Vahan Altiparmak
Osmanlı İmparatorluğu’nun 130. sadrazamı, Ermeni asıllı
Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Ürgüp’ün Muşkara (Nevşehir) köyünde, 1660
yılında doğdu. İbrahim Paşa, Hıristiyan veya devşirme öğrencilerin eğitim
gördüğü Enderun-i Hümayun'dan, yani Osmanlı saray okulundan yetişen
sadrazamların on üçüncüsüdür. Zeytun’dan devşirilerek İstanbul’a getirilip daha
sonar, Osmanlı tarihine altın sayfalar bağışlayan Yeniçeri Kaptan-ı Derya Halil
Paşa, Sadrazam Süleyman Paşa gibi sadrazamlığa yükselen birçok Ermeni’den
biriydi. 1855 yılında Paris’te basılan Alfonse d’Lamartin’in Osmanlı tarihine
yönelik tarih çalışması İbrahim Paşa’nın Ermeni olduğuna dair en güzel
kanıttır.
İbrahim Paşa genç yaşta iş bulmak için Muşkara’dan
İstanbul’a geldiğinde, eski saray katibi olan akrabası Mustafa Efendi’nin
tavsiyeleriyle 28 yaşında saray helvacısı olarak saraya girer. Uzun süre
helvacı olarak çalışdıkdan sonra “baltacı ocağına” yazılır ve baltacı (sultan’ı
koruyan mızraklı asker) olur. Ardından aldığı yüksek eğitimden dolayı ilk önce
Darussaade ağasının yazıcı halifesi, 1703 tarihinde de, Darussaade ağası
yazıcılığına getirilir.
1703 senesi aynı zamanda İbrahim Paşa’nın yakın dostu III.
Ahmed’in Osmanlı tahtına çıkdığı senedir. III. Ahmed kendisinden önce çıkan bir
fermanla sultan ailesinde kardeş ölümlerine son verildiğinden. diğer
şehzadelere göre daha rahat büyümüş, değerli hocaların elinden yüksek eğtim
almış idi. kitap okumayı, şiiri, müziği sever aynı zamanda hattat ve şair idi.
Batı, özelikle Fransız kültürüne yakın, modern bir insan idi. Uzun süre İbrahim
Paşa ile dostluğu olmuş ve kendisine çok güvenirdi. Kendisiyle aynı zevkleri
paylaşdığı icin III. Ahmed, Beşiktaş Çırağan mevkiinde Mevlevihane'ye bitişik
olan İbrahim Paşa’nın konağına sık sık gelip eğlenirdi.
Devrin sadrazamı Silahtar Ali Paşa, III. Ahmed’in, 1704
doğumlu Emettullah Kadı’dan olma Fatma
Sultan ile henuz 5 yaşındayken göstermelik olarak evlendikden sonrada sadrazam
olur. Ali Paşa’da İbrahim Paşa’a gibi Enderun okulunudan mezun olmuş bir
Hıristiyan idi. Hıristiyan toplumunun en başarılı öğrencileri seçilir, bu
öğrenciler imparatorluğun çeşitli saraylarında elemeden geçirilir daha sonar
İstanbul Topkapı Sarayın’da bulunan merkez okulda getirilip, yüksek eğtime
tabii tutulurlardı. Bu okuldan mezun olan Hıristiyan gençler daha sonar çeşitli
görevlerde kulanılırlardı. Silahtar Ali Paşa Enderun okulunu bitirdikden sonra
sadrazamlığa yükselip, kazandığı zaferler ve imparatorluk lehine yaptığı
antlaşmalar ile çok başarılı bir sadrazam idi.
Silahtar Ali Paşa, 1715 yılında zaferle sonuclanan Mora
Seferine İbrahim Paşa’yı yanında gardiyan olarak götürüp savaştan sonar
“Tahiri” (katip/muhasebeci) tayin etmişti. Bu seferden hemen sonra 1716
yılında, Petrovaradin Muharebesi’ne
katılan İbrahim Paşa savaşın
başlarında ön cephede savaşan Silahtar Ali Paşa hayatını kayıp edince, orduyu
dağılmakdan kurtarır ve Edirneye getirir. Yenilgiyi ve Ali Paşa’nın ölümünü
III. Ahmet’e kendi bildirir. III. Ahmed çok güvendiği İbrahim Paşayı geri
göndermeyerek Ruznameci Başı (Muhasebeci başı), bir kaç gün sonra da 3 Ekim
1716'da Sadaret Kaymakamı (Sadrazam yardımcısı) olarak atar. Sadrazam Ali
Paşa’nın ölümünden sonar sadrazamlığa getirilmek istenen İbrahim Paşa Sadaret
Kaymakamı olarak kalmak ister ve bu göreve geçici olarak yine Kayseri’li Ermeni
bir devşirme olan Tevkili Nişancı Mehmet Paşa’yı önerir. İbrahim Paşa Sadrazam
Ali Paşa’nın dul kalmış bulunan zevcesi Fatma Sultan'la 1717'de evlenince,
Mayıs 1718’de sadrazamılığı devir alır.
“İbrahim Paşa devlet işlerinde vukuflu, düşünceli, kiyaset
sahibi, mutedil, kadirşinas, kabiliyetli insanların kadrini bilen bir hükümet
reisi idi. Pâdişâhın en yüksek teveccühünü (sevgi ve yakınlık) kazanmakla ve
bütün işleri eline almakla şımarmamış, kendisine fenalık yapmış olanlara dahi
yardım elini uzatarak onları utandırmıştır.”
Reformlar
Osmanlın’ın eski gücü kalmamış, Avrupa ise Rönesans Devrine
gireli neredeyse 300 sene olmuştu. Renösans ile başlayan ilerlemeler Avrupa
Ülkelerini ticari yönden daha güçlü yaparken, Avrupa Orduları’nın sipahi ve
topçu birliklerine artık Osmanlı Ordusu karşı koyamakta zorlanıyordu. Sadrazam
İbrahim Paşa durumu yapılan son savaşlarda bizzat görmüş özelikle Sadrazam Ali
Paşa’nın ölümü ile sonuçlanan Petrovaradin Muharebesi’nden sonra Osmanlı
Ordusu’nun artık eski gücü kalmadığını derhal barış yapılmasını önerir. 21
Temmuz 1718’de Avusturyalı’lar ile Pasarofca antlaşması imzalanıp,Venedikli’ler
ile ateşkes ilan edilir. İbrahim Paşa, Rusya Car’ı Piter (büyük)’a yolladığı
bir delegeyle Osmanlı’nın Rusya ile barış yapmak istediğini ve asla Rusya-İsveç
savaşına karışmayacağına dair güvence verir.
İlk Osmanlı heyetleri Paris, Londra, Venedik ve Moskova’ya yollanır.
Avrupa’ın çeşitli ülkelerinde delegeler İstanbul’a davet edip, Avrupa
Halkarıy’la ilk kez yakınlaşma sağlanır. Yapılan barış antlaşmalar ile Avrupa
kıtasında yüzyıllardır süregelen savaş ortamına son verlmiş, oluşturulan genel
barış ortamında devlet bir huzur dönemine girmişti.
İbrahim Paşa, zevcesi Fatma Sultan ve Sultan III. Ahmet
kitapı çok severlerdi. Özelikle İbrahim Paşa sürekli kitap okur ve yabancı
eserleri Osmanlı Türkcesi’ne çevittirirdi. Bu devirde,Yahudi ve Ermeni
Toplumları’nın birer matbaası olduğu halde, hükümdarlığın kendi matbaası henüz
yok idi. İbrahim Paşa’nın emriyle ilk Osmanıl Matbaası, icadından 280 sene sonra
Macaristan’lı devşirme İbrahim Müteferrika tarafından Avrupa'dan getitirilir.
Daha önce Yahudi matbaası ilk çalışmış olan Müteferrika’nın çabaları ile ilk
kitap 1729 yılının Ocak ayında İstanbul’da basılır (Vankulu Lügatı). Avrupa’dan
getitirilen önemli kitaplar ilk kez Osmanlı Türkçesi’ne çevrilip, öğrencilerin
eğitiminde kulanılmış. İbrahim Paşa’nn emriyle ayrıca Doğu kültürünün klasik
eserleri de ilk kez Türkçe'ye çevrildi. Bu kitapların birçoğu halk
kütüphanelerinde halkın okuması için de mevcut kılınmış. Istanbul’un çeşitli
yerlerine bu yıllarda kurulan kütüphaneler örneklerinin en güzelerindendir.
Zevcesi Fatma Sultanla beraber İstanbul'da Şehzade Camii yakınlarında
yaptırdıkları Darülhadis (dershane) talebeler mahsus odalar, sebil ve kütüphane
kompleksinin 4.000 kitabı bulunuyordu. Sadrazamlığının ilk başlarında nadide
kitapların yabancılar tarafından ucuza fiyata satın alındığını öğrenen İbrahim
Paşa, bu değerli kitapların yurt dışına çıkışını da yasaklamıştı.
İbrahim Paşa Osmanlı’da ilk ticari müesseseleri kuran
kişidir. Yaratılan huzur ortamı sayesinde yabancıların Osmanlı şehirlerine daha
güvenli bir biçimde gelmelerine olanak sağlanmıştı. Osmanlı ticaretinin merkezi
olan Kapalı Çarşı, Mahmut Paşa yokuşu ve Mısır Çarşısı bu dönemde yeniden düzenlenir.
Kapalı Çaşrı etrafına esnafın dışarı şehirlerden mallarıyla gelip
konaklayabilecekleri birbirinden zarif ufak hanlar yapılır. Ayrıca İstanbul'da
bir çini fabrikası ve çulha fabrikası’nın yanı sıra, iplik ve halı dokuma
atölyeleri, Yalova’da bir kağıt fabrikası kurulur. İstanbul’da Yeniçeri
Ocakların’dan tulumbacı adı verilen ilk yangın söndürme ekipleri kurulur, ilk
çiçek aşısı istanbul’a getitirilir, Anadolu’dan binlerce işci yapılmakta olan
yüzlerce yalının yapımında çalıstırılmak üzere İstanbul’a getitirilir.
İbrahim Paşa’nın doğduğu yer olan Ürgüp’ün Muşkara köyü
birkaç hanelik ufak bir Anadolu köyü iken, yapılan büyütme çalışmaları ile
binlerce kişinin yaşadığı büyük bir şehir halini alır. Muşkara’ya iki camii,
bir medrese ve fakir talebesiyle fakir halk için imarethane, kütüphane, hamam,
çeşmeler ve okullar, Şadirvanlar, kervansaray ve hanlar yapıldı. Muşkara’nın
adı değiştirilerek Farsça’da “yeni şehir” anlamına gelen Nevşehir ismi konuldu.
Nevşehir’in merkezinde bulunan, Damat İbrahim Paşa Külliyesinde bulunan
kütüphanede 9 binden fazla el yazması koleksiyon içinde, İbrahim Paşa'nın
hediye ettiği 187 cilt kitaplar en değerli Osmanlı el yazması kitaplardandır.
Zamanının ünlü müderrislerinin ders verdiği önemli bir eğitim kurumu olan
medresenin yapım tarihi 1726'dır. Kurşunlu Camii ise İbrahim Paşa’nın
Nevşehir'de yaptırdığı en büyük eser idi.
Lale Devri
Osmanlı İmparatorluğu Rusya ve birçok Avrupa ülkesi ile
savaş halindeyken bile, Fransa ile yakın diplomatik ve ticari ilişkiler
içerisinde idi. Fransa’nın da Rusya ve Avusturya’ya düşman olmasının bu
yakınlıkta büyük rolü vardı. İbrahim Paşa’nın özel tembihleri ile Pasarofca
Antlaşması’na ikinci murabbas (delege) olarak katılan 28. Mehmet Çelebi
yanıdaki heyetle 1720 yılında Paris’e ulaşır. Louis XV. huzuruna çıkan Mehmet
Çelebi Osmanlı Fransa dostluğunu geliştirmek için Fransa’nın İspanya ile barış
yapmasını, böylelikle Rusya ve Avusturya karşısına daha güçlü bir itifakla
oluşturmak istediklerini arz eder. Mehmet Çelebi bu isteklere karşılık olumlu
bir cevap alamasada, ikinci görevi olan ve Sadrazam İbrahim Paşa’nın kendisine
sıkıca tembih ettiği Fransız kültürü ve mimarisini incelemeye koyulur. Beraber
götürdüğü oğlu ile birlikte Fransız saray ve kaleleri, fabrikalar ve bahçeler,
ordu ve ticari müeseseleri, hastahaneleri, tiyatroları ziyaret eder. Mehmet
Çelebi altı ay kadar kaldıkdan sonra geri döndüğünde yanında yazdığı ufak bir
de kitap getirmişdi. Paris’te gördüğü herşeyi yazmış benzer müeseseleri
karşılaştırmış, kadının toplumdaki yerine işaret etmiş, Fransız halkı ve
kültürü hakkında ufak detaylara bile deginmişdi. Mehmet Çelebi’nin oğlu Said
Çelebi, babası diplomatik görüşmelerde bulunurken Paris’i daha çok gezme imkanı
buldu. Said Çelebi herkese muhteşem yeni dünya hakkında gördüklerini anlatıp
oyunlar sahneleyip, Paris’in günlük hayatı hakkında detaylı bilgileri İstanbul
halkına naklediyordu. Said Çelebinin anlatımları ve Mehmet Çelebibin tarhi cep
kitabı, Sadrazam İbrahim Paşa, diger saray efkanı ve İstanbul ahalisi arasında
büyük etki yapmış idi.
Lale Devri İbrahim Paşa’nın Mayıs 1718 tarihinden
Sadrazamlığa çıkmasıyla başlayıp, öldüğü gün olan 30 Eylül 1730’da son bulur.
İstanbul’da yetişen harika laleler devre ismini versede, bir eğlenceler ve
festivaller devri idi Lale Devri. Henüz sadrazamlığının ilk yıllarında
İstanbulu’da moda haline gelen “helva sohbetleri” başlar. Helva yenilip şarap
içilip, şuara meclislerinin (şiir toplantıları), musiki alemlerinin yapıldığı
bu eğlenceler, İbrahim Paşa’nın sadrazamlığı boyunca her kış tekrarlandı. Helva
Sohbetleri dışında, eskiden İbrahim Paşa’nın ikamet ettiği büğünkü Yıldız
Parkı’nın bulunduğu semtde, Çırağan Eğlenceleri yapılırdı. Yüzyıllardır
padişahların avlanma yeri olan bu bölğede, Farsca’da kandiller/mumlar anlamına
gelen Çırağan Eglenceleri Lale Devri süresince tekrar düzenlenmeye başalandı.
Geceleri suların üzerinde bırakılan kaselere mumlar konulur, suların üzerinde
yüzen mumlar eşliğinde eğlenceler yapılırmış. Bunun dışında gündüz yakalanan
kaplumbağaların üzerine de kandiller yerleştirilip, lale çiçekleri arasında
dolaşan mumlar şenliklere ayrı bir güzellik katarmış. Lale Devrinin en önemli
şenlikleri ise Sadabad Şenlikleri idi. Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim
zamanında düzenlenen Sadabad Şenlikleri Lale Devrin’de yeni bir anlam kazanmıştı.
İstanbul'un hayatında önceleri bir gezinti yeri, at ve
okçuluk yarışlarının yapıldığı alan olan Kağıthane, İbrahim Paşa ve III
Ahmet’nin çok sevdiği bir yer idi. Çok geniş bir alanı kaplıyan koruluk ve
bahçelik Kağıthane semti, Kuzey’de Belgrat Ormanları ile birleşir, içinde
Kağıthane ve Alibey dereleri olduğu için bayağı sulak bir yer idi. İbrahim Paşa
burayı yeniden düzenliyerek İstanbul'un zevk ve sefaret yerlerinden biri haline
getirdi. Osmanlı aristokrasisinin merkezi olan Kağıthane’de yapılan bu
kasırlara; Şevk-abad, Kasr-ı Neşat, Kasr-ı Cinan, Hurremabad, Hayrabad gibi
egzotik isimler konuluyordu. Her biri geniş bahçe içerisindeki bu rengarenk
binaların arasında su kanaları yapılıp, çogu yerlerde ufak gölcüklar,
şelaleler, heykellerin agızlarından su fışkıran fiskiyeler, çağlayanlar
oluşturulmuş, bu sebepten derenin gidiş istikameti degiştirilip, Kağıthane
semti büyük doğal bir su şehri haline gelmişti. Haliç'e doğru Kağıthane ve
Alibey dereleri kıyılarında devletçe parsellenerek, devrin ileri gelenlerine
verilen arazide, 200 aşan birbirinden zarif
köşk de yapıldı. Ayrıca Bektaşi Tekkesi ve mezarlığının bulunduğu
Karaağaç semtine, İbrahim Paşa’nın emri ile, bir camii, hamamlar, atcılık ve
okculuk yarışmalarının yapılabileceği alanlar, cirit oyun sahaları, piknik
yerleri yapıldı. Kağıthane Deresinin Haliçe açıldığı yerden başlıyarak Haliç
iki kıyısı yüzlerce konakla süslendi, Üsküdar, Beylerbeyi, Bebek, Fındıklı,
Alibeyköyü, Ortaköy ve Topkapı semtlerinde birçok köşk ve park yapıldı
28. Mehmet Çelebi Paris’den geri döndüğünde yanında Fransız
bahçelerinin planları yanı sıra,
Fontainbleau Şatosunun planını da getirmişdi. Kağıthane Deresi’nin
Alibeyköy yakınlarında 30 kazık ile saglamlaştırılan dere kıyısına, bu şatonun
aynısı olan Sadabad Kasrı yapıldı. Tamamı mermerle kaplı Kağıthane Deresinin
mükemle bir mermer kanal ile Kasrın havuzuna akdığı bu muhtesem kasır, 1 sene gibi rekor bir
zamanda tamamlanmış. Mermer heykeller, çinilerle süslü kasrın havuzuna Kağıthane
Deresi mermer setlerle yavaşlatılarak kontrol altında alınıp, yavaşlayan dere
suyu sonra mermer kaselerin içerisinde havuza boşalırmşı. Sadabad Kasrı’nın
önündeki mermer havuzun etrafında ejderha heykellerinin ağzından sullar
fışkırır, rengarek sülün, ördek ve tavuskuşları dşıardan gelen yabancı elçilere
çift olarak hediye verilen hünkari güvercinleri beslenirmiş.
Sadabad Eglenceleri ilkbaharda, Hıdırellez’in birinci günü
olan 6 Mayıs’da Sadabad Kasrın’da verilen akşam yemeğiyle başlardı. Yemekten
sonra Sultan’ın kasır’dan sevgi gösteriyle ugurlanması ile, Fransız usulü saray
ekranı havuzunun başında eğlenmeye devam ederdi. İstanbul halkı ise şenliklere
karadan arabaları, denizden kayıkları ve yelkenlileri ile katılırdı. Boğazın
Anadolu yakasında oturan zengin halk kayıklarıyla Haliçe girer, daha sonra
Kağıthane’ye geçerlerdi. Boğazın iki yakasında fişek ve çırağan gösterileri
düzenlenir şenlikler ya önemli bir binanın açılışı, ya da bir geminin denize
indirilnesi gibi törenlerle birleştirilirdi
Kağıthane semti 18. yüzyıldan önce bile laleleri ile meşhur
bir yerdi. Evliya Çelebi yazılarında Kağıthane’de bir lâlezar mesiresinin
bulunduğunu, burada yetişen rengarenk Kağıthane Lalesi’nden bahsederek,
"Lale vakti buraya gelenlerin aklı perişan olur" diye yazmıştır.
Kağıthane’de doğal olarak yetişen laleler diger lalelerden farklı, daha uzun ve
ince idi. Lale devrinden günümüze ulaşan resimlerden veya motiflerde sıkça
kullanılan zarif ince Kağıthane Lalesi dışında, savaş halindeki İran ve
Holanda’dan da lale getirilmeye başlandı. Tam bir lale meraklısı olan İbrahim
Paşa’nın “Âsâfî” adında kendi yetiştirdigi bir lale türü vardı. Etraf tarafına
lale yetiştirmelerini tembihler, güzel lale yetiştirenleri ödülendirirdi. İbrahim Paşa Kağıthane’de yapılan bütün binaların
bahçesine lale ekmelerini buyurmuş böylelikle Kağıthane lale bahçeleri ile
dolup taşmış idi
Lale Devri’nin başladıgı ilk yıllarda itibaren İstanbul’un
her bir köşesine yaptırılan çeşmeler ve parklar büyük bir titizlikle inşaa
ediliyor, bu parklara İbrahim Paşa’nın en sevdiği çiçek olan lalenin her rengi
ekiliyordu. Parklara salıncaklar, (dönme) dolaplar, tahterevalliler ve çocuk
beşikleri konuldu. İstanbul’un birçok binası onarıldı veya süslendi, kayıklar
bakımdan geçirilip boyandı. Kağıthane, birçok toplantıların yapıldığı, resmi
ziyaretlerin, düğünlerin düzenlendiği bir yerdi haline geldi.
İstanbul’da yetişen ve sayıları yüzün biraz üzerindeki lale
çeşitleri, ithal edilen laleler ile birleştirilerek yeni laleler edinilmis ve
kısa zamanda lalenin türü 1200’ünü zerine çıkmış idi. Nadide lale türü
yetiştirmek isteyen lale meraklıları sayesinde, bir tek lale soğanı 1000 akce,
gibi fiyatlara satılırken, "Mahbup" adı verilen bir lalenin soğanı
ise 500 altına satılmış. Piyasayı control altında tutabilmek için İbrahim Paşa
1725 yılında lale soğanlarının fiyatlarını belirleyen bir fiyat listesi
hazırlamış ve soğanların bu listedeki fiyatların üzerinde satılmasını
yasaklamıştı. Bu listenin kontrol edilebilmesi için Şeyh Mehmed’i Lâlezari
Serşukûfeci (lale-çiçekçibaşı) olarak tayin etmiştir.
Bir barış ve eğlenceler devri olan Lale Devri’nin
rahatlığında sanatcılar da payını almışdı. Lale Devrin’den önce daha çok dinsel
konuların işlendigi şiirlerde, aşk ve hatta eşcinselik temaları bile işlenmeye
başlandı. Devrin şairleri Seyyid Vehbi, İzzet Ali, Nahifi, Saim gibi birçokları
bu devirdeki akımdan etgilenmişdir. Osmanlı Tarihi’nin en önemli resamı
Abdülcelil Çelebi (Levni)’ Lale devri ile ilgili sayısız eser bırakan
yine Enderun Mektebi mezunu Hıristiyan bir sanatçı idi.
Devrin en önemli şairi ise, aşk ve zevk şairi Nedim idi.
“Mahallileşme Cereyanı” adı verilen eski karanlık, dinsel, ağır kelimelerden
Nedim’in sayesinde kurtulan şiir edebiyatı, Lale Devrinde İstanbulun şivesine,
halkın zevkine kavuşmuştur. İbrahim Paşa’nın yaptırdığı kütüphanelerin başına
getirdiği Nedim, aynı zamanda bu kütüphane duvarlarını ve kitapları süsleyen
usta bir hattad idi. Sarayı ve çevresindeki kasır ve köşkleri övmekten ayrı bir
zevk duyan Nedim, bilhassa, devrin festival ve eğlencelerini şiirlerinde canlı
tablolar halinde sergilemiştir.
Orjinali Bugünkü
Türkçe ile
Bir safa bahşedelim gel şu
dil-i nâşâde Gel şu neşesiz gönüle bir neşe
bağışlayalım.
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a.
İşte üç çifte kayık iskelede amade İşte üç çifte kayık iskelede hazır
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e. Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a
Gülelim, oynayalım, kâm alalım dünyadan Gülelim, oynayalım, dünyadan arzumuzu alalım.
Mâ-i tesnim içelim çeşme-i nev-peydadan Yeni Çeşme’den cennet suyu içelim.
Görelim âb-ı hayat aktığın ejderhadan Ejderha’nın ağzından hayat suyu aktığını görelim.
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a
Geh varıp havz kenarında hirâman olalım Bazen gidip havuz kenarında salına salına dolaşalım.
Geh gelip kasr-ı cinan seyrine hayran olalım Bazen gelip Kasr-ı Cinân’ı seyredelim, hayran olalım
Gâh şarkı okuyup gâh gazelhan olalım Bazen şarkı okuyup bazen gazel söyleyelim.
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a
İzn alıp Cuma namazına deyu mâderden Valideden “Cuma namazına gidiyoruz.” diye izin alıp
Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden Zulmedici felekten bir gün çalıp.
Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan Tenha yollardan iskeleye doğru dolaşıp
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a
Bir sen ü bir ben ü bir de mutrib-i pakize-eda Bir sen, bir ben, bir de güzel gazel söyleyen biri,
İznin olursa eğer bir de Nedim-i şeyda Eğer iznin olursa bir de aşktan çılgına dönmüş
Gayrı yâranı bugünlük edip ey şuh feda Nedim öbür dostları bugünlük feda edip
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a.
İşte üç çifte kayık iskelede amade İşte üç çifte kayık iskelede hazır
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e. Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a
Gülelim, oynayalım, kâm alalım dünyadan Gülelim, oynayalım, dünyadan arzumuzu alalım.
Mâ-i tesnim içelim çeşme-i nev-peydadan Yeni Çeşme’den cennet suyu içelim.
Görelim âb-ı hayat aktığın ejderhadan Ejderha’nın ağzından hayat suyu aktığını görelim.
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a
Geh varıp havz kenarında hirâman olalım Bazen gidip havuz kenarında salına salına dolaşalım.
Geh gelip kasr-ı cinan seyrine hayran olalım Bazen gelip Kasr-ı Cinân’ı seyredelim, hayran olalım
Gâh şarkı okuyup gâh gazelhan olalım Bazen şarkı okuyup bazen gazel söyleyelim.
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a
İzn alıp Cuma namazına deyu mâderden Valideden “Cuma namazına gidiyoruz.” diye izin alıp
Bir gün uğrulayalım çerh-i sitem-perverden Zulmedici felekten bir gün çalıp.
Dolaşıp iskeleye doğru nihan yollardan Tenha yollardan iskeleye doğru dolaşıp
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a
Bir sen ü bir ben ü bir de mutrib-i pakize-eda Bir sen, bir ben, bir de güzel gazel söyleyen biri,
İznin olursa eğer bir de Nedim-i şeyda Eğer iznin olursa bir de aşktan çılgına dönmüş
Gayrı yâranı bugünlük edip ey şuh feda Nedim öbür dostları bugünlük feda edip
Gidelim serv-i revanım yürü Sadabâd'e Gidelim selvi boylu güzelim yürü Sadabad’a
Nedim.
Patrona Halil İsyanı
İbrahim Paşa sadrazamlığı döneminde Osmanlı İmparatorlu’ğu
bir tek İran ile savaş halindeydi. Rusya ile süpriz bir antlaşma imzalıyarak
müttefik olmuş, İrana karşı beraber
savaşmakta, cepheden devamlı zafer haberleri gelmekteydi. Osmanlı’da bir
gelenek olan zafer sonrası eğlenceler yapılan eğlencelere ekleniyor, şenlikler
uzuyorda uzuyordu. 1725 yılına kadar başarılı geçen İran Seferleri’nin olumlu
etkileri 1730 yılında Nadir Şahın Osmanlılar’a üstünlük sağlayıp kaybettiği
toprakları geri alması ve yöre halkına karşı katliamlar yapması ile son
bulmuştu. Cepheden gelen olumsuz haberler ve devletin parasının israf edildiği
gibi iftiralar eklenince, on yedinci Ağa Bölüğü Yeniçeri’si Patrona (Albay)
Halil ve yandaşları, 25 Eylül 1730'da perde arkasından ganyana getirilerek,
İstanbul sokaklarında halkı, hükümete karşı isyan etmeye teşfik eder. Halkın
isyana karşı çıkması yanı sıra hükümetle araları iyi olmayan yeniçeriler de bu
işe karşı çıkınca isyancılar sesizce dagılır. Patrona Halil ve yandaşları 28
Eylül günü Bayezıt Camisi’nin Kaşıkçılar kapısı tarafından yürüyüşe geçerek
ayaklanmayı tekrar başlatmak ister.Yeniçeri Ağası Hasan Paşa 300 kadar
Yeniçeriyle isyancıların geçiş yolunu kapatıp isyanı durdurmaya çalışsada, kardeş
kanı dökülmesin diye Patrona ve avanesi ile çatışmaya girmez.
Patrona Halil aslen bir Arnavut idi. Bir deniz subayı olduğu
halde pek sefere çıkmamış Galata’da ya bir meyhanede, ya da bir kahvede
eğlenirdi. Yeniçeriler’ in içerisinde bulunan 10 bin kadar Arnavut askerler
sonradan isyana dahil edildi. Perde arkasından düzenlenen ayaklanma 29 Eylül,
Cuma günü tekrar hızlanır. Halk dükkanlarını kapatıp ayaklanmaya katılmaya
zorlandı, mahkümlar hapishanelerden serbest bırakılıp, Anadolu’dan getitirilen
inşaat işçileri de isyana katıldı.
III. Ahmed isyancıların dertlerinin ne olduğunu
sordurduğunda, isyancılar 38 kişilik bir liste verip listedeki kişilerin
kendilerine teslim edilmelerini isterler. Listenin başında İbrahim Paşa ve
damatları vardı. 30 Eylül'de Topkapı Sarayı'nda yapılan toplantıda İbrahim Paşa
ve iki damadının boğularak öldürülmesine karar verilir. Aynı gece Sadrazam
İbrahim Paşa ve damatları Kaptan-ı Derya Kaymak Mustafa Paşa ve Kethüda Mehmed
Paşa Kapılararası'nda boğularak öldürülürler. 1 Ekim sabahı, cesetleri
isyancılara verilir. Ayaklanmacılar cesetleri İstanbul sokaklarında sürükleyip
herkese gösterirler. İbrahim Paşa zamanında Sultanahmet Etmeydanın’da
Yeniçeriler yazın faydalansın diye bir çeşme yaptırmıştı, cesetler İstanbul
sokaklarında dolaştırıldıkdan sonra bu çeşmenin üzerine bırakılır. Fakat, isyancılar
arasında cesetlerden hiçbirinin İbrahim Paşa'ya ait olmadığına dair bir şüphe
uyandı. Sünetsiz olan ceset başka bir Hiristiyan olan kürkcü Manol’a ait olduğu
düşünülerek "alın kürkçüyü veerin elvacıyı" sloganları ile tekrar
Saray'a bir yürüyüş başladı. Ayağına urgan bağlanan İbrahim Paşa’nın cesedi
tekrar Topkapı Sarayı’na getirildi. Sarayın önünde toplanan kalabalık gurup
sünnetsiz olan cesedin İbrahim Paşa’ya ait olmadığını söylüyerek isyanı tekrar
başlatırlar. III. Ahmed 1 Ekim 1730”da tahtı oğlu I. Mahmud’a bırakarak tahtan
inmek zorunda kaldı.
Patrona ve avanesi ellerindeki listeye göre zengin kişilerin
evlerine gidip mallar gasp edip insanlara yapmadıkları kötülük kalmadı. Tam 48
gün süren isyan boyunca evler, hanlar, konaklar ateşe verildi. Sadarabad Kasrı
ve Lale bahçeleri ateşe verilerek yakılmasını istedikleri halde, Sultan I.
Mahmud ancak yıktırılmalarına izin vermişti. Eşi öldürülen, babası tahttan
indirilen Fatma Sultan'ın mallarına el konulup saraya hapsine alındı. Bir
müddet sonra hastalanan Fatma Sultan, 1. Mahmut tarafından tekrar saraya
yerleştirilsede henüz 29 yaşında vefaat eder. Dönemin ünlü şairi Nedim ise,
isyancılardan kaçmak için damdan dama atlarken düşerek can verir. İbrahim
Paşa’nın parçalanan cesedi, kendi ismini taşıyan Sehzadebaşındaki kütüphane ve
darülhadis medresesi olarak inşa ettirdiği Külliye’nin avlusunun gömüldü.
İbrahim Paşa ile beraber boğularak öldürülen damatları da aynı yere gömülmüşdü.
İbrahim Paşa’nın ilk refikasından olan oğlu vezir Genç Mehmet Paşa, 1769 yılında
vefat edince isdeği üzere o da pederinin yanına defnedilmiştir.
İbrahim Paşa’nın Sadrazamlığı döneminde Ermeniler’e yönelik
birçok olumlu yaklaşımları olmuştur. Kumkapı Surb (Aziz) Astvadsadsin ve daha
başka birçok Ermeni kiliseleri İbrahim Paşa’nın sadrazam olduğu dönemde inşaa
edilmiş veya onarılmıştır. Bimen Zartaryan ve Kevork Pamukciyan’ın İstanbul
Patrikanesi’nde yapdıkları araştırmalar sırasında, Patrik Hovhannes (Golod)’in
1724 yılında Sadrazam İbrahim Paşa’ya gönderdiği bir mektupta Kafkasya’dan esir
olarak getirilen Ermeni çocukların köle olarak pazarlarda satılmalarından
şikâyet eder. İbrahim Paşa çıkardığı fermanla bütün Ermeni çocukların serbes
bırakılmasını ve bir daha Ermeniler’in köle olarak pazarlarda satılmasını
yasaklamıs. İbrahim Paşa’nın ticari yönden de Ermeniler’e destek olduğu
bilinmekte, zira İstanbul’da kurulan ticarethanelerin coğu Ermeniler’in elinde
olan mesleklere ait müeseselerdi. Çulha bezi ve Kütahya çiniciliği gibi
mesleklerin tamamı Ermeniler’in
tekelinde olan mesleklerdi.
İbrahim Paşa’nın Kapaılçarsı etrafına yaptırdığı hanların
hepsi Patrona Halil İsyanın’dan sonra yakılıp yıkıldı. Tam 25 sene sonra
meydana gelen 29 eylul 1755 yangını ile büyük hasar gören bu hanlar
(Kızlarağası Hanı,Yağcı Han, Zincirli Han, Çukur Han, Kalcılar Hanı, Kumrulu
Han, Saksı Han, Sofcu Hanı, Küçük Yeni Han, vs.)’ın yapılışı hakkında herhangi
bir bilgi günümüze ulaşmamışıtr. İbrahim Paşa zamanında yapıldığı tahmin edilen
bu hanların her birinin ayrı mimari özellilikleri sahip olduğundan, aynı dönem
ait olduğu büyük bir ihtimaldir. Bu hanlar içerisinde İbrahim Paşa’nın ismini
yazılı olduğu tek han meşhur Çuhacı Han’dır. Çuhacı Han’ın temel taşında
yazdığı üzere, han 1718 yılında İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış. İbrahim
Paşa’nın Sadrazamlığa yükseldiği ilk sene yapılan bu han sanki bir miras gibi
tahminen yapıldığı günden beri Ermeniler’in ticaret ocağı olmuş. Lale
Devrin’den geriye kalan ender yapılardan olan bu tarihi han, son 200 sene kadar
bir süredir dünyanın dört bir tarafına dağılan sayısız kuyumcu ustalarının
yetişdiği bir kuyumculuk merkezi idi.
Vahan Altiparmak

1 yorum:
Devlet yöneticilerinin özellikle de sadrazam Damat İbrahim paşa nın sarayda düzenlediği içki, kumar ve fuhuş gecelerine tepki olan ve bu haklı isyanı yapan Patrona Halil. Tüm batılı kaynaklarda da Patrona Halil e hakaretler vardır.Çünkü Patrona Halil in karşı çıktığı Damat ibrahim, batının yetiştirdiği bir ajandı ve idam edildiğinde sünnetsiz olduğu da ortaya çıktı!
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.