Çeşitli Ermeni kaynaklarında üstündeki elbisenin önü
beline kadar açık ve yeni buluğa erdiği anlaşılan yarı çıplak genç kız
fotoğrafına bir anlam veremezdim. Son günlerde üzerinde çalıştığım Yves
Ternon’un “Mardin 1915, Bir Yıkımın Patolojik Anatomisi” kitabında
kullanacağımız fotoğrafları seçerken bu fotoğraf yine karşıma çıktı altında
şöyle bir yazı vardı: “Seks kölesi yapılan Mardinli Ermeni bir kız”. Ortaya
çıkan İttihad Terakki Cemiyeti’nin toplum mühendisliğinin yeni bir şaheseri ve
1915 Soykırımında Ermeni çocuk ve kadınların uğradığı bir başka insanlık
onurunu çiğneyen uygulamalarından ve Soykırımın önemli ayaklarından biriydi:
Ermeni çocuk ve kadınların seks kölesi olarak çalıştırılması.
(Not: 9 Nisan 2013 tarihli bu yazıyı okuyucumuzun isteği
ve güncelliği nedeniyle yayımlıyoruz. HYETERT)
Bu uygulamanın organizatörleri (pezevenkleri) için bunun
yeni bir birikim/zenginleşme aracı olduğunu söylemeye gerek yok.
Akademisyen Uğur Ümit Üngör’ün “Jön Türk toplum
mühendisliği, Doğu Türkiye’de kitlesel Şiddet ve Ulus Devlet, 1913-1950” adlı
yeni yayınlanan doktora tezinde bu olgu incelenmiştir.
Soykırım sürecinde el konan kadın ve çocuklara dair
bilgiler savaş sırasında bir yerden bir yere giderken iç pasaport olarak
kullanılan mürür tezkerelerinde mevcuttur. Başbakanlık Osmanlı Arşivi Dahiliye
Vekaleti arşivinde bolca örnekler vardır. Bu mürür tezkerelerinin
incelenmesiyle, yönetim kademelerinde bulunan mutasarrıfların, güvenlik
görevlilerinin, askerlerin, Almanların el koydukları kadınları görmek
mümkündür. Bu kurbanlar mürür tezkerelerinde kimileri eş, birçokları ise
hizmetçi olarak listelenmektedir. Ermeni gen havuzuna el konulması demek olan
bu uygulamada mürür tezkeresinde aynı aileden biri eş olarak görülürken,
diğerleri hizmetçi olarak listelenmektedir. Bunların Müslümanlaştırıldığını
söylemeye gerek yok.
1915 Soykırım sürecinde kadın ve çocukların kaçırılması
ve esir pazarlarında satılması sıradan bir olaydır. Osmanlı’da esaret 1909’da
resmen kaldırılmasına karşın savaşın bitimine kadar Ermeni çocuk ve kadınlar
için bu pazarlar yeniden açılır. Tarihçi Dr. Yves Ternon, bu olgunun altını çizer.
Ermeni söz konusu olduğunda uygulamada her şey mübahtır: Kadın ve çocukların kaçırılması ise Kürt
aşiretleri için alışılmış bir olaydı. Hem katliam öncesi hem de katliamlar
esnasında. Çoğu Müslüman olmuş, onları kaçıran ailelerle bütünleşmiş, bazıları
esir gibi kalmış ve tekrar satılmışlardır. Halep’deki Bab-Nera çarşısı esir
pazarıdır. Bu pazarlar Dünya Savaşı sonuna kadar sürer. Diyarbakır konsolos
yardımcısı Gustave Meyrier Kürt veya Arap aşiretlerinin kaçırdığı Ermenileri
bulmak için vaktinin ve gücünün çoğunu harcamış ve her zaman da başarılı
olamamıştır.
Kadın ve çocukların kaçırılması ve Müslüman haremlerinde
tutulmasına Binbaşı Noel de hatıralarında tanıklık eder. Hatıralarında sadece
Nusaybin’de 250 kadının güçlü ailelerin haremlerinde tutsak olduğunu ve dönemin
kaymakamının bunlara gücünün yetmediğini kaydeder.
Dr. Y.Ternon da incelemesinde kadın ve çocukların
kaçırılması ve satılarak esir edilmesiyle ilgili olarak birçok tanıklıkla
birlikte, Diyarbakır, Viranşehir, Cizre, Urfa ve Mardin’de kurulan esir
pazarlarına ayrıntılı olarak yer verir, bu esir pazarları Osmanlı yönetimi
altındaki topraklarda müttefik Almanlar ve Avusturyalıların gözlerinin önünde
kurulmaktadır:
Kürtler bir tehcir konvoyuna saldırıp kadın ve çocukları
kaçırırken aile nüfusunu arttırmaktan başka, ülkenin belli başlı esir
pazarlarında satacakları tutsakları düşünüyorlardı. Bu pazarlar Diyarbakır,
Viranşehir, Cizre, Urfa ve Mardin’de kurulmaktaydı. J. Rhétoré ve H. Simon’un
söylediğine göre Mardin’de katliam döneminde esir fiyatları çok yüksek değildi.
Satıcılar, mallarından ve ganimetlerinden en kısa sürede kurtulmak
istiyorlardı. Böylece 5-7 yaşlarındaki çocuklar 5-20 kuruşa, yani bir kuzu
fiyatına satılıyordu. Genç bir kız veya 14-15 yaşlarında bir genç delikanlı 2-3
mecidiyeye alıcı bulmaktaydı. Genellikle Hıristiyan bir kadının değeri daha
fazla 1 Türk lirasıydı.
El konulan kadınların satışından elde edilen gelirin
yanında, bunların mensup olduğu ailelerin durumuna göre fiyatları
yükselmektedir. Burada bir başka fırsat yakalanmaktadır. Zira gelecekte bu
kızların ve kadınların sahibi olmak aynı zamanda bunların ailelerinden kalan
mülklerine de el koymanın yasal olanağını sağlamaktadır. Cumhuriyet döneminde
bölgedeki tapu tescil ilanlarında bu olanağın sıkça kullanıldığını, el konan
kadınların varisi oldukları aile mülklerine el koymak için
araçsallaştırıldığını görmekteyiz:
Bazı kişiler için arttırma, 25-30 lira hatta daha
fazlasına da yükseliyordu. Eğer genç kadın önemli bir aileye aitse değeri
yüksekti. Böylece Mardin’li Kaspo ailesinden küçük bir kız 8 liraya satılmıştı.
Bu 3-8 yaşlarında küçük bir çocuğu satın almak için iyi bir alışveriş
sayılıyordu. Bu çocuklar, Müslüman bir ailede geçirecekleri 1-2 ay sonunda,
hele iyi muamele de gördüklerinde ilk ailelerini unutup yeni evlerine
bağlanmaktaydı. Bazen bu gibi çocuklar akrabaları tarafından bulunup satın alan
ailelerine geri gitmek bile istemiyorlardı. “6 yaşlarında bir erkek çocuk
Müslüman bir evde geçirdiği bir yıl sonunda dini uygulamalara öyle bir uymuştu
ki müezzinin sesini her duyduğunda namaz duruşunu alır, eller, kulaklar
arkasında dünyevi seslerden uzaklaşmak için her hareketi, hatta iki zamanlı
namaz pozisyonlarını bile uygulamaktaydılar. Beş-altı yaşlarında küçük Ermeni
kızlar gördüm ki, Arapça İslam dualarını kelime-i şahadet formüllerini, eskiden
Hıristiyan dualarını söyledikleri rahatlıkla ve güvenle tekrarlamaktaydılar.”
Satışlar yönetimin gözleri önünde yapılmaktadır. Ancak
esir ticaretini bir zenginleşme aracı olarak gören zihniyetin yanında vicdanlı
insanlar da bulunmakta ve bu kurbanları kurtarmanın yollarını aramaktadır.
Gerekirse bütün servetini bunun için harcayan insanlar coğrafyamızın yüz
akıdırlar:
Mardin’de halka açık satışlar 1915’in 15 Ağustos’unda
başladı. İlki kadınların satışı oldu. Polisin iyimser bakışları altında
sürerdi. Hyacinthe Simon’un anlattığına göre Bir Süryani Katolik kadın (Yusuf
Sa‘do-Nano’nun dul eşi), o gün pazarlık ederek yüzlerce Hıristiyan kadını satın
alır. Tehcirden etkilenmemiş olan Mardinli Süryaniler tutsakları satın alıp
evlat edinmek istiyorlardı . Başpiskopos Tappuni satın alabileceği kadar çok
çocuğu kurtarmak için tüm parasını feda eder. Böylece 2.000 çocuğu ailelerinin
yanına yerleştirir ve masraflarını öder. Özel serveti olmadığından borç alır.
Ama polis araştırma yapmakta, saklanan Ermeni olup olmadığını soruşturmaktadır.
Tappuni, satın alınan bu çocukların Süryani Katolik olduğunu iddia eder ve dost
olan bazı memurların yardımı ile onları Bedreddin’in yıkıcı öfkesinden sakınır.
1916’da satışlara sunulan gruplardan biri 600 çocukluk bir gruptur. Arkasından
200´lük ve 200´lük bir diğer grup gelmektedir. Tüm bu çocuklar satılamadığından
Osmanlı yönetimi bir yetimhane açar ve onları oraya yerleştirir.
Bazıları kaçırdıkları veya satın aldıkları insanlara
adilane davranırlar. Onlara aile bireylerine olduğu gibi davranırlar, hatta
yardım edilmeleri için başkalarını satın alırlar. J. Rhétoré, Savur’dan bir
Müslüman ileri geleninden bahseder. Bu zat onları kurtarmak amacı ile yirmi
kadar genç kız satın alır ve onlara Müslüman olmalarını hiçbir zaman teklif
etmez. Ancak genellikle sahipler esirlerine din değiştirmeleri yönünde baskı
yapmaktaydılar, ret cevabı alınca da sert davranıyorlardı. Bu kabalıklar dini
önyargılardan kaynaklanıyordu. Bitlis’ten iki genç Ermeni kızı sahipleri
tarafından günde iki kez dövülmekteydi, çünkü efendileri “Hıristiyanlar ancak
dövülmeye müstahaktır” diyordu. Müslüman evlerdeki bu Hıristiyan kadınlar için
hayat, özellikle fakir evlerde ya da Kürtlerde çok zordur. Fiziksel cezalar
olmasa bile, bir hareme bağlıydılar ve evdeki diğer kadınların nefretini
yaşıyorlardı. Bazen satın alan onları tekrar elden çıkarıyordu, çünkü evdeki
kargaşa bitmek bilmiyordu. Bunun nedeni kıskançlıktı.
Fiyatların düşüklüğünden faydalanan resmi görevliler
kadın koleksiyonu yapmaktan çekinmez ve utanmazlar. Ternon, esir Ermeni
kadınların Müslüman yanlarındaki koşullarının ağırlığına ilişkin tanıklıklara
yer verir:
Esir pazarındaki düşük fiyatlardan faydalanan açıkgözler
ise Ermeni kadın koleksiyonu yapıyorlardı. J. Rhétoré bir subayı anlatır. Bu
adam evine 12 kadar kadın doldurup onların ihtiyaçlarına yetişmek için askeriyede
sorumlu olduğu dükkanı satmaktaydı. 13-14 yaşlarında genç kızlar Müslüman
eşleri olmaktaydı. Diğerleri hizmetçi gibi muamele görmekte ve evin en ağır
işlerinden sorumlu olmaktaydılar en aşağılayıcı işler onlara verilmekteydi.
Oysa Müslüman eşler akşama kadar gezer ve gevezelik ederlerdi.
“Başpiskopos Maloyan’ın baldızının esir olduğu evde bir
eşeğin görevini yüklendiğini ve kötü muamele görmekten, kaba bir efendinin
dayağından kolunun kırıldığını anlatırlar.
Esir olduğu köyde görülen rahibe Sayde çeşmeye omuzunda
testi ile giderdi. Bu da evde hizmetçi görevi yüklendiğini gösterirdi. Yani
yorgunluk ve aşağılama ayrıca hakaretler ve kötü muamele de onun payına
düşerdi.”
Birçokları bu koşullara dayanamayarak hayatlarını
kaybederler. Hayatta kalabilmek için koşullar çok ağırdır ve birçokları bu
ağırlığa dayanamaz:
Vilayette 1915 sonbahar ve kışında binlerce çocuk
hastalık, mahrumiyet, kötü muamelelerin acılarından ölür. Katliamların başından
itibaren ailelerinin, ebeveynlerinin tutuklandığını, tehcir edildiğini ve
öldüğünü görmüşlerdi. Hastalandıklarını fark eden efendileri onlardan en kısa
zamanda kurtulmayı amaçlarlar; bazen da kendi elleriyle öldürür ve cezasız
kalırlar. “Kendi gözlerimle gördüğüm bir olay da hasta olan beş yaşlarında
küçük bir Ermeni kızın sahibinin onu canlı canlı bir gübre yığını altına gömmüş
ve üstüne de bir taş koyup ayaklarıyla bastırmış olmasıydı. Ancak, bu sırada
orada olan diğer bir Hıristiyan olanı görmüş ve çocuğu çukurdan çıkarmak
istemiş olsa da, barbar ve haris adam 5 kuruş almadan buna izin vermemiş, onu
gömmek için harcadığı çabanın değerini istemişti. Buna rağmen küçük çocuk
kurtarılamamış, çünkü adam taşı bastırırken bel kemiğini kırmıştı, hastalığı
ise iyileşemeyecek bir şey değildi. Birkaç gün büyük acılarının arasında
annesini çağırıp ağlamış ve ölmüştü” sözleriyle Rahip Rhétoré durumu özetler.
Mütarekeden sonra bu çocukları arayıp bulmak, nüfuzlu
kişilerin elinde olanları onlardan geri almak son derece zordur. Yukarıda da
Nusaybin özelinde Binbaşı Noel’in anılarında değindiğimiz kişilerden almaksa
imkansızdır. Bazıları da yeni hayatlarına tutunmaya çalışmaktadırlar:
Ateşkesten sonra kaybolan çocuklardan bazılarını arayıp
bulmak mümkün oluyordu. Ama bazıları Müslüman evlerle öyle bütünleşmişlerdi ki
hem tanınamıyorlar veyahut da yeni kimliklerini terk etmek istemiyorlardı. Dr.
Şahap Gedik’in bana yakın zamanda anlattığına göre, evrakların incelenmesi
neticesinde hemen her köyde ve her Kürt ailesinde, bundan bir kuşak öncesinde
mutlaka bir Ermeni’nin varlığı ortaya çıkmaktaydı. Bunun nedeni ise Kürtlerin
çok büyük sayıda Ermeni kadın ve çocuğu Mardin bölgesinden kaçırıp köylerine
götürmesiydi. 1945’te Mardin’de askeri doktor görevinde bulunurken birçok köyü
ziyaret etmiş ve Kürtlerin 1915 olaylarından bahsetmelerini bizzat onlardan
dinlemiştir. Bu uzak bölgede, misyonlar ve yardımsever kuruluşların gücü
yetmediğinden, 1918 ateşkesinden sonra çok az sayıda Ermeni çocuk geri
verilmiştir. Böylelikle Mardin yöresindeki Kürtlerin etnik köken bakımından
Kurdo-Ermeni oldukları rahatlıkla söylenebilir.
Kaçırılan, el konulan ve esir edilen kadınların Müslüman
haremlerinde tutulması, Ermeni gen havuzuna el konma uygulaması, bedava işgücü
olarak kullanılmasının yanında, erkeklerinin öldürülerek, kadınlarının ve
çocuklarının seks kölesi olarak çalıştırılması, Ermeni halkının doğurganlığının
yok edilerek, ortadan kaldırılması yani Soykırım uygulamasının en önemli
ayaklarından biridir. Seks köleliği Ermeni Soykırımı ve sonrasında bölgede
geniş bir uygulama alanı bulmaktadır. Seks köleliği ayrıca organizatörleri
açısından da bir zenginleşme alanı ve aracıdır. Üngör, doktora tezi olan
çalışmasında soykırım sürecinden kadınların tecavüz ve kölelik üzerinden
etkilenmelerinin yanında, seks kölesi olarak da kullanılmalarının altını çizerek
1915 Soykırımı sürecindeki Ermeni çocuk ve kadınların seks kölesi olarak
kullanılmalarını örnekler. Seks köleliğinin, köle sahiplerinin zenginleşmesinin
aracı olmasının yanında köleliğin ayrıca bir aşağılanma aracı olarak da
kullanıldığını söylemeye gerek yok sanırım. “Fahişeler Soykırım uygulandığı
ataerkil kültürün biçimini almıştır: tıpkı diğer maddî mal varlıkları gibi,
kadınlar (ve çocuklar) da mal olarak görülüyordu ve mal olarak da dağıtılırdı:
Durum yirminci yüzyılda (örneğin Nazi Almanya’sında ve
Kamboçya’da) değişmeye başlamış olsa da, kadınlar soykırımda doğrudan nadiren
yer alırlardı; kadınlar çoğunlukla erkeklerden farklı yollarla (tecavüz ve
kölelik üzerinden) mağdur edilmişlerdir ve soykırımın sonuçları (Bangladeş’te
olduğu gibi, tecavüz kurbanlarının dışlanmaları veya failin toplumuyla
bütünleşmeleri) da genellikle farklı olmuştur. Tüm bu farklılıklar: (1)
kadınların, onları tarihsel açıdan hem savunmasız hem de değerli kılan özgün
biyolojik nitelikleri (cinsiyet, üreme kabiliyeti ve analık) ve (2) ataerkil
toplumda, kadınların zayıf, bağımlı ve onların vücutlarından, işgüçlerinden ve
üreme güçlerinden yararlanabilecek erkeklerin cinsel malı oldukları biçiminde
egemen olan varsayımlar açısından açıklanabilir.
Ataerkil Ortaçağ toplumlarındaki cinsel ilişkiler sosyal
hiyerarşileri ve yetişkin erkek üstte, kadınlar, erkek ve kız çocukları daha
altta ve fahişeler ise en altta olmak üzere, hakim ve madun konumları tarihsel
anlamda vurgulamış ve pekiştirmiştir. Bu gelenekte, yönetici otoriteler
fahişeliği genelde muhtemel erkek cinsel şiddetine sosyal açıdan yararlı bir
alternatif ve resmî veya gayr-ı resmî vergi gelirlerinin kaynağı olarak
görmüşlerdir. Bir uzmanın deyişiyle, sosyal olarak çoğalmaları için gerekli
olduğu üzere, Ortadoğu toplumlarında, “kurumsal fahişelik gizli dengenin bir
parçasını oluşturmaktadır. Bu istikrarsız cinsel denge, esas olarak I. Dünya
Savaşı’nın bir sonucu olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nda fahişeliğin fazlasıyla arttığı
dönemde bozulmuştur. Ailenin erkek üyelerini cephede veya başka yerlerde
kaybeden dulların sayısındaki artış, Osmanlı nüfusunda reisin kadın olduğu ev
ahalisinin ve yalnız kadınların artmasına da yol açmıştır. Bu çaresiz
kadınların çoğu genelde fahişelikten başka bir seçenek görmüyorlardı. Bazıları
tuzağa düşürülüyor veya buna zorlanıyorlardı, fakat büyük bir bölümünün
ailelerini geçindirmek için başka şansları olmuyordu. Bu süreç, tehcirlerden
sağ kurtulmuş Ermeni kadınlar için çok daha acılıydı. Savaş, çoğu geçimlerini
sürdürmekten aciz olan ve bu nedenle fahişeliğe başlayan hayatta kalmış Ermeni
kadınlar açısından, çöküş değilse bile, ahlaken düşüşe yol açmıştır. Savaş
sırasında Halep’deki Amerikan konsolosu Jesse Jackson, “güvenilir kaynaklardan alınan
raporlara göre, refakatçi jandarmalara kadın ve kızlara istediklerini
yapabilecekleri söyleniyor” diye rapor göndermiştir. Ermeni kadınlarının
fahişelik yapmalarını zorla organize etmekte olan kişileri Almanlar bile
biliyorlardı. Harry Stürner’in söylediği gibi bu organize durum Almanların
gözleri önünde cereyan etmektedir.
Peru’lu yazar Mario Vargas Llosa’nın, Peru’da Aydınlık
yol gerillalarına karşı savaşta askerin moralini yükseltmek için organize
edilen gezici genelevi hicvettiği “Yüzbaşı ve Kadınlar Taburu” kadar organize
olmasa da, 1915 Soykırımı sürecinde Ermeni kadınların ve çocukların satılması
için esir pazarlarının olduğu yerlerde, askerin ihtiyacı için genelevler
organize edilmiştir. Birçok Ermeni kadın buralarda Osmanlı askerlerinden frengi
hastalığı kaparak hayatlarını kaybetmişlerdir.
Ölüm yürüyüşüne çıkarılanları da aynı akıbet
beklemektedir. Yollarda kendilerine refakat eden jandarmaların tecavüzüne
uğramalarının yanında, yolda yapılan saldırılar sırasında da tecavüzlere göz
yumulur. Herhalde bu karşılıksız değildir. Kamplarda durum değişmez. Buralarda
da bunları iyi koşullar beklememektedir. Hayatta kalmak için ya genelevlerde
çalışacaklar yada fahişeliğe zorlanacaklardır:
İstanbul’dan Der es-Zor’a tehcir edilmiş Ermeni aydını
Yervant Odian, bir fahişeyle karşılaşmış ve kadına kendisinden iğrendiğini
söylemiştir. Fakat kadının cevabı şöyledir: “Bu hayatı yaşayan bir tek ben
miyim? Tehcir edilen bütün Ermeni kadınlar… kimilerinin kocaları kayıp veya
katledilmiş, hepsi aynı durumdalar. Hayatta kalmak için ya kerhaneye düşecekler
ya da bir dost edinecekler. Başka nasıl yaşamamızı istersin acaba?” Odian bir
Ermeni kadını olmanın ne demek olduğunu anlatmakta ısrar edince de, fahişe
“‘Artık çok geç… Üç yıl böyle yaşadıktan sonra benimle kim ilgilenir ki? …
Memleketime dönmeye cesaretim yok...
Akrabalarımın ve dostlarımın yüzlerine bakmaya utanırım.”
Kadınların bu ahlakî felakete yönelik edebî tepkileri asimilasyon ve kimlik
yitimi, farklı ırktan insanlarla evlilik sonucu yabancılaşma ve psikolojik
travma korkuları gibi temalar etrafında dönüyordu. Bir tarihçiye göre,
fahişeliğin yaygınlaşması çocukları da etkiliyordu, çünkü “bu dönemde
Türkiye’nin demiryolu hatları boyunca çocuk fahişeliği ve tecavüzler de almış
yürümüştü. Sekiz yaşındaki, hatta daha küçük çocuklar bu bölgelerde fahişeliğe
zorlanmışlardı.”
Soykırım sonrasında extrem bir örnek olmakla beraber
Diyarbakır genelevindeki Fekho’nun hikayesi ilginçtir. Diyarbakırlı yazar Vasıf
Öngören “Asiye Nasıl Kurtulur?” adlı sinemaya da uyarlanmış olan ünlü eserinde
Fekho’dan ilham almış olmalıdır:
Diyarbekir’de, Ermeni kadınlarının fahişeliğine dair
dilden dile aktarılan örneklerden biri de, kısaca Fekho diye anılan Fahriye
Yıldırım’ın durumuydu. Fekho, soykırımda ölümden kurtulmuş ve bir kadın ve bir
Hıristiyan olarak sürekli biçimde iftiralara uğradığı bir Kürt ailesine
verilmiş Diyarbekirli bir Ermeni kızıydı. Hem yetim, hem kız ve hem de Ermeni
kökenli olması nedeniyle son derece düşük sosyal statüsünden dolayı, yaşamını
sürdürebilmek için genç yaştan itibaren fahişelik yapmaktan başka bir çare
görememiş. 1940’ların sonu ve 1950’lerin başlarında, Diyarbekir kerhanesinin
kontrolünü ele geçirip, orada çoğu kendisi gibi yetim ve öksüz olan kadınları
çalıştırmaya başlaması itibariyle Diyarbekir’de bir fenomen haline gelmiş. İş,
adıyla sanıyla “Patron Fekho”nun gözetimi altında iyice büyümüş ve kerhanesi
sayesinde büyük bir servet edinmiş.
Ermeniler kadar olmasa bile 1. Dünya Savaşı bölgedeki
diğer kadınları da etkiler. Bu durum günümüzde bölgede süren düşük yoğunluklu
savaş sırasındaki durumla benzerlik gösterir. Savaş öncesi Kürtler arasında
mevcut olmayan fahişelik, savaş sırasında Kürtler arasında da yaygınlaşacaktır:
Kürt köylü ve göçerleri arasında fahişelik savaşa kadar
pek duyulmuş şey değildi. Britanyalı ajan Noel’in [Binbaşı Noel] yazdığı gibi,
“Kürdistan’da bir fahişeden bahsedildiğini hiç duymadım. Doğu vilayetlerinde
üstü örtülü bir şekilde bir Acem’den, kuzeyde bir Rus’tan, güneyde bir Arap’tan
ve batıdaysa bir Türk’ten söz edilir”. Bu halkın arasında da, Ermenilerde
olduğu kadar olmasa da, savaşın ardından fahişelik başlamıştır. Bir Osmanlı
subayı, korkunç bir çaresizlik içindeki pek çok Kürt kadınının “vücutlarını
satmak”tan başka bir çareleri kalmadığını ifade ediyordu. Kürt siyasetçi Memduh
Selim Bey savaştan sonra birçok yalnız Kürt kadınının “müzkirat”a (alkolizm)
gark olduğunu ve “fuhşiyat”tan başka şanslarının kalmadığını üzülerek
söylemiştir. Bu güçlü ahlakî retoriğin bir parçası da muhafazakâr bir halkın
duygularının galeyana gelmesiydi, fakat Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği
yıkımın doğu vilayetlerinde sosyal açıdan büyük bir sorun olarak meydana
geldiği bir gerçekti. Osmanlı inanç kalıplarına göre, bu kadınlar fahişelikle
iştigal ettikleri an dışlanırlardı. Dışlanmış insanlar olarak karşılaştıkları
sorunlar kitlesel şiddetin ardından gark oldukları sorunları ağırlaştırmıştır.”
Ali Sait ÇETİNOĞLU
http://www.seyfocenter.com/index.php?sid=10&aID=523
1 yorum:
Ayni zihniyet devam ediyor bu ulkede. Hatta ayni zihniyet is basinda ve aynisini yapmak icin firsat kolluyor. Bundan hic kimsenin koskusu olmasin. Ulkesinin silahlanmasi icin elinden geleni yapmayan her ermeni vatan hainidir!
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.