Nilay Vardar
100LEŞME / Tuma Çelik Anlatıyor.
100 yıl sonra Süryaniler ilk kez Türkiye’de soykırımın yıl
dönümünde açlık grevi yapacaklar. Tuma Çelik, Sayfo, yani 1915'teki Süryani
Soykırımı'nı anlattı.Süryaniler, 1915 Süryani soykırımı için Sayfo, yani kılıç
diyor. Ancak son 20 yıldır, konuşulmaya, tartışılmaya başlandı. Tartışma tabii ki Türkiye’de değil, Avrupa’ya göç etmek
zorunda kalan Süryanilerle başladı. 100 yıl sonra Süryaniler ilk kez Türkiye’de soykırımın yıl
dönümünde açlık grevi yapacaklar
. Midyat’ta 20 Nisan'da başlayacak olan açlık
grevi, 1915’in 100. yılı nedeniyle 100 saat sürecek ve 24 Nisan’da son bulacak.
Süryani Soykırımı 2010'da İsveç'te bu yıl ise Hollanda ve
Ermenistan'da kabul edildi. Ayrıca Fransa ve birçok Avrupa ülkesinde bu ay
içinde soykırım olarak kabul edilmesi için çalışmalar sürüyor.
1984’te İsviçre’ye göç edip, 25 yıl sonra Midyat’a dönen
Tuma Çelik’le konuştuk. Çelik, Türkiye’nin ilk Süryani gazetesi olan Sabro’nun
(Umut) Genel Yayın Yönetmeni ve aynı zamanda Avrupa Süryaniler Birliği Türkiye
sorumlusu.
1900'lerin başı Nasturi din adamlarıyla, Nasturi aileleri
1915 Süryaniler için ne anlama geliyor?
Bize göre soykırım kararı Hıristiyanlara yönelikti.
Süryaniler de Hıristiyan bir kimlik olarak sayıldığı için katledildiler. Amaç
sadece Ermenileri katletmek olsaydı, sadece Süryanilerin yaşadığı yerlere
saldırmazlardı. Mesela Midyat’ta tek bir Ermeni yok. Ama Süryaniler örgütlü bir
şekilde katlediliyorlar.
Süryaniler o dönem örgütlüler mi?
Süryaniler 11. yy dan itibaren geri plana sürüldüler. Eğitim
kurumları tasfiye edildi, kendilerini geliştirecekleri ortamlar ortadan
kaldırıldı. Tam da çatışmaların yoğun yaşandığı bir bölgede yaşıyorlar. Sürekli
saldırıya maruz kalıyorlar. Bu yüzden uzun bir süre sadece kilise çevresinde
varlıklarını sürdürmüşler.
Ulus bilinci ortaya çıktığında, Süryanilerin bunları
içlerinde taşıyacak mekanizmaları henüz oluşmamıştı. Merkezden uzak,
gelişmelerden uzaktadırlar. Bu yüzden kimlik arayışı, hak talebi anlamında
örgütlülükleri yok. Osmanlı millet sistemi içinde de 1800’lü yılların sonuna
kadar Ermeni kimliği içinde tanımlanıyorlar.
Dolayısıyla bir ihtiyaçları olduğunda muhatap patriktir.
Patriğin de bir talebi olduğunda Ermeni patriğine gidiyor. 1800’lerde millet
sistemine yeni yeni dahil olmaya başlıyorlar. Bu yüzden siyasi, askeri anlamda
hiçbir örgütlülükleri yok. Sadece kiliseleri var. Buna rağmen örgütlü bir
şekilde katlediliyorlar.
1915'te anne babasız kalan kız çocukları
Osmanlı döneminde ne kadar Süryani yaşıyormuş?
1913 nüfus sayımı var. Bunun dışında kilise kayıtları var.
Türkiye’deki Süryani kiliseleri Nasturliler, Keldaniler, Süryani Ortadokslar,
Süryani Katolikler, Protestanlar gibi isimler altında toplanıyorlar. Bunların
bilgilerini bir araya getirdiğimizde soykırımın yaşandığı alanlarda 700 bin
civarında bir nüfus ortaya çıkıyor. 1915 sonrasında ise bu rakam 200 bine
iniyor. 500 bin civarında kayıp var. Tabii hepsi katledilmiyor. 280-300 bin
civarında kişi katlediliyor. Geri kalanlar ya devşiriliyor ya da göç ediyor.
Müslümanlaştırılmış Ermeniler gibi müslümanlaştırılmış
Süryaniler de var yani?
Elbette. Adıyaman’da, Malatya’da Elazığ’da çok ciddi bir
müslümanlaştırılmış Süryani var. Bir kısmı şimdi yeniden Hıristiyan oluyor.
Hıristiyan olmadan da Süryani olduğunu söyleyenler var. Ama kendi kimliğini
ortaya çıkartanlar çok az.
Süryaniler en çok nelerde yaşıyormuş?
Bizi İzlo (İzala) Dağı dediğimiz Bagok dağının etrafı,
merkezi Midyat olan Batman, Şırnak, Mardin arası bölge Turabdin’dir. Ki
Turabdin, Süryanice'de “İnananların dağı” anlamına geliyor. Ağırlıklı olarak
burada yaşıyorlar. İkinci olarak Hakkari sonra Diyarbakır, sonra Elazığ, Adana,
Antep, Urfa, Adıyaman, Malatya, Siirt, Van, Bitlis, Muş, Sivas’a kadar
Süryaniler yaşıyor. Şu anda dünya genelindeki (Asuri-Keldani-Nasturi-Arami-Maruni-Melkit)
Süryani nüfusu 12 milyon civarındadır. Türkiye'de ise 25 bin civarında.
Hakkari’de 1924’te de bir sürgün yaşanıyor.
1920’de son kalan Süryaniler oradan da sürgün ediliyor.
Oradakiler Nasturi kimliği taşıyan Süryaniler. Kilise etrafında daha örgütlü
bir halk. Musul, Kerkük nedeniyle İngilizlerin Hakkari’ye yönelik planları var.
Hıristiyan oldukları için de Nasturilerin İngilizlerle işbirliği içinde olduğu
düşünülüyor.
Türkiye ve İngiltere Musul ve Kerkük’ten, İngiltere ise
Hakkari’den vazgeçiyor ama Süryaniler sürülüyor. Devlet kışkırtmasıyla Hakkari
köylerine askerler gönderiliyor. Provokasyonlar oluyor ve örgütlü bir şekilde
Nasturilere ya kimliklerinden vazgeçmeleri ya da gitmeleri dayatılıyor. Sadece
iki köy kalıyor o da Keldani ismini kullanmaya başlıyor.
1930’da Merkezi Mardin Deyrul Zafaran’da var olan Antakya
Süryani Ortodoks Patriği sürgün ediliyor. Onun yerine seçilen de 1932’de
Türkiye’ye sokulmuyor. Böylece Patriklik merkezi Humus’a taşınıyor.
Ben sembolik olarak ve iade-i itibar anlamında patrikliğin
Antakya’da olması taraftarıyım. Ama şu anda Antakya’da Süryani kalmadı. Türkiye
de bunu dillendiriyor ama nedeni iade-i itibar değil, Türkiye Süryanileri
kontrol altında tutma çabası içinde.
1950’den sonra emek göçü başlıyor?
1950’lerde Süryaniler ekonomik daralma nedeniyle kentlere ve
sonra Avrupa’ya göç ediyor. Amaçları belli bir ekonomik gücü oluşturup geri
dönmek. Kimse toprağını falan satmıyor. Ama 70’lerde 80’lerde zorunlu din dersi
ve baskılar başlayınca göç artıyor. Faili meçhuller de başlayınca, (50’ye yakın
Süryani faili meçhul vardır o dönem), göçler hızla artıyor.
Süryaniler dinle kendini tanımlıyor. Avrupa’daki toplumları
kendi gibi görüyorlardı. Onlar da Hıristiyandır diye. Ama Avrupa’da aslında
aynı olmadıklarını, farklı olduklarını fark ediyorlar. Ve bu nedenle kendi
kimliklerine ve memleketini daha çok sahipleniyorlar.
Dil bakımından gelişmeyi Avrupa’da yaşıyor Süryaniler. Ben
1985’de İsviçre’ye göçtüm ailemle. Süryanice’yi orada öğrendim. Dolayısıyla
diyebiliriz ki Süryani aydınlanması Avrupa’da ortaya çıkıyor ve ülkeyi
sahiplenme de yine burada oluyor.
Süryaniler soykırımı anlatıyor mu?
Süryaniler kendi içinde anlatıyor ama dışa dönük olarak son
20 senedir anlatmaya başladılar. Ermeniler 1915’ten 10 yıl kadar sonra bu
çalışmalara başladılar. Ama Ermenilerin dışarıda kalan bir gücü, diasporası,
Ermenistan’ı vardı. Bizim yoktu. Ermenilerin ciddi bir entelektüel kesimi
vardı. Süryanilerin böyle bir gücü yoktu, çünkü kırsal bölgede yaşıyordular.
Dışarıdan destek yok, entelektüeller yok. Bu yüzden sadece kendi içlerinde
kaldılar.
Sizde nasıl anlatılırdı?
Bizim köy soykırıma döneminde saldırıya uğramadı. Ama yengem
Sayfo’dan çevre köylerden köyümüze sığınmak için kaçan yüzlerce çocuktan biri.
Biz hep bunları dinleyerek büyüdük.
Mesela insanlar Sayfo’dan önce, sonra doğdu diye anlatırlar.
Ama dışarıya anlatılmazdı. Soykırımın yarattığı bir travma var. Korku duvarını
inşa etti. Ben okulda hep “ismimi yanlış yazmışlar, aslında Tuna” derdim.
Babamın okulda kavga ettiğimde ilk sorusu “çocuk Müslüman mı” olurdu,
müslümansa tokadı yerdim.
1995’te ilk kez Sayfo yıldönümü için İsviçre’de anma yaptığımızda
bir ayin düzenlemek istedik. Basit bir ayindi. Papazlar korkudan gelmedi. Daha
sonraki yıllarda da devam etti bu korku. Biz Avrupa’nın değişik ülkelerinde
açlık grevi yaptık, Süryaniler gelmedi. Ne zamanki 2000’de Hollanda’da açlık
grevi çadırına faşistler saldırdı insanlar o zaman sahiplenmeye başladı.
Ermeni soykırımında 24 Nisandır sembolik gün. Sizde var mı
böyle bir gün?
1915’ten bahsedeceksek farklı bir tarih ortaya çıkartmak
yerine sembolik bir tarihi olan, kabul gören, bizim açımızdan da negatif bir
yanı olmayan, Ermenilere de saygı göstermek için o tarihi biz de kullanmaya
başladık.
Soykırımın kabulü sizin için ne anlama geliyor?
Biz şunu istiyoruz aslında, kendi topraklarımızda özgür
yaşamak istiyoruz. Beraber yaşadığımız halklarla barışık yaşamak istiyoruz.
Bunun koşulu bize yapılanı kabul etmek. Benim bir yaram var. O yarayı
temizlemeden, rahat olma imkanım yok. Bu sadece benimle de alakalı değil. Benim
beraber yaşadığım, bir şekilde soykırımda rol alan, ister karar aşamasında, ister
uygulama aşamasındaki insanların çocukları var. Onların da benim yaşadığım
yarayı yaşadıklarını düşünüyorum.
Bu nedenle birbirimize önyargıyla yaklaşıyoruz. Ben yaralı
bir insan olarak karşı tarafta bir korku yaşıyorum. Yarın aynı olayları
yaşamayacağımızın bir garantisi yok. Çünkü Henüz karşı taraf bana yapılanın
yanlış olduğunu söylemedi. Yüzleşmek gerekiyor. O kayıpları, insanları geri
getirmek mümkün değil ama siyasal, sosyal ve kültürel olarak birçok konuda
yaşadığımız kayıpları telafi edebiliriz.
Nasıl mesela?
Benim vergimle İmam Hatip okulları açılabiliyor ama kendi
dilimde eğitim verecek okul açamıyoruz. Bana göre bunlar ortadayken başka
şeyleri konuşmamız anlamsız.
Lozan’ın orijinal metninde Türkiye’de Müslüman olmayanlar
azınlıktır diye tanımlanıyor. Ve kendi farklılığını yaşaması için imkan
verilmesi gerektiğini söylüyor. Süryaniler de diğer azınlıklar gibi o tanımın içine giriyor. Ama devlet
bunun uygulanmasına izin vermedi. İki sene önce okul açabilmelerine izin veren
kararla bu durum ortadan kaldırıldı. Ama Süryanilerin bu hakları hayata
geçirebilmeleri için imkanlar halen kısıtlı.
İstanbul’da açılan ana okulu var. Süryanilerin ihtiyaçlarına
cevap verebilecek düzeyde değil. İlkokul ve liseyi Süryanilerin açabilme imkanı
yok. Matematik, kimyayı Süryanice okuyabilecek bir okul istiyoruz.
Süryaniler bunu tek başına yapamaz. Bunun aşılması için
devlet okulu açmalı. Hem İstanbul’da hem Midyat’ta. Öğrenci yok demek mantıklı
değil. Bir öğrenci varsa da devlet bundan sorumlu. Bu iyi niyeti göstermediği
zaman ben nasıl inanırım daha büyük şeylerin olabileceğine.
Baskılardan dolayı göç eden nüfus var. Bu nedenle kimlikleri
alındı. Türkiye’de yaşama şartı ortadan kaldırıldı bunların koşulsuz iade
edilmesi gerekiyor. Türkiye
vatandaşlıklarını almaları için askerlik yapacaksınız gibi şartları kaldırmak
gerek. 60 yaşında adam askere mi gidecek şimdi? Bu topraklarla bağı olan
insanların, torunlarının yeniden Türkiye’ye dönebilmelerinin önü açılmalı.
Bugün sadece Batı Avrupa’da üç yüzbine yakın Türkiyeli Süryani var.
Süryaniler giderken neyi götürdü?
Turabdin’de bütün ekonomi Süryanilerin elinde idi.
Basmacılık, kumaş boyacılığı, telkari kuyumculuk ön planda. Yine Musul,
Halep’te ticaret onların elinde idi. Meslekleri bölge koşullarına göre
değişiyordu.
Telkariyi yapan ne kadar usta kaldı?
Fazla insan kalmadı. Makinalaştı artık. Midyat’taki Süryani
ustaları uzakdoğudan gelen makine yapımı telkari satıyorlar. Çok emek istiyor.
Çok emek çok fiyat demek. Telkari için bir koruma programı gerekiyor. Başvuru
yaptık ama umutsuzum.
Çünkü daha önce de reddedildik. “Turabdin’de Kalanlar” diye
bir kitabım var. Turabdin’de kalan kilise ve manastırların envanterini
içeriyor. Biz onu bir proje olarak kültürel mirasın ortaya çıkartılması için
DİKA’ya sinsanlara sundular. Ancak buradaki 16 siyasetçi ve bürokrattan sadece
iki kişi destekledi ve dolayısıyla geçmedi. Aynı projeyi Hollanda Büyükeçiliği
kabul etti ve envanter çıktı. Avrupa fonlarına başvurunca da dış mihraklar var
diyorlar.
Kitaptan ne sonuçlar çıktı?
Araştırma yaptığımız alanda 357 kilise ve manastır var.
Muhtemelen binlerce var. Bunlar sadece bizim tespit ettiklerimiz. Çok büyük
kısmı harabe. Bir kısmı yerle bir, bir kısmı camiye çevrilmiş, çok az bir kısmı
halen ayakta, kilise ve manastır özelliğini koruyor. Turabdin, dünya genelinde
Hıristiyanlık eserlerinin en eski ve bir arada en fazla bulunduğu yer. Dünyanın
hiçbir yerinde bu kadar dar alanda bu kadar kilise ve manastırın olduğu yer
bilmiyoruz.
Mor Gabrial manastırının arazileri iade edildi dendi. Hala
hepsi değil. Başka toprak sorunları?
Toprak sorunu esas devletle. Sonra devletle bağlantılı
feodal yapılarla, üçüncü aşamada sıradan insanlarla. Bunlar belirleyici değil.
Belirleyici olan devletin yaklaşımı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Mor Gabriel Manastırı’nın arazileri
iade edilecek diye söz verdiğinde 30 parçasına el konulmuştu. 12 parça iade
edildi.18 parça iade edilmedi. Kilise etrafındaki toprak parçalarından
bahsediyoruz. Gasp edilenler zaten manastırın etrafındakilerdi.
Mor Gabriel çok gündeme geldiği için biliniyor ama onlarca
kilise hazine arazisi olarak kaydedildi. Dava açılanlar var. Dava açmak da zor.
Bu yüzden lanet olsun diye bırakılanlar var. Kısacası elimizdeki iğneyle
dağları yıkmaya çalışıyoruz. Birçok kesimin işe el atması gerekiyor.
Kadastro çalışmaları Süryanilerin burada olmadığı zamanda
yapıldı. Dolayısıyla bölgede çevreyi bilen insanlar azdı. Ki bunların çoğu da
yaşlı insanlardı. Bu yüzden devlet istediği gibi yaptı. Yapılanların çoğu da
itirazlara rağmen yapıldı. Mesela kişi ve kurumlara ait birçok yer 20 yıldır
kullanılmadığı için metruk sayılıyor. Bu toprak benim diyorsun, 20 yıl
işlememişsin diyor reddediyor. Ki insanlar bahsedilen yerleri keyfiyetten
dolayı terk etmediler. Baskı ve zorlamalar yüzünden terk ettiler.
Kırsal aladan ağaçlar ısınma amaçlı kullanılır. Dolayısıyla
hemen her evin kendi kullanımı için koruluk vardır. Bunlar 20 yıl işlemeyince
orman oluyor. Devlet buraların hemen hepsini orman arazisi kabul ediyor.
Süryanilerin arazileri bir şekilde devletin oluyor. Mahkemeye gidiyorsun önünüz
kapalı.
Kürtler özür dilemeye başladı, sizce Kürtler yüzleşebiliyor
mu?
1915 için Kürtler “fırmana fıllaha” derler. Biz onları
öldürdük ama bu ve bizim isteğimizle yaptığımız işimiz değildi derler.
Bana göre Kürtler üzerine düşeni yeterince yapmadılar. Bir
iyi niyet var bunu görebiliyoruz. Mesela Kürtler, sırf Süryani olduğu için
birini parlamentoya götürüyor. Sembolik çıkışlar var. Ama yeterli değil.
1915’in kabulü Kürtlerden geçiyor. Bir mahkemeye gittiğinizde birinden davacı
olursanız en büyük kanıt, bir şahidiniz olması. 1915’te Kürtler faildiler, ağır
bir kelime ama… Eğer Kürtler "bir emir geldi Ermenileri Süryanileri
soykırımdan geçirdik derse" egemenlere söyleyecek bir şey kalmıyor.
Bireysel olarak çok dillendiriliyor, HDP söylüyor ama
yeterince ortaya konulduğu kanısında değilim. 1915’i Kürtler gerektiği gibi
sahiplenirse çözülebileceğini düşünüyorum. Helalleşme öyle olabilir. Sen gördün
bunların olduğunu. Ben senden davacı değilim ama sen tanıklık yap. 1915 sonrasında
Ermenilerin Süryanilerin mallarına el koydular, o konuda tartışma içine girmeye
gerek yok. Biz beraber yaşadığımız diğer insanlarla ortak bir yaşam istiyoruz.
Bunun için de bir güven ortamının oluşması gerekiyor. Bence bu henüz tam
anlamıyla oluşmadı. (NV)
Herkese Süryani mi diyeceğiz?
Bana göre Süryani demek gerekiyor. Şu var biz kendi
dilimizde kendimizi tanımlarken Süryani diyoruz. Batı lehçesinde Suroyo
diyoruz, doğu lehçesinde ise Suraya diyoruz. Bu kiliselerin bölünmesi,
mezheplerin bölünmesi ve farklı yaşayışlardan dolayı isimler dağişiyor.
Asuriler, Nasturiler, Aramiler Keldaniler, Süryaniler, hepsi Süryanice
konuşuyorlar. Ama hepsine Asuri veya Arami ya da Keldani demek doğru değil.
Süryani hepsini içeriyor. Ama diğer isimler hepsini kapsamıyor. Çünkü
Asurilerin olduğu dönemde Aramiler, Aramilerin olduğu dönemde Keldaniler vardı.
Hepsi aynı kültürü kullanıyorlardı ve egemenliklerinin olmadığı dönemde
birbirlerine karıştılar.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.