılmamıştı. Bir devlet sahibi de olmadıkları için Kürtlerin yazılı
arşivleri yok. Biz de buna istinaden Kürtlerin 1915'e dair toplumsal hafızasını
deşmek, hem hadisenin kendisini nasıl hatırladıklarını, nasıl ifade ettiklerini
anlamak, kuşaklar arasında bu aktarımı takip etmek, hem de kendilerini bunun
neresine koyduklarını, nasıl bir rol oynadıklarını kendilerinin anlatımıyla
dile getirmek istedik.
‘Diyarbakır merkez, valisi
soykırım organizatörü’
- Neden özel olarak
Diyarbakır’ı çalışma alanı olarak seçtiniz?
Dinç: Saha olarak
Diyarbakır'ı belirlememizin birkaç nedeni var. Diyarbakır, öncesini bir kenara
bırakırsak, Osmanlı devletinin hakimiyetine girdiği günden bugüne kadar bölge
açısından hep bir idari merkez konumundadır. 1847 tarihinde kurulan Kürdistan
Eyaleti'nin merkezi Diyarbekir'dir, ki çok geniş bir alanda yönetsel merkezdir.
Yine 1915’te de oldukça önemli ve merkezi bir konumdadır. Bu konumu yaratan
faktörler, Diyarbekir Valisi Dr. Reşit'in soykırımda oynadığı organizatörlük ve
kan dökücülükte sınır tanımaması kadar, Diyarbekir'in kuzeyden gelen Ermeni
kafileler için bir geçiş güzergahı olmasıdır. Suriye'de Deyr-i Zor bölgesine
gönderilen Ermeni kafileler Diyarbekir'den geçmek zorunda kalmışlar ve bu
esnada saldırılara, katliamlara uğramışlardır.
1915’ten farklı olarak
bugünün Diyarbakır'ı, Kürtler tarafından payitaht, yani başkent olarak kabul
edilip, Amed olarak yeni bir hafızanın, geleneğin merkezi konumundadır.
1990'larla birlikte Amed (Diyarbakır) şehri Kürt hareketinin en önemli ve güçlü
olduğu merkezlerin başında gelmektedir. Diyarbakır'ın eski büyükşehir belediye
başkanı Osman Baydemir, 2009 yerel seçimi öncesinde “Diyarbakır bir kaledir”
derken, Kürt siyasi hareketinin sağlam bir destekçisi olduğunu dile
getirmekteydi. Politizasyonun Türkiye ortalamasının çok üstünde olduğu
Diyarbakır şehrinde, halkın 1915 ve Ermeniler hakkında giderek daha gür bir ses
ve cesaretle konuşmaya başlaması da önemlidir. Kürt siyasi hareketinin şehrin
yaşamına, insanlarına, ilişkilerine, kültürüne damgasını vurduğu Diyarbakır,
belki de bugünü ve geleceği inşa ederken geçmişle yüzleşme, hesaplaşmanın
gereği olarak 1915’i hatırlıyor ve konuşma ihtiyacı duyuyor.
‘Diyarbakır’da Osmanlı hakim,
Kürtler silahlı, Ermeniler örgütsüz’
- Diyarbakır’da aldığınız
sonuçlar, bölgedeki diğer iller ile benzerlik ya da farklılıklar oluşturuyor
mu?
Dinç: Aslında oldukça kritik
bir soru bu. Biraz da “Kürtlerin Ermeni soykırımında rolü nedir” gibi bir
soruyla bağlantıları var. Sanki bunun devamında bu soru gelecekmiş gibi bir
hissiyat da yaratıyor. Bunları akılda tutarak sizin sorunuza cevap verecek
olursam, öncelikle kesin bir sonuç ve yanıtımızın olmadığını belirtmek isterim.
Elbette bazı düşüncelerimiz ve öngörülerimiz var ama genelleme ve karşılaştırma
yapabilmek için Diyarbakır dışında diğer lokalleri de incelemek gerekir. Bizim
çalışmamızın Diyarbakır’la sınırlı olması karşılaştırma yapmamıza ve
genellemelere ulaşmamıza imkan tanımıyor. Fakat daha önce yapılmış farklı
çalışmalardan da biliyoruz ki, Kürtlerin yaşadığı birçok yerde 1915’in hikayesi
Diyarbakır’a hem benziyor, hem de benzemiyor. Benzerlikler ve benzemezlikler
hem yerel aktörlerin, hem de yerelin dışından gelip sürece dahil olan
aktörlerin örgütlülüğü, ilişkileri, konumlanışı ve bu ilişki ve çatışmadaki
durumla ilgili.
Unutulmamalı ki, soykırım
savaş koşullarında gerçekleşiyor. Daha önemlisi, savaşın bir sonucu olarak
Ermeni ve Kürtlerin ortak yaşadığı toprakların bir kısmı yabancı bir işgal gücü
(Rusya Ordusu) tarafından ele geçirilmiş. Osmanlı devleti, bütün bölgelerde
nizami teşkilatlarını kurmuş egemen bir devlet konumunda. Kürtler bütün
parçalılığına ve örgütsüzlüğüne rağmen, modern öncesi dönemlerden kalan, -belki
Hamidiyelerin bir nevi devamı gibi görülebilecek- silah ve güç sahibi yerel bir
unsur. Ermenilerin örgütlülüğü ise Van, Sason, Zeytun gibi lokal bazı
bölgelerle sınırlı.
Buradan bakacak olursak,
Diyarbakır savaş sırasında işgale uğramış bir bölge değil. Burası çok önemli
çünkü Osmanlı devleti bütün örgütlülüğü ile burada egemen konumunu sürdürüyor.
Keza Kürtler de hem aşiret yapısı, hem geçmişten kalan, eski güç ve takati
olmasa da ileri gelen beyleri, hem de Diyarbakır şehir merkezinde yeni gelişen
ve önemli oranda İttihat ve Terakki ile eklemlenmiş eşraf tabakası ile bölgede
hayli önemli bir güç. Ermeniler ise Diyarbakır’da nicelik olarak kalabalık olsa
da nitel olarak zayıf ve örgütsüz, genellikle kendi halinde, günlük yaşam
gailesi ile uğraşan bir insan topluluğu. Diyarbakır’da Ermenilerin Kürtlere
yönelik saldırısına dair anlatı neredeyse yok gibidir. Bir tek Kulp bölgesinde
sınırlı bazı anlatılar var ki, bu da aslında Kulp’la sınır olan Sason
bölgesinde örgütlü Ermenilerin uzantısı niteliğindedir.
Tekrar başa dönecek olursak,
bütün bu güçlerin konumlanışını bilmeden ve diğer bölgelerin özgünlüğünde
bunları takip edip, oralardaki hikayeleri dinlemeden karşılaştırma yapmak ve
yanıt vermek sağlıklı olmaz.
Kürtler 1915 için hangi
kelimeleri kullanıyor?
- Diyarbakırlılar 1915’i
hatırlıyor mu ve nasıl adlandırıyor?
Adnan Çelik: Diyarbakır’da
1915’e dair canlı ama parçalı bir hafızanın varlığından bahsetmiştik. Sahadaki
görüşmelerin çoğunda 1915’te yaşananları Kurmancî ve Zazakî lehçelerinde
tanımlayan birçok değişik ifade kullanıldı. Bu ifadeler bize hem yaşananların gerçekliğine
dair, hem de Kürt toplumunda bu yaşananların ne şekilde anlamlandırıldığına
dair de son derece ilginç veriler sunuyor. Aslında 1915’te tam olarak ne
olduğuna dair en objektif bakışı da bu ifadeler oluşturuyor. Örneğin
görüşmelerin neredeyse tamamında 1915’te yaşananları anlatan “Fermana
fillehan”, “qetilkirina fillehan”, “firxûna fillehan”, “kuştina fillehan” ve
“dema birrînê” gibi Kürtçe ifadeler kullanıldı. Bunlar Türkçeye “katletmek”,
“yok etmek”, “kökünü kurutmak”, “kesme dönemi” olarak çevirebilir. Bu da
sanırım bize Diyarbakırlıların 1915’i nasıl adlandırdıklarına dair net bir
fikir veriyor ve az önceki soruda bahsettiğimiz çıplak şiddeti gösteriyor.
- Diyarbakır özelinde
yaptığınız bu çalışmayla Kürtlerin rolüne dair bir genelleme yapabilecek
misiniz?
Dinç: Bu araştırma özgülünde
Kürtlerin rolüne dair genelleme yapmanın iki temel zorluğu var. Bunların ilki
araştırmanın yöntemiyle, ikincisi ise araştırmanın sınırları ile ilgilidir.
Araştırmayı sözlü tarih yöntemine dayalı olarak gerçekleştirdik. Sözlü tarih
yöntemi son yıllarda Türkiye’de yaygınlık kazanan bir tarih araştırması
yöntemi. Genelde resmi tarihte yer bulamayan kesimler üzerinden yürüyen, bu
anlamda tarihin demokratikleşmesine katkı sunan önemli bir yöntem. Ancak, sizin
sorduğunuz gibi çok kritik, tarihi bir soruya sadece sözlü tarih yöntemine
dayanarak, diğer araştırma tekniklerini devreye sokmadan, örneğin belge ve
arşiv taraması yapmadan, başka araştırmalarla karşılaştırmaya gitmeden yanıt
vermek doğru olmaz.
İkincisi ise araştırma
alanının sınırlarıyla alakalı. Başlangıçta da söylemiştim, bu araştırma
Diyarbakır’la sınırlı. Diyarbakır üzerinden Kürtlerin yaşadığı her yerde aynı
hikayeyi genellemek bizi yanlışa götürebilir. En basitinden Diyarbakır, 1915’te
işgale uğramamış, Rus Ordusu’nun işgaline mücavir vilayet konumunda.
Kürt aydınlar 1915’i nasıl
okuyor?
- Proje kapsamında aydınlar
ile de görüşmeler yaptınız, bu kapsamda neler söyleyebilirsiniz?
Çelik: Daha önce de
belirttiğimiz gibi proje kapsamında yaptığımız görüşmelerde her kategoriden
insanlara ulaşmayı hedefledik. Bu kapsamda Kürt aydın, yazar ve
siyasetçilerinden de bazıları ile görüşmeler yaptık. Diğer görüşmecilerden
farklı olarak dikkat çekici yanların başında bu kategoriden görüşmecilerin
1915’e dair analizlerini sadece Kürt sözlü hafızası üzerinden değil, ayni
zamanda bu konuya dair yaptıkları okumalarla harmanlayarak kendi ideolojik
konumları doğrultusunda dile getirmeleriydi. Özellikle Kürtlerin 1915’teki
rolünü tartışırken daha “politik” bir yerden konuşan aydınların şaşırtıcı bir
şekilde 1915’i analiz ederken meselenin tarihselliğini oturtmada ve 1915’e
giden yolda Kürt-Ermeni ilişkilerinin dönüşümünü neden-sonuç ilişkileri
içerisinde kurmada zorlandığını fark ettik. Kanımca bu zorlanmanın esas nedeni,
aslında 1915’i Kürtlerin tarihsel mecrasında tali bir zaman-olay olarak
görmeleri. Örneğin Kürtlerin binlerce yıllık tarihine dair oldukça detaylı
bilgiler sunan bazı görüşmecilerin 1915’e son derece genel geçer bilgilerle
yaklaşması bunu açıkça gösteriyor. Bu durumun temel nedenlerinden birisi de
özellikle 20. yüzyıl Kürt tarihini Türkiye Cumhuriyeti tarihiyle birlikte
okumanın yarattığı tahribattır. Cumhuriyetin kurucu tarih anlatısında neredeyse
hiç yer bulamayan, bulsa bile inkar temelinde işleyen 1915 meselesinin bu
görünmezliği ve talileştirilmesi boyutunun bazı Kürt aydınlarının da tarihle
kurdukları ilişkiyi etkilediğini söylemek mümkün.
"Kürtlerin 1915’e
katılması tercihti; 'kullanıldık’ söylemi doğru değil"
- “Kullanıldık” ifadesini sık
duyuyor musunuz? Tarihçi olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Çelik: Aslında bu
“kullanıldık” söylemi Türkiye’de sadece 1915’e dair değil, hayatın birçok
alanında sıklıkla duyduğumuz bir klişeye dönüştü. Bu söylemin diğer alanlardaki
kullanımını tartışmayı başka zamana bırakarak, Kürtlerin 1915’teki rollerine
dair yapılan değerlendirmelere dönersek birkaç temel noktaya işaret etmek
istiyorum.
Bunlardan ilki Kürtler
arasında 1915’te yaşananlar bağlamında dile gelen “kullanıldık” söyleminin
birçok açıdan son derece anakronik olduğu gerçeğidir. Aradan geçen yüzyıllık
zaman içindeki toplumsal dönüşümler ve ulusal bilincin gelişimi gibi
değişkenleri göz önünde bulundurmadan şimdinin bakış açısıyla o dönemde
soykırıma iştirak etmiş bazı Kürt aktörlerinin kullanıldığını söylemek
aslında“Kürtler hiçbir zaman bilinçli olarak böylesi bir pratiğe katılmazlar,
eğer katılmışlarsa kandırılmışlardır, kullanılmışlardır” demenin farklı bir
versiyonudur. Bu söylem doksanlarda koruculuk sistemine dahil olan Kürtler için
de kullanıldı ve hatta yaptığımız saha görüşmelerinde de özellikle bu
“kullanıldık” söylemini dile getirenler, o dönemde soykırıma katılan Kürtler
ile doksanlardan beri PKK’ye karşı devlet safında yer alan korucular arasındaki
benzerlik ve sürekliliklere vurgu yaptılar. Bu, Kürt toplumunun son derece
homojen, yekpare, toplumsal çatışma ve güç ilişkilerinden arınmış olduğunu
varsayan bir idealleştirmenin sonucudur. Oysaki iktidar ve çıkar ilişkilerinden
bağımsız bir toplumsal alandan bahsetmek mümkün olmadığına göre, Kürtler de
bundan azade düşünülemez, o yüzden de hem 1915’te soykırıma katılan, hem de
doksanlarda koruculuğu kabul eden Kürtlerin bu tercihlerini onların kişisel
tercih yapma iradelerini sıfırlayan “kullanıldılar” söylemine hapsetmek mümkün
değil.
‘Sembolik yüzleşme var’
- Görüştüğünüz
Diyarbakırlılar yüzleşmeye hazır mı? Anlatılarda yüzleşmeye dair neler
anlatılıyor?
Çelik: Tabii burada her
şeyden önce geçmişle yüzleşmeden tam olarak neyi kastettiğimizi netleştirmemiz gerekiyor.
1915’te yapılanların soykırım olup olmadığı mı? Kürtlerin de soykırıma iştirak
ettiklerini kabul etmeleri mi? Ermeni halkından özür dilenmesi mi? El konulan
Ermeni mallarının iadesi ya da tazminatının ödenmesi mi?
Görüşmelerde dile getirilen
hikayelerin büyük bir kısmı soykırıma iştirak eden aktörlerin, sonrasında
başlarına gelen musibetlerle ilgiliydi. Örneğin Ermeni kadın ve çocukları
öldüren yerel milislerin bulaşıcı hastalıkla korkunç bir şekilde ölmesi, Ermeni
kirvesini öldürdüğü yerde bir yıl sonra kendi komşusu tarafından öldürülen
köylü, yaşlılığında geceleri gördüğü kâbuslar yüzünden uyuyamayan “cellatlar”,
el koyduğu Ermeni mallarından dolayı çocuğu olmayan yani “ocağı kör olan”
ağaların hikayelerini dinledik.
Bütün bu hikayelerde hakkın
yerini bulmadığı, adaletin gerçekleşmediği bir yüzleşme zemini var aslında.
Bizim bu proje kapsamında geçmişe dair sembolik yüzleşme olarak tariflediğimiz
bu anlatıların Kürt toplumunda 1915 ile gerçek anlamda yüzleşmeye dair çok
önemli bir imkan sunduğunu düşünüyorum. Somut yaşantıların soyut düzeyde bir
adalet talebine ya da adaletin gerçekleşmesi durumuna dönüştüğü bu anlatılar
aslında günümüzde sıklıkla dile getirilmeye başlanan onarıcı adalet
yaklaşımının doğal bir örneğidir. Bu
açıdan Kürtlerin 1915’e dair bir yüzleşmeyi soyut ve gömülü bir şekilde
gerçekleştirmelerinin, somut bir yüzleşmeye de kapı araladığını, bu imkânı
büyütecek politik çerçevelerin Kürt hareketi aracılığıyla geliştirilebileceğini
düşünüyorum.
- Dinlediğiniz hikayeleri
nasıl işlemeyi düşünüyorsunuz?
Çelik: Öncelikle şunu
belirtmekte fayda var. Geçmişi anlamaya, hatırlamaya yönelik sözlü tarih
çalışmalarının en zorlayıcı yanlarından birisi de dile gelen hafızanın,
hatırlama biçimlerinin bölük pörçük ve parçalı yapısı. Bu yüzden sahada
gerçekleştirdiğimiz sözlü tarih görüşmelerinin de en büyük özelliği 1915’e dair
hikâyelerin bütünlüklü olmayışı, çeşitli olay eskizleri şeklinde dile geliyor
olması. Hem aradan oldukça uzun bir süre geçmesi ve buna bağlı olarak ilk
ağızdan dinleme olanağımızın olmayışı, hem kuşaklararası aktarım sürecinde
unutulan, yeniden eklenen boyutların olması da bir başka gerçeklik olarak
karşımıza çıkıyor. Örneğin 1915’e dair bütün hikayelerin yegane ortaklığı
çıplak bir şiddet anlatısıyla hatırlanıyor olmaları. Bazen bu şiddetin
yoğunluğu hikayenin bağlamının ve aktörleri üzerine düşünmenin de önüne
geçebiliyor. Bu yüzden yaptığımız görüşmelerin başlangıcında görüşmeciler
tarafından dile gelen bu çıplak şiddet hikayelerinin toplumsal, mekânsal ve
faillik bağlamını da ortaya çıkaracak detay sorularla hikayeleri bütünlüklü bir
çerçeveye kavuşturmaya çalıştık. Bunun için ikinci görüşmelerle, aynı aile ya
da köyden başka bireylerle görüşmeler yapıp adeta bir puzzle’ın parçalarını
birleştirir gibi anlatıları bütünlüklü bir çerçeveye kavuşturmaya gayret ettik.
Ancak bundan sonra tüm saha görüşmeleri boyunca ortaya çıkan verileri, hem
meselenin tarihselliğini oturtma, hem de anlatılarda öne çıkan esas temalar
seklinde başlıklandırarak 1915 kontekstini Diyarbekir örneğinde bütüncül bir
şekilde sunmaya çalışıyoruz.
- Bu çalışma barış sürecine
ya da Türkiye’nin demokratikleşmesine ne gibi katkılar sunacak?
Dinç: Biz bu çalışmada, sözlü
tarih yöntemiyle Türkiye’nin yakın geçmişindeki en önemli hadiselerden birine
eğiliyoruz. Bir anlamda bir tarihçilik yapıyoruz. İnsanların tarihe ilgisi
geçmişe duyduğu ilgiden kaynaklanmaz. Genel olarak bilinenin aksine, insanların
tarihe ilgisi bugününe ve geleceklerine dair planlarıyla ilgilidir. Bugün ve
geleceğe dair kurgularımız bağlamında tarihe yöneliriz, hatta bazen tarihten
yardım isteriz. Tabii bir de tarihin kapanmayan yaraları vardır ki, doğru bir
yüzleşme ve hesaplaşma yapılmazsa hep peşiniz sıra gelir, kanamaya devam eder.
Hakikat ortaya çıkarılmadığı, adalet teslim edilmediği sürece adeta lanetli bir
hayalet gibi etrafınızda dolaşır. 1915’in laneti Türkiye’de hiç bitmeyen
sınırsız bir şiddet ve kötülük olarak devam ediyor. 1915 sonrası yüzyıllık
hikayemize bakılırsa, şiddetin, öldürmenin, acımasızlığın, hunharlığın
yaşanmadığı bir tek an bulamayız. Yüzyıldır, şiddetin, ölümün ve kötülüğün bin
bir çeşidini yaşamış bir toplumuz ve yaşamaya devam ediyoruz. Şiddetin topluma
sirayeti ve acımasızlığın (bunu vicdansızlık olarak da okumak mümkün) bir etik
haline geldiği dönem 1915’tir. Savunmasız ve masum olduğu bilinen insanların
göz göre göre öldürülmesi toplumsal vicdanı çok derinlerde zedelemiştir. Bugün
toplumun hala kendine gelememesinin ve acılarında ortaklaşamamasının en önemli
nedenlerinden biri budur.
Bu perspektifle biz bu proje
ile hakikatlerin ortaya çıkarılmasına bir katkı sunmaya gayret ediyoruz.
Hakikatlerin ortaya çıkarılması adaletin tesisi için elzem bir adımdır. Ve
Türkiye’nin demokratikleşmesi, ancak hakikatler ışığında bir yüzleşme ve
hesaplaşma ile mümkündür.
- Bu çalışma güncel
tartışmalara katkı sunacak mı?
Dinç: Elbette katkı
sunacaktır. 1915’in yüzüncü yılı yaklaşırken Ermeni meselesi çok daha yoğun
tartışılmaktadır. Ancak gerek Ermeni meselesi, gerekse 1915’e dair bilgilerimiz
hala oldukça sınırlı ve yetersizdir. Genellikle tartışmanın “soykırım ve
soykırım değil” ikiliğinde sıkışması meseleyi öncesi ve sonrasıyla bütünlüklü
görmemizi engellemekte. Tartışmayı bu ikilikten çıkarıp, tarihsel bir zeminde
yeni bir okumaya tabi tutmak, 1915’i ve sonrasını bunun üzerinden getirmek çok
daha sağlıklı sonuçlara bizi götürecektir. Diyarbakır özgülünde 1915’in
toplumsal hafızasını açığa çıkarmaya dönük yaptığımız bu çalışma, bize çok
önemli veriler sunmaktadır. Az çok Diyarbakır’ın 1915’teki tablosunu çizmemize
katkı sunan bu araştırma, yapılan ve yapılacak olan diğer çalışmalarla birlikte
büyük fotoğrafı görmemize katkı sunacaktır düşüncesindeyim.
http://t24.com.tr/haber/ismail-besikci-vakfi-kurtlerin-1915ini-arastiriyor,259795

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.