Benim de aklım bir zamanlar ‘tutsak akıl’dı. Ve ‘tutsak
akıl’la yaşamanın, yalanda yaşamak anlamına geldiğini o zamanlar, 1960’larda
daha bilmiyordum. Beynimi kolayca totaliter sloganların, devlet klişelerinin
emrine vererek mutluluğa açılan yollarda yürüyebileceğimi sanıyordum. Solda bir
‘radikal’dim. Ve kendimi komünist sanıyordum. Ama aynı zamanda bir Kemalist,
bir milliyetçi olduğumu daha bilmiyordum... Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte
yeni bir ulus-devlet, bir Türk ulusu yaratabilmek için, Anadolu’daki bütün
Müslümanlar Türk olacak, gayrimüslimler de Anadolu’dan toz olacaklardı. Kürt
Kürtlüğünü, Alevi Aleviliğini, Ermeni acısını unutacak, Müslüman da Sünni
inancını daha çok kendi vicdanında yaşarken, pek öyle kamuya taşımayacaktı. Hakkarili
bir Kürt aydınının yakın geçmişte dediği gibi: “Yıllardır Türkiye’de Kürtler
yaşadıklarını, Ermeniler de öldürüldüklerini anlatmaya, kanıtlamaya
çalışırlar.”
***
İnsanın iktidara karşı mücadelesi, hafızanın unutuşa
karşı mücadelesidir.
Milan Kundera
Kısa adı EHESS
olan Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (Sosyal Bilimler
Yüksek Okulu) dün sabah 1915: Ermeni Soykırımı kitabımla ilgili olarak
düzenlenen bir yuvarlak masa konferansında yaptığım Tutsak Akıl, Özgür Akıl
başlıklı konuşma aşağıda yer alıyor.
Avrupa, akılların totaliter rejimler tarafından nasıl
tutsak alınabileceğini tarifsiz acılarla yaşamıştır. Ama yaşlı kıta, o korkunç
geçmişle yüzleşerek, tutsak akılların özgürlüğüne katkılarıyla da sembolleşti
Konuşmama başlarken, 46 yıllık gazeteciliğimde, kitap ve
yazılarımda sık kullandığım bir cümleyi buraya bir daha taşıyorum:
Acılar olgunlaştırır!
Acıların hem insanları, hem toplumları olgunlaştırıcı
tarafı, herhalde en iyi, yüzyıllar boyu korkunç altüst oluşları, ana baba
günlerini yaşamış olan Avrupa’da, onun Berlin gibi, Paris gibi, Varşova gibi
şehirlerinde anlaşılır.
Trajediye zar zor doymaya başlayan bu topraklarda,
tarihin içinden gelen acı ve hüznü her seferinde iliklerime kadar duyumsarken,
bir konu daha vardır her seferinde kapımı çalan:
Tutsak akıl, özgür akıl...
Çünkü Avrupa, akılların totaliter ideoloji ve rejimler
tarafından nasıl tutsak alınabileceğini, ‘totaliter devlet’lerin kendi tek
doğrularını insanlara ne korkunç
yöntemlerle dayatarak, onları yalanda yaşatabileceğini
tarifsiz acılarla yaşamıştır.
Ama yaşlı kıta, o korkunç geçmişle yüzleşerek, ‘tutsak
akılların özgürleşme süreci’ne yaptığı büyük katkılarla da sembolleşmiştir.
Benim de aklım bir zamanlar ‘tutsak akıl’dı.
Ve ‘tutsak akıl’la yaşamanın, yalanda yaşamak anlamına
geldiğini o zamanlar, 1960’larda daha bilmiyordum.
Beynimi kolayca totaliter sloganların, devlet
klişelerinin emrine vererek mutluluğa açılan yollarda yürüyebileceğimi
sanıyordum.
Solda bir ‘radikal’dim.
Ve kendimi komünist sanıyordum.
Ama aynı zamanda bir Kemalist, bir milliyetçi olduğumu
daha bilmiyordum.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 1923’te kuruluşuyla birlikte
akıllarımızın etrafına çekmiş olduğu ‘kırmızı çizgiler’in henüz bilincinde
değildim.
2. Dünya Savaşı'nda harabeye dönen Londra
2. Dünya Savaşı'nda harabeye dönen Londra Osmanlı
İmparatorluğu dönemine, özellikle Enver-Talat-Cemal üçlüsünün İttihat ve Terakki
diktatoryasına uzanan bu ‘kırmızı çizgiler’in, bugünlere kadar uzanan ‘Türk
milliyetçiliği’nin de çerçevesini çizdiğini yıllar sonrası öğrenecektim.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte yeni bir ulus-devlet,
bir Türk ulusu yaratabilmek için, Anadolu’daki bütün Müslümanlar Türk olacak,
gayrimüslimler de Anadolu’dan toz olacaklardı.
Kürt Kürtlüğünü, Alevi Aleviliğini, Ermeni acısını
unutacak, Müslüman da Sünni inancını daha çok kendi vicdanında yaşarken, pek
öyle kamuya taşımayacaktı.
Hakkarili bir Kürt aydınının yakın geçmişte dediği gibi:
“Yıllardır Türkiye’de Kürtler yaşadıklarını, Ermeniler de
öldürüldüklerini anlatmaya, kanıtlamaya çalışırlar.”
KOMÜNİST... KEMALİST...
Benim de aklım bir zamanlar ‘tutsak akıl’dı. Solda bir
‘radikal’dim. Ve kendimi komünist sanıyordum. Ama aynı zamanda bir Kemalist,
bir milliyetçi olduğumu bilmiyordum
Ben bu gerçeklerin, kendimi Komünist sanıp aslında
Kemalist olduğumu bilmediğim zamanlarda farkında bile değildim.
Ne Kürtler vardı, ne Aleviler vardı, ne de 1915 vardı
bizim tarihimizde.
Benim öğrendiğim tarih böyleydi.
İşte aklım böyle bir tarih tarafından tutsak alınmıştı.
Cumhuriyet devleti kendi resmi tarihiyle beni ‘yalanda
yaşatmıştı.’
Bizim tarih,
gerçek değil icat edilmiş bir tarihti, tahrif edilmiş bir tarihti.
Ermeniler, 1915 yoktu o tarihte.
Kürtler yoktu o tarihte.
Dersim yoktu o tarihte.
Aleviler yoktu o tarihte.
Yahudileri 1930’larda hedef alan Trakya pogromları yoktu.
‘Varlık vergisi’nin, 6-7 Eylül pogromunun perde arkası da yoktu o tarihte.
1965’te Ankara’da, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun
olduğum zaman bu konulardan -ya da bütün bu konuların gerçek boyutlarından-
eski deyişle bihaber 21 yaşında bir Türk genciydim.
Kısacası:
‘Kepaze sayfalar’ımız yer almaz bizim ‘resmi
tarih’imizde.
O derece tahrif edilmiştir ki, Cumhuriyet’in kurucusu
Mustafa Kemal Atatürk bile sansürlenmiştir.
Örneğin Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920’de, Meclis
kürsüsünden yaptığı ilk konuşmada sözü 1915’e getirip şöyle der:
“Utanç verici işler, alçaklık!”
Bu sözleri de bulamazsınız resmi tarihimizde, birçok
gerçek gibi üstü örtülmüştür.
1955 yılında “Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve bomba
atıldı” şeklindeki yalan haberle başlayan olaylar azınlıklara yönelik katliam
ve yağma hareketine dönüştü
1955 yılında “Atatürk'ün Selanik'te doğduğu eve bomba
atıldı” şeklindeki yalan haberle başlayan olaylar azınlıklara yönelik katliam
ve yağma hareketine dönüştü
YALANDA YAŞATMAK!
Türkiye’de, aydınlanmacılığı dillerinden düşürmeyen
cumhuriyetçi ideologlar, demokratik hayat tarzının özünü oluşturan ‘eleştirel
düşünce’yi zincire vurmuşlardır
Kendi insanına güvenmez bu resmi tarih. Kendi
vatandaşlarını karanlıkta tutmak, yalanda yaşatmak ister.
Ya da kendi ezberlerinin dışına çıkılmasına izin vermez
devlet...
Bu nedenle, alternatif tarih yazımı Türkiye’de kolay
olmamıştır, fena halde gecikmiştir.
Türkiye’de, Fransa’dan aldıkları aydınlanmacılığı
dillerinden düşürmeyen cumhuriyetçi ideologlar, demokratik hayat tarzının özünü
oluşturan ‘eleştirel düşünce’yi zincire vurmuşlardır.
Bunun içindir ki, Türkiye’de tarihle uğraşmak bugünle
uğraşmaktır, ‘dün’le değil, ‘bugün’le boğuşmaktır.
Şu da söylenebilir:
Türkiye’de tarihle uğraşmak, ‘siyasal bir mücadele’dir.
Tarihe, resmi tarihin ‘kırmızı çizgileri’nin ötesinde
dokunmaya başladığın vakit, bugünün sorunları ve bunların nedenleriyle yüz yüze
gelirsin.
1915 ve Ermeni meselesinde, Kürt sorununda, Alevi
meselesinde, ‘asker sorunu’nda asıl tarihi, gerçek olanı araştırmaya başladığın
zaman hop dedik sesi kulağınızda çınlar. Hiç de tekin olmayan bir alana
girdiğinize dair uyarı mesajları alırsınız.
Çünkü, ‘tarihin uydurulmuş hâli’dir onların işine
gelen...
Onlar, yani düşünce polisleri!
Ellerinde sopalarla, ellerinde 301 gibi yasakçı kanun
maddeleriyle, ellerinde silahlarla bugün de, -eskisi kadar güçlü ve etkili
olmasalar da- hâlâ sahnededir bu düşünce polisleri...
Kendileri gibi düşünmeyenleri cezalandırmaya hazır
düşünce zaptiyeleri.
George Orwell’ın bir sözü vardır:
“Özgürlük, insanlara duymak istemedikleri şeyleri
söyleyebilmektir.”
Bu anlayış ‘düşünce polisleri’ni çıldırtır.
Onlar için tek doğru vardır çünkü.
Onu da kendi tekellerine aldıklarını sanırlar.
Tarih de öyledir, o da onların tekelindedir.
Oysa, tarihle yüzleşmek gerekir.
Başka çaremiz yok.
‘Resmi tarih’i sorgulamak şart.
Tarihin kepaze sayfalarıyla yüzleşmekten, resmi tarihin
klişelerini sorgulamaktan kaçmak uygar insanlara yakışmaz.
Demokrasiyi bir hayat tarzı olarak benimsemek isteyen bir
toplumun kendi geçmişini didik didik etmesi barış ve demokrasi açısından bir ön
koşuldur.
Tarihle ne kadar yüzleşilirse, tarih ne kadar
sorgulanırsa, o kadar olgun, kendi kendisiyle barışık bir toplum halinde
yaşanabilir.
Yapımında Hrant Dink'in de aralarında bulunduğu
çocukların çalıştığı Tuzla Ermeni Çoçuk Kampı, 1987'de mahkeme kararıyla
Gedikpaşa Kilisesi Vakfı'ndan alınarak ilk sahibine iade edildi
Yapımında Hrant Dink'in de aralarında bulunduğu
çocukların çalıştığı Tuzla Ermeni Çoçuk Kampı, 1987'de mahkeme kararıyla
Gedikpaşa Kilisesi Vakfı'ndan alınarak ilk sahibine iade edildi
HRANT DİNK’İ ANIMSIYORUM
Türkiye’de tarihle uğraşmak bugünle uğraşmaktır, ‘dün’le
değil, ‘bugün’le boğuşmaktır
Hrant Dink’i anımsıyorum.
Avusturya Alpleri'nde, Salzburg yakınlarında bir göl
kıyısıydı.
2005 yılı baharı.
Sevgili Hrant, güncel ya da tarihsel bir dolu haksızlığa
karşı yanan yüreğini bana açmıştı.
Her zamanki gibi samimiydi.
Duygu fırtınaları içinde konuşuyordu, yüreğinin freni
yoktu.
Türkiye'nin demokratikleşmesi ikimizin de ortak derdiydi.
Avrupa Birliği yolunda kalkınacak, demokratikleşecek bir
Türkiye'nin rahatlayacağını, milliyetçiliği zamanla aşabileceğini, kendi
sorunlarıyla da, kendi tarihiyle de hesaplaşacak özgüven ve olgunluğa sahip
olacağını düşünüyordu.
Demişti ki sevgili Hrant:
“1923’te, Cumhuriyet'in kuruluşunda 300 bin Ermeni
yaşıyordu Türkiye'de. O tarihlerde Türkiye nüfusu 13 milyondu, bugün 70 milyon.
Ermeniler ise sadece 60 bin. Türkiye nüfusu artarken biz niçin azaldık?..”
Hrant Dink
Hrant DinkDertlenmişti sevgili Hrant:
“Türkiye'deki farklı kültürleri tanıtan bir ders kitabı
bile yok. Bırakın bir ders kitabını, bir Türkçe kitabında bir cümle bile yok,
Ali topu Ayşe’ye at cümlesinin yanında bir de, sözgelimi, Ali topu Agop’a at
diye bir cümlecik...”
Aradan geçen dokuz yıl.
Hâlâ böyle cümleler yok ders kitaplarımızda.
Hâlâ Ermenilerin Anadolu’daki köklerini, izlerini yok
sayıyoruz.
Hâlâ Ermeniliğe hakaret niteliğindeki cümleler yer
alabiliyor okullarda okutulan tarih kitaplarında.
Hâlâ Türkiye’nin bugünkü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan, “Affedersiniz Ermeni…” diye konuşabiliyor.
Ne yazık ki öyle.
GERÇEK KORKUSU…
Hrant Dink tarihe dokunurken ateşle oynadığının
farkındaydı. Ama akıllar özgürleştikçe geçmişin acılarının bir daha
yaşanmayacağının da çok iyi farkındaydı
Hrant Dink, Türkiye’de özellikle devletin yaşattığı
‘gerçek korkusu’nu kendi hayatının içinden biliyordu.
Acıları ona rehberlik etmişti.
Tarihe dokunurken ateşle oynadığının da farkındaydı.
Türkiye’de tarihe dokunmanın, yalanda yaşamayı
reddetmenin, aklı özgürleştirmeye kalkışmanın ne kadar netameli, tehlikeli bir
iş olduğunu biliyordu sevgili Hrant.
Ama kararlıydı.
Taşları yerinden oynatmadan bir yere gidilemeyeceğinin
bilincindeydi.
Akıllar özgürleştikçe geçmişin acılarının bir daha
yaşanmayacağının, artık bu toprakların da trajedilere doyacağının ve en nihayet
barışa açılacağının çok iyi farkındaydı.
Sevgili Hrant, bunun için çok büyük bir bedel ödedi.
Ama 19 Ocak 2007’de kendi hayatıyla ödediği bu bedel,
Türkiye’de -benimki dahil- ‘tutsak akılların özgürleşmesi’ni hızlandırdı.
İstanbul’da 100 bin kişi yürüyecekti, 2007 yılı Ocak
ayındaki cenaze töreninde.
2008 yılı Aralık ayında, “Ermeni kardeşlerimin duygu ve
acılarını paylaşıyorum, onlardan özür diliyorum” bildirisini 30 bin kişi
imzalayacaktı.
2010’da, 24 Nisan İstanbul’da üç ayrı yerde ve Ankara,
İzmir, Diyarbakır’da anılacaktı.
1990’larda sahneye çıkan alternatif tarih yazımı ve
yayınları hızla çoğalacak, akademiyada 1915 bir tabu olmaktan çıkmaya
başlayacaktı.
Ben de, 2008 yılı Eylül ayında ilk kez Erivan’a gidecek
ve Soykırım Anıtı’na beş sap beyaz karanfil koyarken duygularımı bir kenara not
edecektim, aşağıdaki gibi…
Erivan'dan Ağrı Dağı. Karlı zirvesiyle ne kadar soylu, ne
kadar zarif
Erivan'dan Ağrı Dağı. Karlı zirvesiyle ne kadar soylu, ne
kadar zarif
SOYKIRIM
ANITI’NDA…
Sevgili Hrant’ın 19 Ocak 2007’de kendi hayatıyla ödediği
bedel, Türkiye’de -benimki dahil- ‘tutsak akılların özgürleşmesi’ni hızlandırdı
Paylaş
Paylaş
Hrant Dink bir keresinde, "Gelin önce birbirimizin
acılarına saygı gösterelim" demişti.
Belki de sevgili Hrant'ın bu sözüydü, yaşadığı acılardı,
hayatımda ilk kez beni Ermenistan'a getiren ve Erivan'da bir sabah vakti gün
doğarken Soykırım Anıtı'nın önünde bana duygu fırtınası yaşatan...
Ağrı Dağı, sislerin içinden kendini bir gösteriyor, bir
kayboluyor.
Hüzünlü bir görüntüsü var.
Karlı zirvesiyle ne kadar soylu, ne kadar zarif.
Elini uzatsan sanki yakalayabileceksin, o kadar yakın...
Ben Hrant'la başbaşa, acıları düşünüyorum anıtın önünde.
Acılara saygı göstermeyi...
Başkalarının acılarını anlamayı...
Ve acıları paylaşmayı düşünüyorum.
Sabahın tuhaf sessizliğinde Hrant'la baş başayım.
Tarihten kaçılamıyor.
Sabahın sessizliğinde, bir kez daha tarihi inkâr etmenin
anlamsızlığını, ama aynı zamanda tarihin, acıların tutsağı haline gelmenin
taşıdığı riskleri düşünüyorum.
Bir de köklerin kaybolmadığı aklımın bir köşesinde…
İnsanların kökleri, kök saldıkları topraklar çok önemli.
İnsanları dilinden, kimliğinden koparmak nasıl insanlığa
karşı büyük bir suçsa, köklerinden, topraklarından koparmak da o kadar büyük
bir suç.
Hele bunları gerekçelemek ise suçun ayrılmaz bir
parçası...
Ermeniler yaşadı büyük acıyı.
Anadolu'dan koparıldıklarında yaşadılar.
1915'te, 1916'da yaşadılar.
Ve Anadolu hasreti hiç dinmedi içlerinde...
Sevgili Hrant'ın sesi kulağımda:
"Gelin önce birbirimizin acılarına saygı
gösterelim."
Hrant sessizce anlatıyor acısını: “Atalarımın başına
gelenleri biliyorum.
Buna kiminiz katliam, kiminiz soykırım, kiminiz tehcir,
kiminiz trajedi diyorsunuz.
Atalarım da Anadolu deyimiyle kıyım derdi.
Bir devlet, kendi yurttaşlarını, hem de savunmasızlarını,
çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden, kök saldığı ortamlardan söküp, bilinmez
bitmez yollara salıyorsa, bunun sonucunda da bir halk büyük bir bölümüyle yok
oluyorsa, bugün bizlerin bu durumu izah edecek kelimeleri tercih etme
kıvranışımız, insan olma özelliğimizin hangi vasfıyla izah edilebilir?
'Buna soykırım mı desek, göç mü desek?' diye cambazlıklar
yapacaksak, her ikisini de aynı ölçüde mahkûm edemeyeceksek, soykırım yerine
tehciri ya da tehcir yerine soykırımı tercih etmekle, insan oluşumuzla ilgili
onurun hangi parçasını kurtarmış olacağız?”
Ve soruyor Hrant Dink:
“Geçmişte yaşanan büyük felaketin sorumluları gibi mi
davranacağız, yoksa o yanlışlardan ders alarak yeni sayfaları bu kez uygar
insana yakışır şekilde mi yazacağız?"
Öyle değil mi sevgili Hrant?
“İkrar değil, inkâr değil, önce idrak” derdin. 'İdrak'ın
yollarının demokrasiden, özgürlükler düzeninden geçtiğini adın gibi bilirdin.
Sevgili kardeşim;
Erivan'da gün doğuyor, güneş sislerin içinde kırmızı bir portakal gibi.
Sabahın bu güzel sessizliğinde, beyaz karanfilleri senin
için koyuyorum anıtın dibine.
Beni buralara sen, senin acıların getirdi çünkü...
2008 yılı eylül ayında, Erivan’da, Soykırım Anıtı’na
Hrant Dink için beş sap beyaz karanfil koyduktan sonra Milliyet’e yukarıdaki
yazıyı yazmıştım.
İCAT EDİLMİŞ
TARİH…
1915 acısı maziye değil, bugüne ait bir mesele.
Tarihle -ama bizimki gibi icat edilmiş tarihle, tahrif
edilmiş tarihle değil- gerçek tarihle barış yaparak ve de tarihi istismar
illetinden kurtularak huzura erebilir, gerçek ve kalıcı barışı yakalayabiliriz.
Barış ve demokrasi ne yazık ki hep tarifsiz acıların
içinden geçerek, ancak büyük bedeller ödenerek gelebiliyor.
‘Milliyetçilik’lerin her türü yok olmadan insanlığın
barış ve huzur ipini tam olarak yakalaması mümkün olamıyor.
Sevgili Hrant’ın hayatıyla ödediği korkunç bedelle benim
aklım da tutsaklık zincirlerini kırdı diyebilirim.
Bu sayede, 2012 yılı Eylül ayında çıkan 1915: Ermeni
Soykırımı adını taşıyan kitabımı yazdım.
Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.