Can Başkent
Nişanyan Davası, özellikle sol cenahın kahraman yaratıp
yakma kültürünün güncel bir örneği olarak sivriliyor. Bu durum, Nişanyan’ın
nevişahsına münhasır özellikleriyle de birleşince ortaya çok katmanlı bir
sosyopolitik tablo çıkıyor. İşte bu çok katmanlılık ve karmaşa da,
iyimserleşelim, bu davaya nasıl yaklaşmamız gerektiğini kestirmede çoğumuz için
bir derin bir zorluk ve puslu bir sis yaratıyor. Her ne kadar Nişanyan’ın
yazdıklarını önyargısız okumanın bu pusu ortadan kaldırmada en pratik yol
olduğunu düşünecek kadar naif olsam da, cezaevindeki bir aydın için toplumsal
destek oluşturmanın kitap okutmaktan geçmeyeceğini de tahmin edebiliyorum. Bu
nedenle, hala, karmaşık bir sosyopolitik Dava’nın daha geniş ve katılımcı bir
mücadeleyle daha rahat çözüleceğine dair inancımı da koruyorum.
***
Sevan Nişanyan 2 Ocak 2014 günü cezaevine girdi. Önce
açık cezaevinde tutuluyorken, gardiyanlardan birinin kredi kartlarını çaldığını
bir yazısıyla şikayet edince, çok daha zor koşulları olan kapalı cezaevine
nakledildi. Nakledile nakledile, geçtiğimiz on ay içinde şimdi dördüncü
cezaevinde, Aydın - Yenipazar Cezaevi’nde tutuluyor Nişanyan.
Nişanyan’ı bir kez daha cezaevine götüren suçları (!?!)
ikiye ayırabiliriz: İslamiyet eleştirisi ve imar eleştirisi. Nişanyan bu iki
meseleyi aslında iki kitabında detaylıca anlatıyor (2, 3). Ama yine de, biz bu
yazıda Nişanyan’ı bu aşamaya getiren süreci, memleketin siyasi iklimini
yansıtması açısından önemli bulup inceleyeceğiz. Nişanyan Davası’nı anlatırken,
bir yandan da aslında Türkiye’nin siyasi nabzını “kahraman aydın” ethosu
üzerinden tutacağız. Bu toprakların, “kahraman aydınlar yaratan ve sonra bu
aydınları yakan” bir toplumsal kültürü nasıl şekillendirdiğini Nişanyan Davası
üzerinden tekrar hatırlayacağız.
1.
Nişanyan, 21 Eylül 2009’da gazetedeki köşesinde “Sansür”
başlıklı bir yazı yazar. Yazının sonunda, daha sonraları kendisinin de itiraf
ettiği üzere, öfkeli bir dille şu paragrafları kaleme alır.
“Neymiş? Allah diye biri varmış, canı sıkıldıkça kitap
yazarmış ama artık yazmamaya karar vermiş, pırpır kanatlı ulaklarla birtakım
hazretlere mesaj iletirmiş, o hazretlere dil uzatan maazallah çarpılırmış. Bu
hikâyelere istemesen inanma diyorlar, tamam, ama inanmadığını açık açık
söylemen caiz değildir. Nedenmiş? Müslümanlar alınırmış!”
Ertesi günkü yazısında da feriştah sözcüğünün
etimolojisini açıklarken, meşhur küfüre değinerek, meleklerin cinsel organları
olmadığından söz eder. Bu iki yazı ardarda çıkar gazetede ve çoğumuzun
anımsayacağı üzere, bu paragraflar kamuoyunda tuhaf bir çalkantıya sebep olur.
Yazının basılmasından 3 gün sonra Vakit gazetesi tahammülfersa üslubuyla linç
kampanyasını başlatır. Birçok köşe yazarı Nişanyan’ın üslubunu eleştiren
yazılar yazarken, bu satırların yazarı dahil kimileri de Nişanyan’ı savunan
yazılar kaleme alır (4).
Mesele şuydu: Müminlerin kutsal bellediği kavramlara,
inançsızlar ne kadar saygı göstermelidir? Nişanyan’ın bu meseleye alaycı bir
dille değinmesi eğer bir sınırı aşıyorsa, o sınır aslında nereden geçmektedir,
nereden geçmelidir?
Kuşkusuz, uslamlamanın bizi çıkaracağı nokta, Türkiye
toplumunun durduğu noktadan çok ayrı bir yer. Kuru kuru düşünce özgürlüğü
savunusu yapmak, “toplumun hassasiyetleri” söz konusu olunca aslında yeterli
kalmıyor. Düşünce özgürlüğü savunucularının Nişanyan’ı bu süreçte kısmen yalnız
bırakması da bu kaygıya bağlanabilir. Bu kaygıyı Nişanyan güzelce özetliyor
aslında:
“Türkiye’de pek çok insanın kafası din ve ifade
özgürlükleri konusunda karışıktır. (…) Ama aynı zamanda bu konuları düşünmeye
ve tartışmaya yönelik ciddi bir istek ve merak vardır. Cumhuriyet döneminde
dindarlara yöneltilen hoyrat ve küçümseyici dil bu tartışma sürecini
zorlaştırmıştır. İnsanlar din ve ifade özgürlüğü konularını konuşmaya istekli,
ama aynı zamanda, anlaşılır nedenlerle, son derecede ürkek ve alıngandır.” (2, Sunuş)
Fakat, netice itibariyle, bu dönem, Nişanyan’ı cezaevine
götüren sürecin başlangıcı olmuştur. Bu süreçte Nişanyan İstanbul’daki bir
mahkeme tarafından “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama”
suçundan 13,5 ay hapse mahkum edilir. Bu esnada kendisine “kendini düşün, biraz
az risk al” gibi telkinlerde bulunan dostlarına cevaben, Ağır Kitap’ta da
değindiği gibi, dostlarının kendisini susturmaya çalışacaklarına, konuşacak
insanların sayılarını arttırmaları gerektiğini söyler Nişanyan (4). Kısacası,
Nişanyan’ın çıkışları genel siyaset çevrelerinden de destek görmez, gereksiz
bir fevriyet, saygısızlık hatta Don Kişotluk olarak okunur.
Ancak, bir yandan da sessiz bir kitle, Nişanyan’ın (ve bu
mesele çerçevesinde düşünürsek Fazıl Say’ın) konuşmalarından cesaret alır, dile
getirilen sözleri kendileriyle özdeşleştirmeye başlar. “Bir Grup Ateist”in
basın bildirileri ulusal medyada (ve hatta Adnan Oktar’ın programında) yanıt
bulur, ses getirir. Sonrasında Ateizm Derneği kurulur.
İşte tam burada hassas bir analiz yapmak gerekiyor. Peki,
o zaman Nişanyan neden gündemde değil, neden cezaevinde unutuluyor? Bunlar
sadece yavan bir basın sansürü mü? Yazının başında değindiğim, fedakar aydının
çile çekmesi gerektiğine dair, hayır hayır sağ cenahta değil, bizzat sol
cenahta yer alan içkin algı da burada kendini gösteriyor. Nazım’ın güzel
dizelerinde bile kendine yer bulan bu “kendini yakma” kahramanlığı, bir
kahramanlık sevdası, Sevan’ın cezaevi sürecinde kendini gösteriyor. Daha
önemlisi, bu kahraman yaratma sevdası, sessiz kalanların rasyonalitesini
gerekçelendirmekte kullanılıyor. Zira sessiz kalanlara göre bu rasyonel
yaklaşım, “bu toplumda” hassas meselelerin tartışılmasının kaçınılmaz sonucunun
hapsedilmek olacağın öngörebilmek, yeri ve
zamanı gelinceye kadar da bu meseleleri sertçe kaşımamaktır. Haliyle,
Nişanyan çılgın bir kahraman olarak yüceltilirken, kahraman olmayanlar,
olamayanlar da rasyonel erat olarak ambalajlanır. Sessizler “rasyonel”,
ahlakının ve vicdanının gerektirdiğini söyleyen Nişanyan da durup dururken
“kahraman” olur çıkar.
2.
Nişanyan’ın başını belaya sokan diğer büyük mesele,
memlekette örgütlenmiş “imar çetesidir”. Bunu şöyle dile getirir Nişanyan:
“Bir zamanlar dünyanın en güzel kasaba ve kentlerinden
yüzlercesine sahip bir ülkeydi burası. Hepsi bir örnek ucuz, sefil, zevksiz,
sağlıksız, kişiliksiz apartman yığışmaları diyarına çeviren kimdir, bir
düşünün. Kaçak yapılaşma mıdır? Yoksa ‘kafana göre ev yapamazsın, ne yapacağına
Devlet karar verir’ diyen, memleket çapında örgütlenmiş imar çeteleri mi?” (5)
Kısacası, Nişanyan bir insanlık borcu olarak bu imar
çetesiyler savaşır, bunu da detaylıca anlatır (3). Aslında, iş bu dereceye
gelmeden önce Nişanyan aylarını harcayarak gerekli izinleri almaya çalışır,
fakat bürokratik bataklıkta boğulur, izinler verilmez. Bugün git - yatın
gel’cilikle uğraşa uğraşa vazgeçmesi beklenen Nişanyan, yılmaz. Bu direnişin
sonucunun nereye vardığını, Kaya Mezarı’yla olsun, Hodri Meydan Kulesi’yle
olsun hepimiz biliyoruz.
Mesele, Şirince köyünün SIT alanı olması ve bu nedenle köyde
yapılacak her türlü tadilat ve inşaatın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kurulu’nun iznine tabi olması. Bu da en ufak bir ahır tamiratı için “tüm
bağlantılarını ustaca kullanan, bürokrasi batağında kulaç atmayı bilen ve
inanılmaz bir şekilde şansı yaver giden” birinin bile tamir ruhsatını iki yılda
almasına, bu iş için ciddi paralar harcamasına, yirmi-otuz kez İzmir’e gidip
gelmesine neden olmaktadır (3). Halkımız, elbette böyle bir durumda bir gece
vakti ahırını sessizce tamir eder, kimse de itiraz etmez, aslında ağır cezalık
olması gereken suç görmezden gelinir. Fakat, Nişanyan Davası’nda mesele böyle
olmadı. Amiyane tabirle göstere göstere tadilatlar yapılınca, bürokrasiye inat
edercesine güzel köy evleri onarılınca mesele kan davasına dönüştü. Davalar ve
cezalar üst üste gelmeye başladı.
Şirince maceralarını burada anlatmam gereksiz,
nihayetinde Kaya Mezarı’yla olsun, mühürlemelerle olsun, direnişiyle, Hodri
Meydan Kulesi’yle olsun kitap hacminde bir süreçtir bu (3). Ancak, burada
öğrenmemiz gereken belki de şu. Bilhassa sol cenahın, kendi işini kuran,
pahalıca da bir otel işleten birini nasıl bağrına basacağına emin olamaması.
Bundan daha da önemlisi, tüm bu mücadelenin sadece “para kazanma ve otel dikme”
mücadelesi olarak görmeye meyleden kitlenin fikriyatının, birçoğumuzun
detaylarından bihaber olduğu imar ve SIT süreçleriyle birleştiğinde Nişanyan
Davası’nın iyice izole eden bir hal almasıdır. Ama, daha önce değindiğim gibi,
bu mücadele yine de kahramanca yapıldığından, eh bu kahramanlığın yiğitçe
bedelini de ödediğinden, Nişanyan Davası saygı duyulması gereken bir mücadele
olarak da görülmektedir - zira mesele Nişanyan’ın evini, mahremini inşa edip
koruması olarak da algılanır. Zira, Nişanyan yine yanmıştır, yanmalıdır da…
3.
Nişanyan’a Özgürlük isteyen cılız bir ses var yine de yer
yer duyageldiğimiz. Ancak bu sesin iki büyük hatası var. Birincisi, memleket
kaçak imarcıyla doluyken neden sadece Nişanyan cezaevinde diye tuhaf bir soru
sormaları. İkincisi ve en büyüğü, Nişanyan kadar “akıllı” biri hapse
tıkılmamalı diyen argüman.
Bunlardan birincisine Nişanyan cezaevinden yazdığı
mektupla yanıt verdi ve “ben onların [kaçak imarcıların] yapamadığını yaptım”
dedi. İkinci argümansa hala Nişanyan Davası’nı yanlış yerlere sürüklüyor. Bunun
nedeni açık. Tutsak dayanışmasını ya da özgürlük mücadelesini kişinin akli ve
entelektüel kapasitesi üzerinden yürütmeye çalışmak, kamuoyunun vicdanını
tatmin etmiyor. Akıllılar cezaevine girmesin, tadında bir tez olduğu
duygulanımı yaratılıyor bu argümanla. Dahası, Nişanyan’ın daha önce hapse
girdiği dönemde cezaevindeyken bitirdiği etimolojik sözlüğe atfen “yine
cezaevinde kim bilir ne güzel bir kitap yazarsın” benzeri bir yaklaşım da
görülmekteydi. Zira, cezaevi hala bu memlekette aydınların geçmesi gereken bir
aşama olarak, bizzat bu aydınlar ve aydın-perverler tarafından kutsanmaktaydı.
Cezaevi, kitap yazma molası, aydınların bileylendiği biraz da inzivaya
çekildiği bir yerdi bu yaklaşıma göre. Belki bu teşbihler, cezaevi sürecini
çekilebilir kılmaya çalışmaktadır, tamam. Ancak, aynı zamanda bu süreci
normalleştirmekte, hatta yer yer haklılaştırmaktadır.
Kuşkusuz Nişanyan’ın cezaevinde olmasında, onun
“affedersiniz Ermeni” kimliğinin rolü de büyük. Bu yazıda bu aşikar
parametrenin ötesindeki hususlara değinmeye çabaladım.
Bağlayalım. Nişanyan Davası, özellikle sol cenahın
kahraman yaratıp yakma kültürünün güncel bir örneği olarak sivriliyor. Bu
durum, Nişanyan’ın nevişahsına münhasır özellikleriyle de birleşince ortaya çok
katmanlı bir sosyopolitik tablo çıkıyor. İşte bu çok katmanlılık ve karmaşa da,
iyimserleşelim, bu davaya nasıl yaklaşmamız gerektiğini kestirmede çoğumuz için
bir derin bir zorluk ve puslu bir sis yaratıyor. Her ne kadar Nişanyan’ın
yazdıklarını önyargısız okumanın bu pusu ortadan kaldırmada en pratik yol
olduğunu düşünecek kadar naif olsam da, cezaevindeki bir aydın için toplumsal
destek oluşturmanın kitap okutmaktan geçmeyeceğini de tahmin edebiliyorum. Bu
nedenle, hala, karmaşık bir sosyopolitik Dava’nın daha geniş ve katılımcı bir
mücadeleyle daha rahat çözüleceğine dair inancımı da koruyorum.
Notlar
1. Söylemeye ne
hacet, başlık Dreyfus Davası meselesine küçük bir atıf. Öte yandan Nişanyan
Davası’nda mesele “J’accuse” safhasını çoktan geçti maalesef.
2. Hocam, Allaha
Peygambere Laf Etmek Caiz Midir? - Din ve ifade özgürlüğüne dair bir tartışma,
Sevan Nişanyan, Propaganda Yayınları, 2013.
3. Şirince Meydan
Muharebelerinin Mufassal Tarihçesi, Sevan Nişanyan, Propaganda Yayınları, 2013.
4. Dine Küfretmek
veya Dindara Küfretmek, Can Başkent, http://canbaskent.net/politika/83.html
5. Ağır Kitap,
Sevan Nişanyan, Propaganda Yayınları, 2014.

1 yorum:
Bati demokrasilerinde "hosgoru" yada "tahammul" den bahsedilmez. "Politically correct" olmaktan bahsedilir. Ve bu deyim ifade ozgurlugunun tanimina girmez. Ifade ozgurlugu gunluk hayat icinde hissedilecek derecede somutlasmis bir kavramdir. Sevan demokrasiyi kozanin icindeki hayattan ayiran farkliliklari biliyor ve bilmeyenlere aktariyor. Hepsi bu.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.