Aziz Dolu Atabey
Türkiye’nin, bir zamanlar Osmanlı tebaası olan ülkelerle
-bir iki istisna dışında- bir sorunu bir sürtüşmesi bile yoktur. Sevgi ile
oluşturulan bir birlik, dostça sona ermiştir neredeyse. Savaşlar hep üçüncü
taraflarla yapılmıştır. Yani sömürgeci (müstevli, emperyalist) devletlerle… Üstelik
Osmanlı’nın kalanı olmak, -bir yerde- Osmanlı’ya giden yolu da
aydınlatmaktadır. Görme duyularında aksayan bir yan olanlar varsa; o zaman
başka tabi! Gelin şimdi rahmetli Uğur Mumcu’ya kulak verelim: “Kürt’ü, Türk’e;
Türk’ü, Kürt’e; Ermeni’yi, Türk’e; Türk’ü, Ermeni’ye; Alevî’yi, Sünnî’ye;
Sünnî’yi, Alevî’ye düşman eden, emperyalizm ve emperyalizmin Ortadoğu’daki
çıkarlarıdır. Dün öyleydi, bugün de öyle…”
***
“Tebdil-i mekânda ferahlık vardır.” demiş atalarımız.
Yere, zamana ve duruma göre yer değiştirmek; bir anlamda hicret etmek de
sünnettir ayrıca. Osmanlı da, zamanında bu yola başvurmuş; üç kıtaya at
sürmekle kalmayıp, yedi denize de yelken açmıştır. Ki bu denizlerin ikisinin
umman (okyanus) olduğunu hatırlatmama gerek yoktur sanırım. Üstelik hicret ile
cihadı bir potada eritmeyi başaran Osmanlı’nın bu becerisine -gelmiş geçmiş
âlemde- erişebilmiş bir başka devlet de gösteremezsiniz. Zira Osmanlılar, ne Emevîler
gibi sahil (plaj) turu atmışlar ne de Romalılar gibi Nil’de balık
avlamışlardır. Dünyanın bilinen her noktasına hakkı, hukuku, adaleti götürme
kaygısı yüreklerinde kor olup yanmıştır. Çünkü davaları ‘nizam-ı âlem, ilâ’yı
kelimetullah’tır. Günümüz Türkçesi ile ifade edecek olursak, dünyaya düzen
vermek; Allah’ın sözlerini yani Kur’an-ı Kerim’i yüceltmektir. Osmanlı bir elde
kılıç, bir elde Kur’an yol aldığı içindir ki başarılı olmuştur. Osmanlı’yı,
şanı büyük Osmanlı yapan; Akşemseddinlerin, Hacı Bayram-ı Velilerin rahle-i
tedrisatından geçmiş olmalarıdır. Kısacası -Seyit Ahmet Arvasî üstadımızın
enfes söylemi ile- onlar güzel insanlardır cancağızlar ve güzel atlara binip
gitmişlerdir.
Osmanlı bakiyesi olmak, genç cumhuriyetimiz için hem bir
gurur kaynağı hem de baskı aracı olagelmiştir. Osmanlı’nın veliahdı olmak ne
kadar gurur verici ise; Osmanlı’nın gölgesinde kalmak da bir o kadar eziklik
hissi vermiş, yürekleri burkmuştur. Onlarca basamaktan oluşan bir bölme
işleminde, kalan olmak gibi bir durumla karşı karşıya kalan Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, bir türlü istenen atılımları gerçekleştirememiş; uygarlığın zirvesine
bir türlü ulaşamamıştır. Gerçi bu gecikmenin çeşitli sebepleri vardır. Başta
Çanakkale ve İstiklâl (bağımsızlık) Harpleri (savaş) olmak üzere, uzun süren
savaşların bir sonucu olarak ülkede -bırakın âlimleri, vasıflı insan gücünü-
okuma yazma bilen insanların dahi kalmadığı tarihi bir vakadır. Hâl böyle
olunca da, genç cumhuriyetimiz ağır aksak bir tarihi süreçten geçmek zorunda
kalmıştır. Türkiye Türklüğü açısından, Hanedanlığın son yılları ile
Cumhuriyet’li yıllar maalesef ortak kaderin paylaşıldığı yıllar olmuştur. Ve
olmaya da devam etmektedir. Kısmi savaş ortamından tutun da; siyasî
çalkantılar, yokluk, yoksulluk, yolsuzluk… diye giden birçok etken, hanedanlık
günlerinin bir devamı niteliğindedir. Etnik özürlülerin sebep olduğu iç
isyanlardan, darbelere; iktisadî bağımlılığa kadar birçok çetrefil mesele,
Hanedanlıktan devralınan birer miras olarak Cumhuriyet’in karşısına dikildiği
içindir ki genç cumhuriyetimiz ister istemez bocalamıştır. Bizim fikrimize
göre, meseleye bir de bu açıdan bakmak hem çözüm umutlarını arttıracak hem de
Türkiye’nin büyüyüp, Osmanlı olmasının yolunu açacaktır.
Türkiye’nin, bölmede kalan olmanın verdiği gerginliği
hâlâ yaşıyor olması hem kendine hem de komşularına ve eskiden ittifak yaptığı;
güç birliği, gönül birliği oluşturduğu halklara sıkıntı yaşatmıştır. Halkımız
millî şuurunu korumayı başarsa da, yöneticilerimiz neredeyse ‘redd-i miras’
yoluna giderek, tarihî geçmişimize sırt çevirmişlerdir. Binlerce yıllık bir
birikimi, Giray Han’ın kibrine, Şerif Hüseyin’in ahmaklığına; bir kısım
Ermeni’nin, Kürt’ün idrâksizliğine kurban etmek ‘Büyük Millet’ olmayı iddiadan
öteye götüren bizlere yakışmamıştır. Ermeniler demişken, tarihin tozlu
sayfaları arasında unutulup gitmiş birkaç ayrıntıyı (detay) sizlerle de
paylaşalım. 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Muharebesi (savaş) sırasında, Uzlar
(Oğuz) ve Peçeneklerle birlikte hareket ederek, Selçuklu ordusuna katılan
topluluk Ermenilerden başkası değildi. Yani Türk-Emeni dostluğunun temeli ta
1071 yılında atılmıştı. Dahası bir kaşık suda fırtınalar kopartmaktan bile daha
mübalağalı (abartı) bir duruma gelen tehcir (göç) olayı sırasında, Osmanlı
devletinin millî meclisinde (parlamento) altı Ermeni bakan bulunduğunu da
belirtmeden geçmeyelim. Hatta bu makamların ‘Fuzulî İşler Bakanlığı’
olmadıklarını da ilâve edelim. Dahası “Türk’ün Hıristiyan’ına Ermeni denir.”
atasözü de bizzat, -Müslüman Türkler ile Hıristiyan Ermenilerin etle tırnak
gibi olmalarını içlerine sindiremeyen- Batılılara aitti. Yine 1918 yılında
Ermenistan bağımsızlığını ilân ettiğinde ilk tanıyan devletlerden biri Osmanlı
idi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın 1954
yılındaki ABD gezisi sırasında, kendisini coşku ile karşılayan Türklerin
yanında -sıkı durun- Ermeniler de vardı. Kısacası ‘düvel’in, yok Ermeni
meselesiydi yok Kürt meselesiydi diyerek yapay (sunî) meseleler çıkarmaktaki
maksadı Türkiye ile Türkistan’ı birbirinden ayırmak; dünyayı yöneten Osmanlı
Türk Devletini ortadan kaldırmaktı. Maalesef bunu da kısmen başardılar. Ermeni
bahsini, Fransa ‘Kralı’ Napolyon’un Türk-Ermeni dostluğunun ortadan
kaldırılması için önerdiği iğrenç yöntemi de naklederek kapatalım cancağızlar.
Napolyon ne diyordu, biliyor musunuz? “Aralarına kan sokun!”
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, kurulduğu günden bu yana
türlü sıkıntıların, gerginliklerin esareti altına girmiş gibi bir durumu
yansıttığı malûmunuzdur. Oysa talihinin dönmesi, toparlanması; ikiye üçe katlanıp,
büyümesi birazda Türkiye’nin kendi elinde olan bir şey... Üstelik de bölünen,
parçalanan Osmanlı’nın hatırası gibi eşsiz bir mirasa sahipken; Allah vergisi
bir lütûfla karşı karşıya dururken hem de. Neden derseniz Türkiye’nin, bir
zamanlar Osmanlı tebaası olan ülkelerle -bir iki istisna dışında- bir sorunu
bir sürtüşmesi bile yoktur. Sevgi ile oluşturulan bir birlik, dostça sona
ermiştir neredeyse. Savaşlar hep üçüncü taraflarla yapılmıştır. Yani sömürgeci
(müstevli, emperyalist) devletlerle… Üstelik Osmanlı’nın kalanı olmak, -bir
yerde- Osmanlı’ya giden yolu da aydınlatmaktadır. Görme duyularında aksayan bir
yan olanlar varsa; o zaman başka tabi! Gelin şimdi rahmetli Uğur Mumcu’ya kulak
verelim: “Kürt’ü, Türk’e; Türk’ü, Kürt’e; Ermeni’yi, Türk’e; Türk’ü, Ermeni’ye;
Alevî’yi, Sünnî’ye; Sünnî’yi, Alevî’ye düşman eden, emperyalizm ve
emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarlarıdır. Dün öyleydi, bugün de öyle…” Peki,
içinizde bu sözün altına imzasını atmayacak olan var mı? Yok, diyorsanız; o
zaman atalarımız yine haklı çıktı demektir cancağızlar. Zira aklın yolu birdir.
Ee tabi görebilene!
Derkenar: Bu yazımı, ilk millî şehidimiz olan Boğazlıyan
Kaymakamı Kemal Bey’in aziz hatırasına ithaf ediyorum.
Aziz Dolu Atabey
http://azizdolu.blogcu.com/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.