01 Ağustos 2014 Cuma 08:52
EMRE CAN DAĞLIOĞLU
misakmanusyan@gmail.com
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ‘Ermeni meselesi’
üzerine Turkish Policy Quarterly’de (TPQ) yer alan makalesine karşı, aynı
derginin internet sitesinde, Diaspora’nın etkili isimlerinden ve aynı zamanda
Türkiye ile diyaloğa açık bakış açısıyla tanınan Gerard Libaridian, cevap
niteliğinde bir makale yayımladı. Libaridian’la Davutoğlu’nun ve kendisinin
makalelerini, Türkiye hükümetinin Ermenilere yönelik genel tavrını ve 1915’i
konuştuk.
• Osmanlı
tarihinin Türk-Müslüman yönetiminde bir kolonyalizm tarihi olduğunu mu
düşünüyorsunuz?
Osmanlı tarihi bir fetih tarihi olarak başlar ve din
adına bir hanedanın, askeri sınıfın ve bürokrasinin egemenlik tarihi olarak
devam eder. Osmanlı tarihi ve egemenliği, gayrimüslimlerin zorla
Müslüman/Osmanlı toplumunun içine katılmasının yanı sıra, gayrimüslimlerin
ekonomide ve önemli uzmanlık alanlarında kullanılmasıyla mümkün olmuştur.
• Sizce
Davutoğlu’nun makalesindeki tarih okuması, Ermenileri ve diğer gayrimüslim
toplumları Osmanlı kimliğinin dışında bırakıyor mu?
Bu sorunun cevabı hem evet hem de hayır. Bir taraftan,
Bakan’ın altını çizdiği argüman, gayrimüslimlerin Müslümanlarla eşit olmadığını
gösteriyor. Fakat diğer taraftan da, Davutoğlu, herkesin acısını vurgulayarak,
tüm toplumlar arasında geçmişe yönelik soyut bir eşitlik olduğunu dayatıyor.
• Davutoğlu,
makalesinde bahsettiği dönemde herkesin yaşadığı ‘ortak acı’dan bahsediyor.
1915 Ermeni Soykırımı ile Balkan devletlerinin Müslüman unsurlara karşı
giriştiği katliamlar veya Kurtuluş Savaşı’nı birlikte analiz etmek adil bir
yaklaşım mı?
Açıkçası Bakan bu makalesinde bir analiz yapmıyor. Onun
yerine, tarihte neler olduğunu unutmayı talep eden yarı dini bir bildiriyi
ahlaki biçimde özetliyor. Fakat tarih özü itibariyle unutmanın karşısında yer
alır. Ancak tarih aynı zamanda Bakan’ın söyleminde yer almayan açıklamalar ve
analizler gerektirir. Böyle bir yaklaşımı, Başbakan Erdoğan’ın 23 Nisan
açıklamasında da göremedik.
1915’te Osmanlı’da başlayan şeye ne derseniz deyin, şu
anda en azından bir nokta üzerinde tarihçilerle ve Türk hükümeti uzlaşmış
durumda: Kimileri, bazı kurumlar, belirli odaklar Osmanlı Ermenilerinin
varlığını ve geleceğini etkileyecek bir şeyler yaptı. Bunu herhangi birisi veya
kurum yapamazdı. Bunu yapan, Osmanlı hükümeti yada iktidardaki İttihat
Terakki’den başkası değil. Ve bunu, meşru olmasına ya da olmamasına bakmaksızın
kitlesel anlamda, doğmuş veya doğmamış çocuklara, kadınlara ve Ermeni
toplumundaki herkese yapılanın aklanmasına ya da aklanmamasına bakmaksızın,
bazı neden veya nedenlerden ötürü yaptılar.
• Davutoğlu’nun
1915’te yaşananlara yaklaşımı nasıl sizce?
Davutoğlu, bu anlamda hiçbir analiz veya açıklama
önermiyor. Kim, ne yaptıysa niye yaptı? Ermenilerin unutması veya aşması ve
dolaylı olarak affetmesi gereken nedir? Ve bu anlamda temel soru neden
Ermenilerin Osmanlı veya Balkan Müslümanlarıyla empati kurarak kendi
tarihlerini aşması gerektiği? Diğer toplumların da soykırıma ve acıya maruz
kaldığı gerekçesiyle ve 1915 Soykırımı’nın
unutulmasımı gerekiyor? Neden Davutoğlu suça bulaşan tüm hükümetler için genel
bir af mı öneriyor?
Ermenilerin başına gelenler, uygun bir şekilde soykırım
olarak tarif ediliyor, açıklanıyor, analiz ediliyor ve tanımlanıyor. Bu, bir
devletin bir suç işlemesidir. Hatta bu, soykırım olarak tanımlanmasa bile
suçtur. Böyle suçlar, sanki bunlar hiç kimsenin sorumluluğu olmayan yağmur, kar
veya fırtınaymış gibi, ‘oldu işte’ denilerek ele alınamaz. Zira bu afetlerin
bile artık bir açıklaması var. Bakan’ın makalesi, ne olduysa ona bir açıklama
getirmiyor ve bu açıklamanın olmaması, gerçek meseleden kaçışı mümkün kılıyor.
• Sizce
Davutoğlu, Türkiye tarihiyle yüzleşmeye hazır mı gerçekten?
Maalesef Davutoğlu, Cumhuriyet dönemiyle yüzleşmeyi bile
başaramıyor. Osmanlı Ermenilerinin kaderi, Cumhuriyet dönemi liderlerinin suç
ortaklığı olmadan açıklanamaz. Soykırım’ı gerçekleştiren Osmanlı mekanizmasının
parçası olan Jön Türklerin birçoğu, Cumhuriyet’i, orduları yönetti. Bu ordular,
özellikle Doğu’dakiler aynı zamanda Soykırım’daki suçlarda da sorumluydu.
Yine de Bakan’ın Osmanlı tarihiyle hesaplaşmak için en
azından çok ciddi ve hakiki bir çaba sarf ediyormuş gibi göründüğünü
düşünüyorum ve kendisi, bu iki rejimin ilişkili olduğunu algılayabilecek kadar
parlak, zeki biri. Fakat geçmişteki Türk hükümetlerindeki gibi, belki de
tarihteki en iyi hükümetin bile kör noktası var. Bu nokta; Ermeni meselesi.
Yine de sorunuzun cevabı, evet hazır. En azından, onun Türkiye’nin geçmişiyle
yüzleşebileceğine dair bir olasılık mevcut.
• Peki, bu
yüzleşme çabası kimleri kendisine muhatap alıyor?
Hem Bakan’ın makalesi hem de Başbakan’ın daha önceki
açıklamasından anladığım, Soykırım’dan kurtulanların sadece yurtdışındaki
torunlarını muhatap alarak konuştukları. Sanki Türk hükümeti bu metinleri, dış
baskılara cevap olarak hazırlamış gibi. Peki, özellikle 1915-17 yılları
arasında, önce Müslüman, sonra Türk veya Kürt yapılan dede ve nenelerinden
ötürü Ermeni kimliğine ait olduğu bilinmeyen, ancak hatırısayılır sayıdaki
Türkiye vatandaşı ne olacak? Bakan’ın Soykırım’ın sonuçlarını halen yaşayan bu
insanlar için bir şeyler söylemesi gerekmiyor mu? 1915’te Osmanlı’daki
Ermenilere yapılan her ne ise onun sonuçlarını tanıma konusunda, Türk hükümeti
ne kadar istekli? Bunu, Bakan’ın bu konuyu ne kadar bildiği gösterecek.
• Sizce
Davutoğlu’nun makalesi, Türk devletinin ‘Ermeni meselesi’ne yaklaşımını
değiştirme girişimi mi, yoksa sadece bu konudaki dili yumuşatarak süregelen
tavrın yeniden düzenlenmesi mi?
Bu sorunun cevabını gerçekten bilmek isterdim, ancak
bilmiyorum. Hatta Davutoğlu’nun bile bu sorunun cevabını bildiğinden emin
değilim. Çok Karmaşık düşüncelerle dolu zihnini de okumak niyetinde değilim.
Her iki yöne de gidebilir diye düşünüyorum. Zira bundan sonraki adımı
etkileyecek çok sayıda dâhili ve harici etmen var. Burada şunun da önemli
olduğunu düşünüyorum: Ermeni tarafı, ‘ne diyecek’ veya ‘ne yapacak’ ve ‘ne
demeyecek’ veya ‘ne yapmayacak’. Tabii ki, tek bir ‘Ermeni tarafı’ yok. Bu
önemli, elbette ki. Fakat sonuçta, bu karmaşık bir süreç ve bu geçmişi keşfetme
ve şimdiki zamana etkisini anlama süreci devam etmeli. Her iki tarafın da
meseleyi basit formüllere indirgeyecek şekilde şeytana uymasına direnmeye
ihtiyacımız var. En azından hepimizin, 1915’te ne olduğu anlamında meselenin
tarihsel boyutu ile Soykırım’ı tanıma ve inkâr siyasetini birbirinden ayırmaya
ihtiyacımız var.
• Davutoğlu’nun
öne sürdüğü ‘adil hafıza’ kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Cezbedici bir ifade gibi görünüyor. Kim ‘adil’ olan bir
şeye karşı olabilir ki? Fakat bu kavram, ‘hafıza’ sözcüğüyle bir araya
getirildiğinde, gücünü yitiriyor; gerçekten de kelimenin ahlaki ağırlığı
kayboluyor. Daha çok, 1915’ten başlayarak tabi tutulduğumuz nüfus mühendisliği
gibi bir hafıza mühendisliğine davet olarak tınlıyor. Tüm detaylarıyla bu
hafızanın yanılmaz olduğundan bahsetmiyorum, fakat birçok akademisyen
tarafından yazılan çok sayıda tarih çalışmaları, bu hafızanın varlığını
destekliyor diyorum.
• Sizce
yüzleşme için hangi kavram kullanılmalı?
‘Kolektif hafıza’nın bu durum için daha uygun bir terim
olduğunu düşünüyorum. Yine de, Erdoğan gibi Davutoğlu da, bu terimi
kullanmıyor; çünkü bu terim, ‘Ermeni ulusu’ veya ‘Ermeni halkı’ kavramını akla
getirebilir. Hâlbuki onlar ‘Ermeniler’ terimini tercih ediyorlar. Bunu yaparak
da, bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde, bir Ermeni siyasetini ve bir politik
kimlik olarak Ermeniliği reddediyorlar. Davutoğlu ve Erdoğan’ın metinleri,
Ermenileri bireyler olarak ele alıyor. Bu insanlar, Soykırım’ın kurbanlarının
torunları olsalar ve böyle bir bireyselleştirmeye karşı çıkan çok fazla sayıda
insan olsa da, böyle yapıyorlar. Dolayısıyla Davutoğlu, hangi sorunu çözmeye
çalıştıklarına karar vermek zorunda. Bu sorun, bireysel Ermenilerin uzun
dönemli sorunlar silsilesi veya ‘Ermeni’ sorunu. Nasıl tanımlanırsa
tanımlansın, sorun budur. Bu anlamda, Sayın Davutoğlu’nun Türklerin bugünkü
‘hafıza’sını ‘adil’ hafıza seviyesine çıkarmak için ne yapacağını veya ne
yapmaya hazır olduğunu görmek de faydalı olacaktır.
• Siz
Türkiye’den ne tür adımlar bekliyorsunuz 2015’te?
Benim beklediklerimle, onların yapacakları iki ayrı
mesele. Akla uygun beklentilerimin ne olduğunu burada tartışmanın uygun
olduğunu düşünmüyorum. Türkiye hükümetinin de ne tür adımlar atacağına dair bir
fikrim yok.
• Örneğin
Ermenistan-Türkiye sınırı, pragmatik bir adım olsa da, açılır mı 2015’e giden
yolda?
Bunun makul bir adım olacağı düşünülebilir. Türk
hükümetine tavsiye verme ihtimalini dışarda bırakarak, bunu yapmanın akıllıca
bir siyaset biçimi olacağını düşünüyorum. İki ülke için de faydalı olacaktır.
Sınırın kapalı kalması, iki ülkenin çıkarlarına da zarar verdi ve hâlâ da
veriyor. Fakat halihazırdaki denklemde büyük değişiklikler olmadığı sürece, bu
adımın, gelecek seneye kadar veya daha sonra da atılacağını düşünmüyorum.
Davutoğlu ne yazmıştı?*
Turkish Policy Quarterly dergisinin Bahar sayısında yer
alan ‘Osmanlı’dan Arınma ya da “Tarihsizleşme” Sürecinde Türk-Ermeni
İlişkileri: “Adil Hafıza” Mümkün mü?’ isimli makalesinde, Dışişleri Bakanı
Ahmet Davutoğlu, Osmanlı’nın egemenlik kurduğu alanlarda yaşanan ulus-devlet
tecrübelerinin tarih algısında yarattığı olumsuz etkilere değiniyor.
Davutoğlu’na göre, bu etkiler şöyle sıralanabilir: ‘Ulus-devletlerin meşruiyet
kazanabilmek için Osmanlı dönemiyle hesaplaşmaya girişmesi ve bunun dışlayıcı
ve indirgemeci bir tarih ideolojisiyle Osmanlı’da yaşayan toplumlar için bir
tür tarihsizleşme psikolojisi yaratılması’ ve ‘bir bütün olarak Osmanlı
tarihinin doğru bir zemine oturtulamaması’.
Bu tarih algısının Osmanlı bünyesindeki toplumları
karşılıklı olarak ötekileştirdiğini belirten Davutoğlu, bu algının ilk olarak
Hıristiyan unsurlar için Hristiyan-Müslüman/Türk ayrımında kendisini
gösterdiğini, Müslüman unsurlar içinse daha çok geri kalmışlık ve dışlanmışlık
temeline oturtulduğunu belirtiyor. Davutoğlu’na göre, böyle bir tarih algısı,
asırlarca aynı coğrafyayı, aynı şehirleri, hatta aynı köyleri paylaşan
unsurları karşı cephelerin temsilcileri haline dönüştürmüştür. Osmanlı’nın
Hıristiyan toplumlarının tarih algısının ‘Osmanlı öncesinde var olan, Osmanlı
döneminde bastırılan, Osmanlı’ya direniş ile tekrar güçlenen ve ayağa kalkan’
bir kimliğin etrafında kurulduğunu söyleyen Davutoğlu, bundan dolayı ‘Rum-Yunan
kimliğini Doğu’nun parçası olarak gören güçlü bir entelektüel-dini-siyasi
damarın tümüyle ulusal tarih yazımının dışına itildiğini’ vurguluyor.
Davutoğlu’na göre, Rum kimliğinin yanı sıra Ermeni
kimliği de ‘Osmanlı düzeni tarafından bırakın baskı altına alınmayı, aksine
aynı potada ve kurumsal bir bütünlük içinde kaynaştırarak teminat altına
alınmıştır’ ve “Osmanlı’ya rağmen” değil, “Osmanlı’nın katkısıyla” farklı
kültür unsurlarının sürekliliklerini korunmuştur. Buna örnek olarak ‘Rum
kökenli Aleksandros Karatodori ve Sava Paşaların, Ermeni kökenli Gabriel
Noradunkyan Paşa’nın Osmanlı Hariciye Nazırı olmalarını’ gösteren Davutoğlu,
İstanbul mebusu Seragiotis’in ilk Osmanlı Meclis’inde yaptığı şu çağrının bu
bakımdan son derece çarpıcı olduğu görüşünde: “İzin verin Müslüman,
Gayrimüslim, Rum ve Ermeni tabirlerini ebediyen yok edelim. Ayrıma son verelim,
hepimiz Osmanlıyız”. Davutoğlu’nun aynı minvaldeki diğer örnekleri ise şöyle;
birçok edebiyat tarihçisi tarafından ilk Türkçe roman kabul edildiğini
belirttiği Vartan Paşa’nın 1851 yılında kaleme aldığı Akabi Hikâyesi’,
‘İstanbul’un İslami mimarisine en büyük katkıları yapan Ermeni kökenli Balyan
ailesi’,’ İstiklal Marşı’nın orkestrasyonunu yapan Edgar Manas’.
‘İki milletin ortak tarihini önceki uzun ve zengin
asırları bir kenara bırakıp travmatik olayları merkeze alan bir tarih inşa
etmenin büyük bir haksızlık’ olduğunu dile getiren Davutoğlu’na göre, 1915
olayları çerçevesinde oluşturulan “adil olmayan hafıza”nın Türkler ve
Ermenilerin ortak geçmiş ve geleceğini ipotek altına alıyor. Tarihin tek
taraflı kurulmaması gerektiğini belirten Davutoğlu, 1915’e nasıl gelindiği
hususunda, Ermenilerin İngilizler, Ruslar, Fransızlar ve Amerikalılarla
ilişkilerinin iyi tahlil edilmesi gerektiğine işaret ediyor. 2009 yılında
Türkiye’nin Ermenistan’la başlattığı açılım sürecinin bu anlayışı ortadan
kaldırmayı amaçladığını söyleyen Davutoğlu, Türklerin ve Ermenilerin karşılıklı
olarak birbirlerinin neler yaşadığını, anlamaları için birbirlerinin hafızasına
saygı göstermesi gerektiği görüşünde.
Davutoğlu, 1915’in Ermeniler için bir tehcir yılı olduğunu söylerken,
1915 öncesi ve sonrasının Türkler için varoluş mücadelesi yılları olduğunun
altını çiziyor ve ekliyor: ‘Aslında bu yıllar “ortak acılar”ın yaşandığı
yıllardır’.
Açılım sürecindeki hedefin sadece Türkiye-Ermenistan
sınırının açılması olmadığına dikkat çeken Davutoğlu’na göre, esas amacın
Kafkaslarda barışın önünü açmak olduğunu ve bu anlamda üç meselenin önem
taşıdığını vurguluyor: Türkiye-Ermenistan ilişkileri, Güney Kafkasya’da barış ve istikrar ortamı,
dünyanın neresinde olursa olsunlar Türk-Ermeni ilişkileri. Bu bağlamda,
‘Anadolu’dan göç eden tüm topluluklara bizim diasporamız gözüyle baktıklarını
belirten Davutoğlu, Başbakan Erdoğan’ın taziye mesajı konjonktürel bir adım
olarak değil, bir zihniyet ve hafıza dönüşümünün başlangıcı olarak görülmesi
gerektiğini söylüyor.
* Makalenin Türkçesinin tam halini okumak için
tıklayınız.
Libaridian’ın Davutoğlu’nun makalesine cevabı*
Önemli bir ülkenin siyasa üretiminde ve bunların
uygulanmasında rolü olan bir dışişleri bakanının hükümetinin hassas bir mesele
üzerindeki politikalarının arkasındaki mantığı ortaya koymaya cesaret etmesine
sık rastlanmaz. Bu sebeple, Sayın Ahmet Davutoğlu’nun TPQ’da yayınlanan
makalesinde, ‘1915’, ‘Ermeni meselesi’ ve buna benzer tanımlarla ifade edilen
mesele üzerine Türk hükümetinin pozisyonunu ortaya koymuş olmasına minnettarız.
Başbakan Erdoğan’ın 23 Nisan 2014’teki açıklamasıyla birlikte Bakan’ın bu
makalesi, mevcut Türk hükümetinin birçok uzmanın Ermeni Soykırımı dediği olayı
da içine alacak şekilde Türk-Ermeni ilişkilerine nasıl yaklaştıklarını
gösteriyor.
Ermeni meselesine, zaman ve tarih Osmanlı’yla başlıyormuş
gibi yaklaşmak tarih dışıdır. Osmanlı’dan önce de, Osmanlı’nın dışında da bir
dünya vardı ve bu dünya, bir Ermeni halkı, bir Ermeni kimliği ve bugünkü
Türkiye’nin önemli kısmında, Türkler bu bölgelere yerleşmesinden çok daha
öncesinde var olan Ermeni devletlerini içeriyordu.
Yeni bir kavram olarak ulus inşası, Osmanlı’dan önce var
olan Ermenileri ve diğerlerini inkâr etmeyi tercih edenlerin sıkça başvurduğu
uygun bir perspektif. Böylece imparatorluğun özü üzerine tartışmalardan
kaçabiliyorlar. Burada da teori veya onun gölgesi, Ermenilerin kendi
tarihlerini inkâr etmeleri için kullanılıyor. Öyle görünüyor ki, Bakan, Osmanlı
kutsiyetinin yüceliğine ve dolayısıyla bugünkü Türk milliyetçiliğine
Ermenilerin tarihinin kurban edilebileceğini düşünen önceki Türk hükümetleri ve
onların resmi tarihçileri tarafından yayılan propagandanın tuzağın düşmüş.
Fakat Osmanlı’nın çıkarlarına kutsallık atfetmek tarih
dışı bir yaklaşımdır. İmparatorluklar, fetih, şiddet ve diğerlerine boyun eğdirme
üzerine inşa edilir. Sınırlarının meşruiyeti yoktur ve şiddet yoluyla ayakta
kalırlar. Yine de, İttihat ve Terakki tarafından Ermenilerin ‘tehcir’ edilmesi
dışında, yazar, yüzyıllar boyunca neden oldukları ne olursa olsun, Osmanlı’daki
her şeyin harika olduğunu düşünüyor. Çalışmanın öznesine eleştirel yaklaşım tam
da eksik olan şey. Zira bu olmadığında, tarihçi kendini imparatorlukla
özdeşleştirir ve artık bir tarihçi değildir. Hatta bir siyasetçi olarak bile
imparatorluğun siyasalarının sorumluluğunu göz önünde bulundurmalıdır.
Osmanlı devletinin bürokraside en yetenekli Ermenilerden
bazılarına yer vermesi, Osmanlı İmparatorluğu tarihi boyunca tüm Ermeni halkına
karşı 500 yıllık bir iyilikseverliğin işareti olamaz. Bunun, ABD’nin güneyinden
birisinin ‘En iyi hizmetçim bir siyah’ veya devletin resmi ‘Ermeni meselesi’
anlatısını hiç sorgulamamış ve Ermenilerle bir sorunu olmadığını söyleyen,
modern, eğitimli ve İstanbullu bir Türk’ün ‘Fırıncım Ermeni Agop’ demesiyle
hiçbir farkı yok.
Bakan’ın makalesi, 1915’te yaşananları ‘tehcir’ olarak
tanımlıyor. Bu tanım, İttihatçı politikaları soykırım olarak tanımlamamaya
eğilimli olanların kullandığı ‘göç ettirme ve katliam’ tanımını kullanmaktan
daha kolay bir suç tanımı. Bu, benim birisini olanların soykırım olduğuna ikna
etme politikamın karşısında yer alıyor ve ben bunu incitici buluyorum. Fakat
1915’te yaşananların gerçeğiyle yüzleşmekte köklü bir isteksizlik duyan ve
yaşananları soykırımdan daha iyi karşılayacak bir kelime olmadığını inkâr eden
birçoklarını da kabullenmek zorundayım.
Sonuçta, Bakan’ın makalesinde, Yerevan’a giden uçakta
daha önce açıkladığı gibi, ‘tehcir’i bile mahkum etmeyi başaramadığının altı
çizilmeli. Ne Bakan ne de bakanlığı, Türkiye medyasında yer alan bu
tanımlamasını yalanlamamıştı. Belki de şaşırmamalıyız, çünkü bu tehcirlerde
nihayetinde ‘savaş ve çatışma’ hali içerisinde değişime uğradığını söylemek,
tarihteki en şiddetli olayları tanımlamanın en pasif yollarından birisidir:
Savaş ve çatışma olurken, bu olay da gerçekleşti, aynı yağmur ve fırtınanın
gerçekleşmesi gibi, hiçbir insanın dahli yoktu.
Diasporalar meselesi
Bu makalede 1915 ziyadesiyle değişime uğratılmış. Bu tek
makale içerisinde, bu olay, ilkin ‘tehcir’ olarak sunuluyor, sonra ‘göç’e
evriliyor ve nihayetinde ‘savaş ve çatışma’ oluyor. Bu cömert ve derinlikli
teklif, gerçekten yapıcı bir tavır hissi uyandırıyor. Buradaki sorun, bunun
hangi soruna cevap olduğunun açık olmaması. Kurtulanların çocukları ve
torunları kendilerini ‘göçmen’ olarak mı tanımlıyor? Bakan, onları Türkiye’yi
Avrupa’da iş bulmak için terk eden Türk vatandaşları gibi sıradan göçmen
durumuna indirgeyebilir ve sonrasında çözüm olarak kumdan bir kale inşa
edebilir, fakat Ermeniler, bu kumların Riviera’nın değil Der Zor’un kumları
olduğunu biliyorlar.
* Makalenin İngilizcesinin tam halini okumak için
tıklayınız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.