***
25- 27 Ekim 2014 tarihleri arasında Erivan’da düzenlenen
konferansta 1915 soykırımının melezleştirdiği toplumlar üzerine konuşan Erdem
Özgül’ün konuşması:
Erdem Özgül
Değerli Arkadaşlar Merhaba,
Bu konferansa çağrılı olmaktan onur duyuyorum.
Bu konferansın konusu olan Zazalar ve Aleviler benim
ailemin bileşenlerini oluşturuyor. Yine Ermeniler ve Ermenistan da hem benim
hem de babamın anne tarafı ve anavatanı.. Bu aynı zamanda zorla oluşturulan bir
ailedir de. Soykırım zoruyla oluşturulan, tek bir kimliğe zorlanan bir aile. Ve
böyle yüzbinlerce aile var, bilindiği üzere.
Ben tebliğimi iki bölüm halinde sunmak istiyorum. Birinci
Bölüm Zaza ve Alevilerin, Ermeni ve Süryaniler ile olan ilişkilerine dayanıyor.
İkinci bölüm benim Ermeniler üzerine tanıklık öykülerime dayanıyor. Daha önce
yazdığım öykülerden üç küçük paragraf aktaracağım soykırım sonrası Batı Ermeni
kültürünün canlılığı üzerine.
Bölüm
Zazalardan başlamak istiyorum. Zaza ismi Dersim’de
bilinen bir adlandırma değildir. Dersim’de yaygın üç dilin insanları yaşar,
Kurmançlar kendilerine Kürt-Kızılbaş, Kırmançlar kendilerine Kızılbaş ve
başkaları onlara Zaza der. Daha çok Müslümanlar Zaza adlandırmasını
kullanırlar, Nurettin Zaza, Ahmet Zaza gibi, Zazalığıyla övünen soy isimlerine,
ya da mahlaslara Dikranagert ve Bingöl dolaylarında sık rastlarız. Bu iki
grubun arasında bir de Etnik Ermeniler vardır, Alevileşmeye zorlanmışlardır bu
insanlar. Dillerini kaybetmiş, Zazaca ya da Kürtçe konuşurlar.
Zazalar bir ulus mudur? Kürt ulusunun ya da Ermeni
ulusunun bir parçası mıdırlar? Bu soruya daha uzun süre tatminkar bir yanıt
veremeyeceğimizi söylemek zorundayım. Zazaların önemli bir bölümü Kürt
mücadelesine destek vermekte, serpilen ve gelişen Kürtçeyi Zazacaya tercih
etmekteler. Bugün Zazaca Kürtçenin gölgesinde ikincil ve git gide gerileyen bir
dil konumunda. Zaza ulusunun birer ferdi olduğunu söyleyen Dersimli Kızılbaşlar
ve çevre illerdeki Zazalar ise sadece Kürt fobisiyle, biz Kürt değiliz, diyor,
çok fazla uğraşmıyor, bilimsel çalışmalara yönelmiyorlar Zaza dili ve tarihiyle
ilgili.
Buna karşın Zaza dünyası son derece zengindir. Bir yanda
Kızılbaşları, diğer yanda Şafi Müslümanları, bir diğer yanda Süryani Kilisesine
katılan Hristiyan Zazalar bulunmaktadır.
Süryani kilisesi örneği önemli ve doğuda benzerleri
bulunan bir vakıadır. Mesela Suriye’de Müslümanlaşan Arap Ermeni aşireti
vardır. Yine Suriye’de Kürtçe konuşan Ermeni aileleri vardır.
Zaza Süryaniler kendilerini Adıyaman’da meşrulaştırdılar.
Şöyle ki bugünkü Türkiye’nin yuttuğu topraklar üzerinde kadim halkların
bakiyeleri var. Bunlar küçücük öbekler oluşturuyorlar. Hatay’da Rum (Melkıt)
ortodokslar var. Vakıflı Ermeni köyü var. Mardin’de Süryaniler var. Rize ve
Artvin illerinde, artık önemli kısmı dillerini unutmuş olsa da, kendi Ermenice
dialektini yaratmış yaklaşık 200.000 kişilik bir topluluk olarak Hemşinliler
var. Sinoptan Trabzon’a şehirlerinden köylerine Rumca konuşmayan ama Pontos
kültürünü öyle ya da böyle yaşayan birileri var. Sadece Trabzon’da 300’ün
üzerinde köyde ise, Türkçeyi çat pat konuşan ama ana dili Romeyika (Pontos
Rumcası) olan azımsanmayacak ölçüde kalabalık birileri var.
Benzer bir şekilde de Adıyaman’da Süryaniler var.
Kalabalık aileler bunlar. Şehirde Ermeni kilisesinin de olmayışı nedeniyle
aralarında Ermeni aileler de var. İbadet dilleri Süryanice. Günlük dilleri
Zazaca, genç nesilleri Türkçe konuşuyorlar, asimilasyon onların üzerinde de son
derece etkili.
Bahsettiğim Zaza süryanilerin bir çoğunun iki dinli
olduğunu da sakınmadan söyleyebiliriz. Hem Hristiyanlar hem de Kızılbaş.
Kızılbaş derken, tipik bir Müslümandan bahsetmiyorum. Namaz kılmaz, hacca
gitmez, deyişler söyler, saz çalar, semah çeker, bu folklorik yapı Zaza
Süryanilerin çoğuna, İslamdaki zorlamanın aksine hoş geliyor. Dinen bir
yakınlıktır da aynı zamanda, ölünün ardından mum yakmalar falan da benzeşmedir.
1915 soykırımından önce ve sonra şöyle bir iddiayı
tartışabiliriz aslında: Kızılbaşlık çok dilli ve çok dinli ayrı bir dindir. Bu
dine Ermeni kilisesinin, Süryani kilisesinin ve bugün artık komşulukları
kalmayan Ezidi dini sisteminin güçlü duyguları katılmıştır. Ama bu nasıl
olmuştur? Bu soruyu sormak önemlidir diye düşünüyorum.
1915 soykırımına ilişkin en iyi tanımlama bana
Süryanilerinkiymiş gibi geliyor. Seyfo çok somut bir terim ve Seyf Tur Abdin ve
Batı Ermenistan’ı özellikle kuruttu. Seyf kimin elindeydi, yine bu soruyu
sormak da çok önemli.
Büyük bir Hristiyan kitle İslamın içinde kayboldu.
Klikya, Dersim ve Sivas’ta yine büyük kalabalıklar Kızılbaşlaştı. Bu insanlar
zor yoluyla değişiyorlar, malları el değiştiriyor, hayatları değişiyor. Ama
insan tarihin öznesidir denmiştir bir kere, gelirken getiriyorlar da. Kimi
ritüellerini, ananelerini katıldıkları topluluklara da veriyorlar.
Adıyaman’daki Süryani kilisesi olayı buna örnektir.
Kızılbaşların Adıyaman’da az oluşu, Süryani kilisesinin tüm baskılara rağmen
şehirde ayakta kalmayı başarabiliyor oluşu, Süryanilerin orada kendilerini ulus
olarak değil ama Kürtlerin tabiriyle ‘Mesihi’ olarak ayakta tutmalarına
yarıyor. Komşuları Adıyaman Kızılbaşları, Komşu illerdeki Maraş ve Malatya
Kızılbaşlarına göre çok daha kendine has, Hristiyanımsı bir inanca da
sahiptirler bu kilisenin de etkisiyle.
Bir parantez açıp buradaki farklılığın altını çizmek
gerekiyor. Maraş çok yoğun Balkan ve Kafkas göçmen nüfusa sahip bir Klikya
şehri ve Ermeniler giderken yoğun direnişler sergiliyorlar Maraş’ta. Kafkas
göçmenlerinden (Ki Kızılbaşlar onlara Ökkeşler, Osmanlar diyor, devlet
anlamında, devletliler anlamında) hala duymak mümkündür Ermeni direnişlerini ve
bu ölümcül direnişi hala affedemiyor, hınçlarını Kızılbaşlar’dan çıkartıyorlar.
Çok özcü bir yorum mu oldu bu, diye sorulabilir ama
sanmıyorum. Burada tek tek, bireysel hayatlardan, yalnız insanların duygu ve
düşüncelerinden bahsetmiyoruz. Paronayaklaşmış toplumlardan ve onların
hıncından bahsediyoruz. Yerleşmek için herşeyi yapmış, dağdan gelip bağdakini
kovmuşlar, Maraş’ın kalan Kızılbaş yerleşimlerinin neredeyse tamamında
yaşlıların barınıyor oluşu, gençlerin Türkiye metrepollerine de değil,
Avrupa’ya sürgünü seçmesi de ayrı bir dehşeti anlatıyor zaten.
Aleviler Malatya’da Maraş’a göre sayıca çok daha az ve
dinen çok daha fazla İslamize olmuş durumda. Bu şehir özelinde öncelikle 1915
soykırımı, sonrasında da Malatya’nın
Ermeni mahallerinin en son 12 Eylül 1980 cuntasının akabinde terkedilmesi
Alevileri, kendilerini daha fazla İslamın içinde görmeye itmiştir. Çünkü burada
da Müslüman topluluklar aşırı sağcıdır ve Alevilerin katlinin helal olduğunu
savunurlar, Aleviler bu katliam tehdidine karşı, aynı dindeniz cevabını vermek
zorunda kalıyorlar.
1915’ten önce ve sonra Kızılbaşların kapalı kapılarını
dışarıya Ermeniler açıyordu, Tur Abdin bölgesinde Süryanilerin Ezidilerin açık
kapısı olması gibi bir durum bu da. Şimdi böyle bir kapı, yardım eli yok ve
Kızılbaşlar başlarının çaresine bakmak zorundalar. Adıyaman örneğinde
Süryanilerle dayanışıyorlar, Maraş Örneğinde dışarıya göç veriyorlar, Malatya
örneğinde ise İslama daha çok yaklaşıyorlar.
Ve bu şehirler Ermenileri ve Süryanileri kaybettiğinde,
Kızılbaşlar da farklılıklarını yitiriyor. Sunnilik ölümden ağır belki ama hızla
Şia gibi bir şey oluyorlar. Her halükarda biz kitapsız değiliz, Kuran’a
bağlıyız, cenazemizde kitabı okur, düğünümüzde dini nikahı kıyarız anlayışını
benimsiyorlar.
Şia gibi bir şey dememin nedeni, Şia’nın Alevileri kabul
etmemesi, Alevilerin ise namaz kılmaması, hacca gitmemesi, başka küçümseyici herhangi
bir nedeni yok bu ifadenin.
Kızılbaşlara Alevi ismi hepimizin malumu, İttihat ve
Terakki Partisi memurlarının yakıştırmasıdır. Bu ismin verilmesinde birçok amaç
var; 1915 yılı öncesinde Dersim, Klikya, Sebestia gibi bölgeleri geziyor,
oralarda kanaat önderleriyle görüşüyorlar. Burada iki türlü nabız yokluyorlar
bence, “gavur” olarak adlandırdıkları, bölgenin Ermeni, Rum ve Hay-Horomlarına
karşı devlet bir saldırıya geçtiğinde ne olur? Aleviler bu operasyonun
karşısında mı, yoksa yanında mı yer alırlar?
Toplum psikolojisini ölçüyorlar.
Şah İsmail’in, İranlıların isimlendirmesiyle Kızılbaşlar,
Jön Türklerin isimlendirmesiyle Aleviler Hristiyanlara Kürtlerden çok daha
fazla bağımlılar. Kürtlerin yaşam alanları onlara göre dışa açık, toprak
işlemeseler dahi kendiliğinden verimli, hayvancılık var, en önemlisi dışa
açılmada herhangi bir sorun yaşamıyorlar, çünkü imparatorluğun bilek gücüdür
Kürtler aynı zamanda.
Hristiyanları katlederlerse fazladan toprak sahibi
olurlar Kürtler. Nitekim demografi değişti de, Süryaniler tapulu mallarını dahi
geri alamıyorlar özellikle Kürt komşularından. Şiddet ve zor konusunda
Kürtlerin kazancı kayıplarından çok çok fazla oluyor böyle bir durumda, bunu
taa o zamandan öngörebiliyorlar da.
Seyf kimin elindeydi diye sormuştuk. Şimdi cevaplayalım.
Seyf Asuri-Süryani, Ermeni, Rum, Ezidi ve Musevi toplulukları dışında herkesin
elindeydi. Kızılbaşların da elindeydi.
Kızılbaşların soykırımda yok ediciliğe çıkan yolunu şöyle
de tarif edebiliriz aslında, bir Ezidinin etrafına bir daire çizerseniz,
inançlı biriyse o daire onun kaderi olur, çiğneyip o tuzağı çıkamaz, sizin
çizdiğinizi silmeniz gerekir.
Alevilelerin dramı bu değildir ama bunun kadar ağırdır.
Burada benim çok severek çalıştığım bir konuya giriyoruz. Batı Ermenileri ve
yarattıkları uygarlık ve bu uygarlığın artı değerinin gasp edilmesi. Batı
Ermenileri benzeri olmayan bir topluluktur. Son derece üretkenler, bunu sizlere
anlatıp, tereciye tere satmak istemem doğrusu. İmparatorluğun her yerine
yayılmış durumdalar, Rusya’ya, İran’a, Hindistan’a, dünyaya dağılmış
durumdalar. Haliyle Sivas’ın, Dersim’in küçücük köylerine dahi ulaşıyor,
ulaştırıyorlar o günün dünyasının değerlerini. Bu insanlar yeni bir dünyanın
doğduğunun bilincindeler ve çağı yakalamak istiyorlar. Bilgisi becerisi
oranında köylüsü de bunu istiyor, kentlisi de, burjuvazisi de. Bu atılımdan,
toplumun yükselişinden en çok Kürtler ve Kızılbaşlar yararlanıyorlar. Ermeni
kazancından haraçlarını almayı ihmal etmiyor, büyük şehirlere akan yoksul
Ermenilerin topraklarına konmakta bir beis görmüyorlar. Kürtler elbette
devlette tanınıyorlar ama bir toplum olarak hala yeterince üretken değiller.
Aleviler devletten de dışlanmış her an katliam bekleyen bir dini topluluk,
üstelik dağınıklar da. Kimliğini yüz yıllardır yok sayan Süryaniler, Ermeniler,
Araplar, Türkmenler, Kürtler… Bu toplulukların tamamının Alevileri var ama buna
rağmen Alevilerin ortak hiç bir noktaları yok. İşte bu Alevilerin içine düştüğü
çemberdir bence.
1915 soykırımında Alevilerin rolünü buradan keşfetmek
gerekir kanısındayım. Büyük bir bölümü, silah ve güç sahibi Alevilerin,
Hristiyanları katledelim ve zenginliklerine el koyalım onların, diyorlar. Diğer
bir bölüm, yok etmekle zarar ederiz, diye düşünüyor, elimizin altındaki
insanlar bunlar, zenginliklerini bizden saklayamazlar zaten, sürekli pay
sahibiyiz, haraç alıyoruz, neden gelirimizi keselim, baltayı ayağımıza vuralım
ki? Bu iki cephede bir de Alevi alt sınıfları var. Ermeni ve Pertek, Elazığ ve
Adıyaman’da Süryani anlatılarında şunu görmeyiz, Kızılbaş köylü kadın çocuk,
yaşlılar gelip ölüme gönderilen insanların çıkınını aramaz genelde, onlara
işkence yapmazlar, gidenlerin ardından kırıntıları yağmalarlar sadece.
Burada şunu dile getirmek istiyorum, Kızılbaş örneği diğer
topluluklara göre, Özellikle Kürt-Türk ve Çerkeslere göre daha naiftir ve bu
yanıltıcı sonuçlara yol açar. Bahsettiğim Ermeni uygarlılığının zengin
kalıntılarının yağmalanıp yok edilmesinde Alevi bölgeleri daha yok edicidir
örneğin ama bu görülmez. Dersim, Sivas, Malatya, Maraş ve diğer iller kilise,
okul gibi Ermeni yapılaşması zenginidir, ama bunların hiçbiri Diyarbakır,
Bitlis, Van ve Kars’taki gibi ayakta kalma şansına sahip olamamıştır. Bunu
hatırda tutmak gerekir.
Aleviler üzerine ilk okuma şudur: Bu insanlar canları
pahasına Ermenileri korumuştur. Doğrudur. Örneğin Ermeni tarihinin yüz akı
Soğomon Tehleryan’ı yaşlı bir Kızılbaş kadın hayata döndürmüştür. Bu bile başlı
başına bir övünç vesilesidir, Tehleryan sadece yok ediciyi yok eden bir anti
karakter değildir, aynı zamanda, bir adam öldürdüm ama katil değilim, diyen bir
tarihsel haklılığın da sahibidir. Bu ilk okuma yalnızca Tehleryanı kurtaran
kadın, kadınlar ve aileler örneğinde doğrudur. Çünkü Tehleryanların kendi
geleceğini belirleme haklarına ket vurmamıştır.
Bir de aşiretlerin kurtarma öyküleri vardır. İşte burada
bu yargı sarpa sarıyor. Kızılbaşların ekonomik mecburiyetleridir burada onları
özellikle Ermenileri kurtarmaya iten.
Kurtarılanlar iki türlü kurtarılıyor. Birincisi Dersim’e
sığınanlar belli bir para karşılığı, Silahlı Kızılbaşlar tarafından Erzurum ya
da Kars’a naklediliyor, orada Rus askerlerine ya da Ermeni gönüllülerine iade
ediliyorlar. Abartılanın aksine bildiğimiz insan ticareti bu.
İkinci bir kurtarma vakası şu oluyor; özellikle Sivas ve
Amasya’da yaşanıyor bu. Büyük Ermeni kafileleri yola çıkarılıyor. Kızılbaşların
yerel otoriteleri devletle sorunludur ama bu cinayetleri görmezden geliyorlar,
halk desen kendi canından korkuyor zaten, devlete laf etmek ne kelime? Geriye
dağılan aileler kalıyor. Kadınlar ve kızlar kalıyor. Soğomon Tehleryan’ın,
Misak Manuşyan’ın yaşıtı çocuklar kalıyor. Bu insanları kurtarıyorlar.
Kimliksiz çocuklar, kadınlar ve ailelerden bahsediyoruz. Yol bilmiyorlar, iz
bilmiyorlar. Manuşyan kadar şanslı değiller yani. Bunlar kurtarılıyor. Çünkü
yetenekliler, her iş geliyor ellerinden ve bir dehşetin içinden çıkmışlar,
itiraz edecek, köleliği kabul etmeyecek şartlara sahip değiller. Burada çok
ağır bir sömürü vardır özünde. Ve hiç bir şekilde mal iadesini duymayız bu
kurtarma öykülerinde. Tarla, han, hamam, bağ, bahçe, çok yoğun el koymalar
olmuştur ama bal tutan parmağını yalamıştır bu durumda. Bunların bilinmesinin,
kulak ardı edilmemesinin önemli olduğunu düşünüyorum.
Bütün bunlara rağmen Kızılbaşlar tarafından “kurtarılan”
Ermenilerin, Dostoyevski’nin Sibirya’ya sürgüne gönderilen kahramanına
söylettiği: “Dostlarım hayat her yerde hayattır.” betimlemesine taş
çıkarırcasına yaşamaları, onların ağed karşısındaki yaşama isteklerini
belgeler. Bundan toplumsal anlamda Kızılbaşların ellerini yıkayacakları bir
arınmışlık okumak hata olur. Büyük bir yağma imkanı doğmuş ve onlar da buna
katılmıştır, doğrusu budur.
Aksi okuma şöyle olabilirdi. Örneğin Dersim’deki Mirakyan
aşireti Aleviliğe zorlanmaz, kiliseleri kapanmaz, Ermenicelerini
kaybetmezlerdi, bu durumda bir kurtarmadan bahsedebilirdik ama bu olmadı.
Aksine bir kendine benzetme olayı yaşandı. Örneğin Mirakyan Ermeni aşiretinin
3. ve 4. kuşak genç bireyleri daha yeni yeni Hristiyanlıklarına kavuştular,
vaftiz oldular. Bir çoğu bu cesareti yaşadıkları Avrupa ülkelerindeki
tarafsızlıktan aldılar. Miran Pırgiç Gültekin gibi pek azı ise Ermeniliğe
yapılan saldırı ve hakaretlere daha fazla katlanamadı ve kimliklerini açıkça,
Batı Ermenistan’da savunma yoluna gittiler. Görüldüğü gibi bu Ermenilerin,
kendini Alevilikten kurtarmasının öyküsüdür aslında.
Bölüm
Ermeni anıtı, Hristiyanlık Etkileri
Sarkis Bağdaşaryan’nin bir eseri vardır. Burada, Dağlık
Karabağ (Artshak) Cumhuriyeti’nin simgelerindendir bu eser. Adı: Menq Enq Mer
Sarere’dir. Süngertaşı kayasından oyulmuş yaşlı erkek ve kadın, Yukarı Karabağ
dağ halkını temsil eder.
Oysa ben henüz Sarkis Bağdaşaryan’ın eserini görmezden
önce Tatik yev Papik’i görmüştüm. Bağdaşaryan’a ne ölçüde ilham verdi gördüğüm
anıt, bilemiyorum. Bildiğim Alevilerin dilinde Tatik ile Papik, Alik ile Fatik
halini almıştı. Kimi Aleviler bu anıtı şöyle de görmek yanlısıydılar: Gelin ve
damat kayası. Khavaçur çayına giderken uçurumun ağzındadır anıtın Dersimli
olanı. Tasvir edilen bedenler daha gençtir ve kadın erkeğin göğsüne yaslamıştır
başını. İşte kadın ve erkeğin bu sevgili hali Alevilerin dilinde ‘aşıklar
kavuştuklarında taş kesilmişler’ şeklinde ifade bulmuştu. Anıt üzerine bir
birinden güzel hikayeler dinledim, ama anıta dikkatli baktığımda onunda bir
Ermeni ustanın elinden çıktığını da gördüm. Bir kaç cümle Hayeren not
düşülmüştü anıtın ayak kısmına.
Eseri ilk görüşümdü, ama daha önemlisi aynı zamanda bir
anıtın kutsanışına da ilk defa denk geliyordum. Bugün öğrendiklerimin hiçbir
önemi yok bu anlamda. O gün benim de içinde olduğum anlamaya çalışan bir
kalabalık vardı, dilerseniz adına ‘Biz Dağlarımızız’ diyebileceğiniz bu anıtın
başında. Ve bir kadın, elini kutsanmış yağa batırdı ve ayinine başladı. Dokuz
haç kızın ve dokuz haç oğlanın bedenine çizdi. Kızın alnına, oğlanın alnına,
ikisinin gözlerine, sonra kulaklarına ve burunlarına, kalplerine ve ellerine,
sırtlarına ve ayaklarına, dokuzar haç çizdi ve bize seslendi: “Bu oğlanın
kalbidir”, eli kalbinde. “Bu kızın kalbidir”, eli bu defa kızın kalbinde. Ve
elini kendi kalbine götürdü “bu benim kalbimdir”. “Bu bizim kalbimizdir” dedik
hep bir ağızdan ve eşlik ettik kadına: “Bu ilahi mühür kalbini pak kılsın ve
sende doğruluk ruhunun daimi olmasını sağlasın.” Ve yağı kızın ve oğlanın ayaklarına sürdü ve
hep bir ağızdan dua ettik: “Bu ilahi mühür ebedi hayata olan ilahi yürüyüşünüzde
size rehberlik etsin ve sendelememeniz için ayağınızı korusun.”
Törenin ardından mumlar yaktık, helva yedik ve Anahit’e
dualar ettik. Çevre köylerden Aleviler, Ermeniler, Çerkesler ve Pomaklar, bütün
kirve ve hısım, bir birine tutunmak için akraba olmuş, kendi kültürlerinden
almış ve vermiş aileler, dualar ettik, ayin yaptık ve yolumuza devam ettik.
Kılıç Artığı Ermeni Kadınlar ve Levon Ekmekçiyan’ın Ölümü
Üzerine bir çocukluk anısı.
Köyler, kasabalar kadınlara kalmıştı. Bu kadınların,
anaların çoğu Ermeni olduğu için kasabalar Ermenistan’a benziyordu, Türkiye’den
çok. Ermenistan dediğin yer sonu gelmeyen kıyımlarla boğuşmasıyla bilinir
zaten. Bu kadınların bir oğulları daha vardı, yürekleri ağızlarında o çocuktan
haber bekliyorlardı. Onun haberini fısıltı gazetesi getiremezdi bize. Bu
bahiste dedikodu bile cesaret işiydi. Ama radyo ve televizyon haberini
veriyordu her gün. Ben Levon’la arkadaş olduğumun farkına o günlerde vardım
işte. Onu gözyaşlarının ortasından aldım, çıkardım, kendime arkadaş yaptım,
henüz hayattaydı, ölmüş gibi yasını tutamazdım her ne kadar ölümü abdala malum
olsa da.Televizyonda Levon’un mahkemesinden görüntüler veriyorlardı. Levon
benim hakkım ölümdür diyor nedamet getiriyordu, evde anaların, kızların
boğazları düğümleniyor, hıçkırıklar alıp başını gidiyordu. Orada, o odada hakim
olan ruh haline ben de boyun eğiyordum bazen, ama onlar gibi her zaman acı
çekiyordum, dersem yalan olur. Arkadaşımla başbaşa kaldığımda üzülmek yerine
onunla oyunlar oynuyor, ona özeniyor, onun koyu kara güneş gözlüklerini
takıyor, yanı başında yürüyordum.
Fazla zaman geçmedi arkadaş olmamızın üzerinden, Levon’u
öldürdüler. Boğazına bir ip geçirdiler, nefesini kestiler, onu koyu karanlık
bir kimsesizler mezarlığına gömdüler. Cenazesini bekledim, haftalarca, aylarca
bekledim. Burası, bu köyler, kasabalar, göçmen olan Kürt ve Türkmen erkekleri
çekilmiş, yerli Ermeni kadınlarına kalmıştı madem, burası onun anavatanıydı,
Levon kimsesiz değildi, burada onun için kederlenen kadınlar, onun insanlarının
ibadet ettiği kiliseler, ekip biçtiği tarlalar ve gömüldüğü mezarlıklar vardı.
Buraya getirilebilirdi, burada onun evi vardı. Kadınlar Levon’un anneleri,
kızlar ve ben kardeşleriydik, onu getirseler buraya, analarının acıları belki
biraz dinerdi, en azından oğullarının gidip başında ağlıyacakları bir mezarı
olurdu. Olmadı. Analar kendi oğullarının yanı sıra bir de onun kimsesizliğine
yandılar.
Doğduğum köydeki Ermeni Mezarlığı ve Ermenilere dayatılan
yaşam biçimine dair bir tanıklık.
Sonra biri, bir Ermeni fedaisinin mezarından bir hançer
çıkardı, olağanüstü halin sıkı zamanları o ara. Askerler bilmiyormuş gibi
yapmış, bizim adam hançeri Elazığ’a kadar götürmüş, esnaf biz de bu altın
hançeri alacak para yok deyince memlekete döneyim, sonra icabına bakarım, zaten
zenginim, demiş adam. Tamam sen körsün ama dünya şaşı dahi değil, askerler cin
gözlü, yolda bizim köylüyü Ermeni hançeriyle yakalamışlar, demek dağdakilere
hançer hediye edecektin diye anında tespit etmişler, hançerin ne işe
yarayacağını, bunu hançerle epey bir dağlamışlar, sonra da hançeri alıp ordudan
kaçmış bu işkenceci askerler. Altının bu kadar değerlisi Kürdü de, Türkü de
insan aidiyetlerine ihanet etmeye zorluyor Shekeaspera.
Bu kadar hırsızlık, yağma olmadan önce, çok daha küçükken
haliyle ben, Ermeniler geceleri yaşarlar sanıyordum. Gece geliyorlar,
mezarlıklar aslında birer ev ve onlar bizim hiç bilmediğimiz kapısından
giriyorlar evlerine, gündüz hiç çıkmıyorlar, bizimkilerin pisliklerine
katlanamıyorlar çünkü. Böyle çok fazla rüya da görürdüm, bir eve gidiyorsun,
çıplak insan bedenlerini geçtiğinde bir yere varıyorsun, orada sakin bir yer
var, vurup kafayı uyuyorsun, gece olunca tarlanı tümünü ekiyorsun yine yeniden.
Bu rüyalar üzerine çok kafa yordum sonradan. Babamların
bir eniştesi varmış, Erzincan’lı, Armıdan’lı bu enişte. Gelmiş bizim köye
yerleşmiş, babamların bir halasıyla evlenmiş, çok yetenekli ama çok da öfkeli
bir adammış, hala dedemlere yalvarırmış, beni bu adamın elinden alın öldürüyor
bu adam beni diye, karısını sevmek bir yana öldüresiye dövermiş Baron Dikran,
ama bizimkiler ayıplamaz, yeteneğinden yararlanırlarmış eniştenin. Evlerin
arkalarında ahırlar, samanlıklar olur, öyle bir evleri vardı bunların,
karanlıkta, kuyu içinde, ama insanı bırak fareyi yaşatmaz orada kalbi olan
insan, yaşatmışlar, el mecbur yaşamış onlar da.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.