Etyen Mahçupyan / etyen.mahcupyan@aksam.com.tr
Bakış doğruları bildiğinden fazlasıyla emin, yaklaşım ise bu
doğruları toplumun üstüne boca etmeye fazlasıyla hevesli… Hükümete, iktidara ve
genelde siyasete yapılan eleştiriler ancak yüzeysel olarak anlam ifade ediyor.
Çünkü adil bir biçimde ve meseleleri hak ettiği bağlama yerleştirerek
bakılmıyor. Gerçekliğin önemli kısmını göz ardı ederek, geri kalanını ise
parlatıp cilalayarak sunan yapay bir bilimsellik söz konusu. İkincisi önerilen
‘evrensel’ doğruların derinlikli bir analizi yapılmadığı gibi, bunlar siyaseti
ve toplumsal tercihleri dışlayan bir sahte uzmanlık ambalajıyla vazediliyor.
Sanki doğrular zaman, mekan ve insandan bağımsız olarak ‘orada’ duruyor ve
bizlere düşen de ‘hakikati’ hazmedip onu uygulamaktan ibaret. Oysa bu yaklaşım
siyasetin ölüm fermanı… Bu yaklaşım topluma ‘senin talep ve tercihlerin önemli
değil, onların ne olması gerektiğini ben bilirim’ diyor. Ne var ki Türkiye toplumu ilk kez gerçek
siyasetin eşiğinde ve bu fırsatı kendinden menkul entelektüellerin hezeyanına
malzeme yapmaya hiç niyetli gözükmüyor. Böylece sonuçta siyaset kendi hükmünü
icra eder, toplum yüzyılın en otantik dönüşümünü gerçekleştirirken, laik kesim
sol/liberal aydınları stadyuma girememiş fanatik seyirci kıvamında
‘kişiliklerini’ korumakla yetiniyorlar…
Entelektüel dünyamızın en belirgin vasfı ‘israf’ sözcüğüyle
özetlenebilir. Geçmişte entelektüel enerji ve birikimin tümü ‘laik’ kesimde
yoğunlaştığı ve sosyolojik olarak bu kesime imtiyazlar sağlayan daraltılmış bir
kamusal alana mahkum olunduğu için söz konusu israf görünür değildi. Ancak
bugün İslami kesim kendi aydınlarını ürettiği ve onları kamusal alana taşıdığı
ölçüde, ülkenin laik cenahtaki birikim potansiyeli de sistem dışına doğru
kaydı. Bunda cemaatçi toplumsal yapının rolü olduğu açık. Ancak laik kesim
aydınlarının toplumun geneline yönelik kendilerini ifade etme çaresizliklerinin
ve yabancılaşmalarının da önemli payı var.
Soru böylesine iyi eğitilmiş, dünyayı bilen, her konuda
nüanslara vakıf bir entelijensiyanın nasıl olup da toplumu ve siyaseti etkilemede
bu denli zayıf kaldığıdır. Oysa söz konusu aydınların söylemine baktığınızda
böyle bir sonucu öngörmekte zorlanabilirsiniz. Temel olarak dünyada hakim olan
entelektüel dilin kullanıldığını, aynı argümanlar üzerinden eleştiri ve
önermelerde bulunulduğunu görüyoruz. Bu aydınların söyleminde iki temel unsur
bulunmakta ve her ikisi de küresel karşılık bulmakta. Bunlardan birincisi
ısrarla yanlışların altının çizilmesidir ki herhangi bir demokraside aydınların
esas işlevinin de bu olduğu söylenir. İkincisi ise birinciyi tamamlayan biçimde
evrensel doğruların seslendirilmesidir ki bu da genelde aydın olmanın olmazsa
olmaz koşulu olarak görülür.
Diğer bir deyişle laik kesimin söz konusu aydınları herhangi
bir ‘gelişmekte olan’ ülke için bulunmaz nimet olmalıdır. Değişim süreci içinde
reform zorunluluğu ile karşı karşıya olan bir ülkede, evrensel norm ve
standartları bilen, yapılan yanlışları atlamayan ve topluma doğruları ısrarla
söylemekten bıkmayan bir entelijensiyadan daha fazla ne isteyebiliriz? Bu aydınların
varlığına müteşekkir olmamız, onlara düşen görevin yerine getirildiğini
kabullenmemiz lazım…Bu durumda söz konusu grubun, yani Kemalist olmayan
liberal/sol aydınların toplum ve siyaset üzerindeki etkisizliğini nasıl
açıklayabiliriz?
Akla gelebilecek gerekçeler, halkın ve siyasetçilerin anlama
kapasitelerinin düşüklüğü, ya da evrensel normları benimsemekten uzak bir
kültüre sahip olmaları, veya oportünist bir anlayışla hayata baktıkları, yani
ahlaki değerlerinin pek de yüksek olmadığıdır. Ayrıca ülkenin cemaatçi
yapısından ve muhafazakarların bilinçli olarak ‘laiklerden’ etkilenmediğinden
de dem vurabiliriz. Ancak bütün bunlarda gerçeklik payı olsa bile söz konusu
entelektüellerin kendi dışlarındaki gerçekliği bir nebze de olsa etkilemeleri
beklenirdi. Daha ilginci son dönem yapılan saha çalışmalarının yukarıdaki
varsayımları en azından toplum nezdinde doğrulamıyor olması. Yükselen eğitim ve
küreselleşme koşullarında, toplumun normları hızla yükselirken, ahlaki
bakışında da kategorik bir yıpranma söz konusu değil. Aksine Türkiye toplumu
yaşananların çok daha farkında ve gerçekçi tercihler yapmaya eğilimli. Ayrıca
kimliklerin kendi içinde çoğullaştığı ve melezleştiği bir süreçteyiz. Diğer bir
deyişle Türkiye etkilenmeye, düşünmeye ve bakışını değiştirmeye hazır. Yeter ki
karşısında anlamlı ve sahici bir yaklaşım bulsun.
Dolayısıyla sorun büyük ölçüde laik aydınların bakışından ve
yaklaşımından kaynaklanıyor. Bakış doğruları bildiğinden fazlasıyla emin,
yaklaşım ise bu doğruları toplumun üstüne boca etmeye fazlasıyla hevesli…
Hükümete, iktidara ve genelde siyasete yapılan eleştiriler ancak yüzeysel
olarak anlam ifade ediyor. Çünkü adil bir biçimde ve meseleleri hak ettiği
bağlama yerleştirerek bakılmıyor. Gerçekliğin önemli kısmını göz ardı ederek,
geri kalanını ise parlatıp cilalayarak sunan yapay bir bilimsellik söz konusu.
İkincisi önerilen ‘evrensel’ doğruların derinlikli bir analizi yapılmadığı
gibi, bunlar siyaseti ve toplumsal tercihleri dışlayan bir sahte uzmanlık
ambalajıyla vazediliyor. Sanki doğrular zaman, mekan ve insandan bağımsız
olarak ‘orada’ duruyor ve bizlere düşen de ‘hakikati’ hazmedip onu uygulamaktan
ibaret. Oysa bu yaklaşım siyasetin ölüm fermanı… Bu yaklaşım topluma ‘senin
talep ve tercihlerin önemli değil, onların ne olması gerektiğini ben bilirim’
diyor. Ne var ki Türkiye toplumu ilk kez
gerçek siyasetin eşiğinde ve bu fırsatı kendinden menkul entelektüellerin
hezeyanına malzeme yapmaya hiç niyetli gözükmüyor.
Böylece sonuçta siyaset kendi hükmünü icra eder, toplum
yüzyılın en otantik dönüşümünü gerçekleştirirken, laik kesim sol/liberal
aydınları stadyuma girememiş fanatik seyirci kıvamında ‘kişiliklerini’
korumakla yetiniyorlar…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.