Sait Çetinoğlu
Sürekli
Onu savunmasız bırakan koşullarla karşı karşıya kaldığı, elim olayların arka arkaya gelip kenetlenmiş sıkı bir zincir şeklinde oluşan bir yaşam
sürecinde, Sürekli Menavorig/kimsesiz
Gomidas Vartabed'in ızdırap eşliğindeki yaşamını[i]
üç yetimlik dönemine ayırabiliriz: Biyolojik
Yetimlik; annesini ve babasını kaybettiği dönem. Ruhani yetimlik Gatoğigos IV. Kevork ve Ermeni Ulusunun babası
Gatoğigos Khirimyan Hayrig'in ölümü. Ebedi
yetimlik, Soykırım, sinesinde eridiği Ermeni Ulusunun ölümü.
Yaşama
olarak yenik başlayan ve sürekli yenilmişlik duygusundan çıkması çok olanaklı
görünmeyen, yetim ve kimsesiz Gomidas Vartabed'in bu zor koşullarının, Onda pesimist
bir karakterinin gelişmesine neden olduğunu
ve yaşamının uzun dönemini savunma
ile geçirmesinin kaynağını oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Keşişliği
seçmesi de bu kişiliğinin bir ürünü olsa gerektir demek mümkün.
Yetenekleri
üzerinde çok vurgu yapılarak Ermenilerin
Kutsal Mabedi Eçmiyadzin'e gönderilen Gomidas'ın, daha adımını attığında (1
Ekim 1881), Ermenice bilmediği
anlaşıldığında Gatoğigos'un Madem dil
bilmiyorsun burada ne işin var? mealinde sözleriyle karşılanan 12 yaşında
bir çocuğu göz önüne getirebilir misiniz?
Pesimist
tavır, sessizlik içinde, fark edilmeden yeteneklerini geliştirerek, kimsesizliğini
Halkının içinde erimekle gidermeyi ve kimsesizliğiyle baş etmeyi, ulusunun her
duygusunu ifade ettiği sanata yönelerek, duygularını içindeki var olan fırtınalarını ulusunun
sesleri içinde ifade etmekte bulmuştur. Bu bakımdan müzik ve Ermeni Halk Müziği
onun her şeyidir.[ii] Ezgi ve
baladlarındaki esintiler ruhunun derinliklerinde var olan yangınları dindiren
bir yağmur esintilerinin ta kendisidir.
O
ulusunda sürekli bir anne kokusunu arar. Altı aylıkken annesini kaybeden bir
çocuğun en önemli duygusal ve fiziksel kayıplarından biri anne şefkatinin
yanında anne kokusudur.[iii]
Annesi
Takuhi'nin ölümüyle bebek Gomidas, etrafındaki dünyayı keşfetme denemelerinden
sonra kendisine dönebileceği güvenli bir liman sağlayacak kişiyi kaybetmiştir.
Gomidas'ın çocukluğunun bölük pörçük tasvirleri, bu kaybın, onun genç ve hızla
gelişen ruhunu istikrarsız bir konuma sürüklediğini açıkça göstermektedir.
Onun biyografi yazarlarından biri, Gomidas’ın küçük bir çocukken babaannesini
"Beni soran oldu mu?" sorusuyla sürekli rahatsız ettiğini söyler.[iv] Kuyumjian,
bu olguyu "Geri gelmez biçimde
kaybolan koruyucu için bu umutsuz araştırma, ebeveynlerinden birinin ölümünden
sonra derin kaygılar yaşayan çocuklar için normaldir. Güçlü bir güvensizlik
duygusuyla sarsılan bu ümitsiz küçük çocuk, annesinin tekrar ortaya çıkması
ümidiyle hareket ediyordu. Böylece hayatından sonsuza dek silinmiş olan annesi
tarafından tekrar bulunabilirdi."[v]Sözleriyle
açıklamayı tercih eder.
İlk
travmayı yaşadığı küçük yaşında,
kimsesizliğine isyan etmiş ve isyanını pasif bir tavırla dillendirmiştir.
Amcasının yasal evlat edinmesine karşın o evi
benimsememesi sokakta kalması, çoğunlukla çamaşırlıkta uyur durumda bulunması hep bu isyanının pasif ifadesi
olarak okumak gerekir.
Gomidas
bu ilk kimsesizlik döneminde bir umursamazlık içinde, her şeye kayıtsız
kalırken duygularını net ifade ettiğini söyleyebiliriz.
Küçük
yaşta yetim kalan ve aile korumasından
yoksun kalan Gomidas, aynı zamanda sürekli
bir aile içinde olmaya çabalamış , aidiyet onun için çok önemli olmuştur. O
ailesi olarak halkını seçerken kendini büyük bir ailenin bir ferdi olarak düşünür.
Gomidas,
Eçmiyadzin'deki günlerinde annesinden geçen en büyük yeteneği müzik ile yaşama
tutunmuş[vi],
Gatoğigos IV. Kevork'un yönlendirmesi ve koruması, tutunmasında kilit rolü
üstlenmiş onu ulusuna yakınlaştırmıştır. Bu bakımdan bir baba figürü olarak
Katolikos IV.Kevork'un ölümü (Aralık 1882) bir kez daha yetim[vii]
düşüp kimsesizliğiyle baş başa kalmasına
neden olacaktır.
Kuyumjian,
Eçmiyadzin'de Ermenice öğrenmesi için, sınıf arkadaşları arasında bir ağabey'in
gözetimine verilen Gomidas'ın, öğretmenlerinin ve arkadaşlarının dilini
öğrendikçe kendine güven duygusunu geliştirip, onların arasında bulduğu yakınlığın
zamanla, çocukluğunda kaybettiği ilişkilerin yerine geçtiğini söyler.[viii]
Burada ziyaretçilerle ve hacılarla
kurduğu ilişkiler sayesinde köyü-kenti, doğuyu- batıyı bilen bir kişilik olarak
halkı ile kaynaşacak, onların şarkıları ile tanışacak ve halkı ile yeni
köprüler geliştirecektir. Ermenice, burada da Gomidas'ın yaşamında kilit rolü
üstlenir.
Eçmiyadzin'deki
eğitimi sırasında toplumunun her kesimiyle ilişki kurabilme fırsatı aynı
zamanda, köylü ve halk şarkılarının
yaşam ile iç içeliği ve doğaçlama karakteri, duygu yüklü Gomidas'ın bu atmosfer
içinde kaybolarak, toplumunun kılcal damarlarından gelen ezgi akımını atar
damara dönüştürmesini sağlar. Onun bu müziği kayda alarak geleceğe taşıması bir
dönemi, bir süreci kayda alması ve tarihe not düşme sürecidir. Aynı zamanda
kendinden sonraki bestecilere bir hammadde sunumudur.
Ermeni
ulusunun gerçek babası Khrimyan Hayrig'in Eçmiyadzin'deki Gatoğigosluk dönemi
Gomidas için bir şanstır ve kimsesizliğini aşmada en önemli etkendir[ix].
Gomidas'ın ihtiyaç duyduğu baba figürü Hayrig'dir. Onun apeğa (papaz adayı) törenini
de Khrimyan yönetmiştir[x].
Gomidas, Hayrig'in koruması ile ulusuna daha da yakınlaşma yeteneklerini
geliştirmiş ve yakınlaşma olanağını elde etmiştir. Gomidas bu dönemde ulusu ile
daha da yakınlaşmış, onun yaşamını
özümsemiştir. Ulusunun yaşamını en açık
ifade ettiği Ermeni Halk Müziğini, halkını anlaması, anlatması ve bütünleşmesi
için en sağlam köprü olarak görmüştür.
Ermeni
Halk Müziği Gomidas'ı coşturan etmendir, o heyecanla Dünyaya Ermeni Halk Müziğini
mazlum halkını anlatma aracına çevirir. Gomidas'ın
Ermeni Halk Müziğini dünyaya tanıtmasında da en önemli rolü maddi ve manevi
olarak Hayrig üstlenecektir. Gomidas'ın Ermeni Halk müziğini dünyanın en büyük
müzikhollerinde sergileyerek halkına borcunu ödeme imkanına da Hayrig sayesinde
kavuşacaktır. Gomidas çok zor koşulları göğüsleyerek halkına olan borcunu
ödemeye çalışır.
Gomidas,
Avrupa'daki bu çalışmalarından 1907
yılının Eylül ayında Eçmiyadzin'e geri döner. 29 Ekim'de Hayrig Krmyan vefat
eder. Sanki baba oğul'un dönmesini beklemiş gibidir.
Khrimyan
Hayrig'in ölümü Gomidas'ı bir kez daha kimsesizliğinin kucağına atar. Gatoğigos
"Khrimyan’ın ölümüyle
birlikte, manastırdaki yaşamının tek kurtarıcı varlığını kaybetmişti.
Margaret’a [Babayan] yazdığı gibi, Eçmiyadzin onu yine adeta korkunç bir
duyguyla dolduruyor gibiydi: ne zihnim ne
beynim kaldı. Huzursuzum ve ne yapacağımı bilmiyorum. Kara bulutlarla çevrili
olduğumu düşün, ışık istiyorum, parlak bir ışık, gökyüzüne yükselmek,
yukarılara çıkmak ve yakıcı güneşle yaşamak istiyorum, fakat yolu bulamıyorum
ve bu boğucu havada nefes alamıyorum."[xi] Gomidas,
Babasını sonsuz bir titizlikle sonsuzluğuna uğurlar.
Babanın
sonsuzluğa uğurlanması, Eçmiyadzin'de korumasız kalmış yaşamını
zorlaştırmıştır. Eçmiyadzi'deki biraderleriyle
sorunları başlamıştır. Bu durumdan kurtulabilmek için Gomidas, Ermeni Kilisesi ve bilim için çalışmak
üzere uzaktaki Sevan manastırına bir
münzevi keşiş olarak görevlendirilmesini ister, ancak isteği yerine
getirilmez.[xii]
1910
yılında ArkadaşıGarabed Bardizbanyan'ın İstanbul'daki Surp Krikor Lusaroviç
Kilisesi koro şefliği teklifini kabul ederek Eçmiyadzin'i terk ederek
Ermenilerin yoğun yaşadığı İstanbul'a gelir. Gomidas başlangıçta tedirgin
olmasına karşın İstanbul, Gomidas'ın ulusunun sinesine yolculuğunda bir dönüm
noktası olduğunu söyleyebiliriz. Gomidas, İstanbul'da yeni bir aidiyet duygusu
yaratarak, yeni bir aile oluşturmaktadır. Krikor Balakyan, Gomidas Vartabed'in yönetiminde düzenlenen büyük konserlerden söz
eder.[xiii]
İstanbul'da kendini yeniden bulacak ve halkıyla kucaklaşacaktır. Ancak
İstanbul'un muhafazakar ruhban çevrelerinin
Ermenistan'ın kadim müzüğini hem korumak hem de modernleştirmek isteyen
bir sanat devrimcisi Gomidas'ı anladıklarını söyleyemeyiz. Bu durum Onun giderek halkı ile daha da yakınlaşmayı ve
kucaklaşmayı doğru götürecek, kısa zamanda
onun içinde erimesine neden olarak, aidiyetini perçinleyecektir.
Sevgi
ve coşku karşılıklıdır: "Geçen akşam,
diye haykırıyordu ünlü Ermeni yazar Dikran Gamsaragan, şarkılar söyleyerek, şakalar yaparak ve ulusal lehçeyi kullanıp
kelimelerle oynayarak, bizi Ermenistan’da kutsal bir yolculuğa çıkardı, ya
da... Mısır Ermenilerine bir parça Ermenistan getirdi... bize... Masis Dağını[xiv]
getirdi; kim demiş dağlar yürüyemez diye...” [xv]
Gomidas'ın
halkının içinde yeniden doğduğu 1912-13 yılları, Osmanlı'nın en çalkantılı dönemlerini
kapsarken, Ermenilerin gurur yıllarıyla örtüşür. Bu yıllar Ermeni yazısının bulunuşunun 1500.
yılı ve Ermeni matbaacılığının 400. yılı Çifte Jübile kutlamalarına denk gelir:
" Ermeni alfabesinin
icadının 1500. yıldönümü ile ilk Ermeni matbaasının 400. yıldönümü,
1912-1913’te, alfabenin kutsallaştırılmasını ve dilin fetişleştirilmesini
açıkça sergileyen kamuya açık törenlere vesile oldu; bu törenler, Osmanlı
İmparatorluğu için felaketle sonuçlanan Balkan Savaşları’na ve Rusya’nın Ermeni
meselesini yeniden ortaya atmasına denk geldi. İstanbul’da, ‘Elamazkayin
Miutyun’ (Ulusal Birlik) denen gün, 11 Ekim 1913’te, bir Ermeni siyasi
gösterisi halini aldı hatta. Yoğun bir kalabalığın kuşattığı Patrikhane
kilisesinde, yabancı elçilerin, yüksek rütbeli Osmanlı memurlarının ve
aralarında Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın da bulunduğu nazırların önünde
Vartabed Gomidas’ın idaresindeki yaklaşık yüz kişiden oluşan Ermeni korosu
Ermeni dilinin şanını övgülere boğan bir marş seslendirdi."[xvi]
Bu
kutlamaları, Gomidas'ın ulusu ile kucaklaşarak onun içinde erime törenlerini yeni bir vaftiz olarak anlamak mümkündür.
Gomidas ulusunun sinesinde yeniden doğmuştur. Verdiği konseri adlandırması tek
başına bu kucaklaşmanın ifadesi olarak okunmalıdır: Ah Benim Şanlı Dilim...[xvii]
"1913 yılı ünlü din adamı, müzikolog,
bestekâr, derlemeci ve eğitimci Gomidas Vartabed (Soğomon Soğomonyan, 1869-
1935) için önemli bir dönüm noktasıdır. Yaz aylarının sonlarına doğru
Eçmiyadzin’den döndüğü İstanbul’da Ermeni cemaatinin bu önemli yıldönümünü
kutlama hazırlıklarına giriştiğini görmüştür. Gomidas Vartabed Ermeni
alfabesinin ve dilinin onda uyandırdığı güçlü duyguları ifade edebilmek için bu
tarihi günün onuruna bir beste yapma fikrini hemen geliştirmiştir. 11 Ekim
1913’te Patrikhane kilisesinde toplanmış birçok millete mensup insanların
oluşturduğu kalabalığın önünde seslendirilen şarkı, onun bu duygularla yazdığı
'Ov Medzaskanç Tu Lezu' (Ah Benim Şanlı Dilim) adlı şarkıydı."[xviii]
Ermeni harflerinin icadının 1500. ve Ermeni matbaacılığının 400. yıldönümü
kutlamaları halka açık birçok toplantılara sahne olmuştur. Kutlamalar sadece
Patrikhane’de düzenlenen kutlamalarla sınırlı değildir. 13 Ekim ile 26 Ekim
arasında İstanbul’da Ermeni Patrikhanesinde, Gedikpaşa’da, Pera’daki Pelit Champs
Tiyatrosu’nda, Taksim Bahçesi’nde ve Kadıköy’de parlak kutlamalar düzenlenmiş
ve 20.000’e yakın kişinin izlediği bu kutlamalara devlet adamları ve görevlileri
de katılmıştır. Bu devlet adamları sadece törenlere katılmakla yetinmemiş,
halka açık kutlamalarda düşünce ve duygularını belirten konuşmalar da
yapmışlardır. İlk kutlama Kumkapı’da Surp Asdvadzadzin Patrikhane Kilisesi’nde
düzenlenmiş ve buradaki üç sesli ayinde Gomidas Vartabed ve Armenag Şahmuradyan
ruhani ezgiler okumuşlardır.[xix]
Kumkapı'daki ayinden sonra Kudüs Evi
müsamere salonunda düzenlenen törene katılan devlet adamları arasında İki yıl sonra
Ermenilere karşı bir soykırım kampanyasının baş mimarlarından biri olacak
olan Dahiliye Nazırı Talat Bey, kısa bir
konuşma yaparak Ermeni milletinin çalışkanlığını ve Osmanl1 Devletine yaptıkları hizmetleri över: “Osmanlılığı
meydana getiren unsurlardan her birinin ilmi ve içtimai bakımdan ilerlemesi,
hükümetin ilerlemesi anlamına gelir. Bizim için vatanın terakki ve tekâmülü,
saadet ve baht demektir. Bugün Ermenice harflerin 1500. ve Ermeni matbaasının
400. sene-i devriyesi törenlerini layıkıyla idrak etmek için burada toplanmış
bulunuyorsunuz. Hükümetim namına sevincinize iştirak ediyorum.”[xx]
Pera’daki
Petit Champs Tiyatrosu’nda düzenlenen bu törende de Gomidas Vartabed’in
korosunun[xxi]
seslendirdiği “Yes Lısetsi mi anuş tsayn” (Ben tatlı bir ses işittim) ve “Der
Getso” (Tanrım Esirge) adlı şarkılar okunmuştur.
Kuyumjian,
coşkulu Çifte Jübile kutlamaların bir
isyan alameti olarak algılandığını ifade eder: "Geriye dönüp baktığımızda,
kutlamaların korkunç alametlerin gölgesinde olduğu açıktır. Kutlamalar boyunca
önde gelen Ermeni aydınların, din adamlarının, yazarların, şairlerin ve
sanatçıların sergilediği dayanışma, Türk hükümetinin zaten var olan derin korku
ve kızgınlık duygularını alevlendirmeye hizmet etti. Yüzyıllar boyunca Türk
yetkilileri, Ermenilerin sonunda kendiliğinden asimile olacağı umuduyla Ermeni
dilinin kullanımını yasaklamışlardı. Yıldönümü kutlamaları, bu planların suya
düşmüş olduğunun bir kanıtıydı. Bu sebeplerle, kutlamalarda Ermeni dilinin
varlığını sürdürüyor olmasından duyulan gururun sergilenmesi, iktidardaki pek
çok Türk tarafından muhtemel bir isyanın başlangıcı olarak yorumlandı."[xxii]
13
Ekim 1913'de Ermenilerin önünde, Ermenileri okşayıcı konuşmayı yapan Talat'ın, Cemal Bey'e yazdığı
25 Mart (7 Nisan) 1915 günlü Mektubunda, Ermenilerin yok edilmesini yüzyıllardır var olan "sorumluluğun" bir parçası olduğunu dile
getirmiştir. Bu sorumluluğun savaşın
kolaylaştırıcılığı içinde yerine
getirilerek, amacın gerçekleştirilmesini emreden satırlar korkunçtur ve gizli ajandanın açığa
çıkarılmasından başka bir şey değildir: "Asırlardan beri Devletin medeni
bir şekilde ilerlemesine engel olan belli unsurları izale etme amacını, siyasi
engellerden arınmış geniş bir alanda sağlamak hepimizin görevidir. Bunun için ne isterse olsun diyerek, tüm
sorumluluğu üstlenip, hükümetin harbe iştirakinin ne büyük bir fedakârlık
olduğunu takdir ederek, alınan tedbirlerin amacına ulaşması için çalışmalıyız.
18 Şubat (3 Mart) 1915 tarihli mektupta belirtildiği üzere, Cemiyet bundan
böyle amaçlarını gerçekleştirme yolunda kendisiyle mücadele eden çeşitli güçleri
kökünden imha etme kararında olup, bu konuda maalesef çok kanlı yollara
başvurmak zorundadır. Emin olun ki, bu tedbirlerin ürkütücülüğü bizleri de
üzmekte, ancak Cemiyet kendi ebedi varlığını korumak için bundan başka çıkar
yol göremiyor..."[xxiii]
Oysa Ermeni aydınlar İttihad ve Terakki Cemiyeti'ne güvenmekte
reformların yapılmasını beklemektedirler. Gomidas da güvenenler ümit
bekleyenler arasındadır. "Gomidas da dahil olmak üzere,
İstanbul'un Ermeni aydınlarının büyük çoğunluğu hükümetin reform vaatlerine
inanmaya devam etti ve Ermeni kültürüne karşı tırmanan misilleme tehdidini
önemsemedi. Kutlamalardan sonra, Ermeni vilayetleri tarayıp ihmal edilmiş
kültürel anıt ve eserleri araştırmak amacıyla, yazarlar, sanatçılar ve
tarihçilerden oluşan özel bir komite oluşturuldu. Gomidas’ın planı, şair
Taniyel Varujan'a eşlik edip tarihi Sasun kasabasına gitmekti; orada,
Gomidas’ın epik bir operanın temeli yapmayı planladığı bir Ermeni miti olan Sasun Yiğitleri gibi sözlü tarihleri
kaydedeceklerdi. Proje asla gerçekleşmedi."[xxiv]
1912-13 Çifte bayram törenleri kutlamaları Gomidas'ın Ermeni halkının bir
evladı ve onun bir parçası olarak özümsenmesinin tepe noktasıdır. O Ermeni
halkının evladı olarak halkına sığınır ve kimsesizliğini unutur. O halkının
coşkusunu, elemini, yaşamını kayda aldığı eserlerini derleyen olarak imzalarken
kendini bunların ortasına oturtmuştur. O kendini anonim bir ortamda kaybederken
mutluluğunun doruğundadır. O ikircikli bir duygu ile geldiği İstanbul'da
zorluklara karşılık, halkıyla kucaklaşmış halkının kültürü içinde kendini
sonsuzluğa adamış olduğunu söyleyebiliriz. Büyük konsere verdiği isim ve Sasun Yiğitleri düşüncesi bu bakımdan
anlamlıdır.
Gomidas'ın bu mutluluğu çok sürmeyecek, çok kısa sürede 1915 Soykırımı ile
noktalanacaktır. Gomidas'ın kucaklaştığı ve içinde eridiği halita- alaşım yani
Ermeni ulusu süreçte yok olmuştur. O
ulusunun başına gelenlerin bilgisinde ve bilincindedir. Ermenilere saldırılar Soykırımdan
çok önceden başlamıştır. Gomidas, Tarihi Ermenistan'da 1914 yılının çok çetin
ve zor koşullarda geçtiğinin bilgilerini almamış olamaz.[xxv]
Arkadaşı Yervand Hakobyan'a İstanbul'dan yazdığı
26 Ekim 1914 günlü mektubu kötü giden bir şeylerin şifresini verir
gibidir: "Aklımı ve duygularımı
zamanın şiddetinden uzak tutarak önemli işlerim üzerinde sürekli çalışıyorum.
Öğrencimin zorla askere alınmasından dolayı müzik grubumun konserlerine
başlayamadım fakat bir şekilde bu hafta yeni bir konser organize edeceğim.
Umarım Paskalya Yortusu için Kutsal Ekmek ve Şarap Ayini (Kudas Ayini)
törenlerinin üstesinden, müzik grubuma öğretmek zorunda olduğum eski
yöntemlerle gelebileceğim."
Gomidas Soykırımdan tesadüfen kurtuldu,
nasıl kurtulduğunu bilmiyoruz, zaten önemi de yok. 1915 Soykırımında halkı uygar dünyanın gözü önünde yok oldu. Uygar dünya bu yok oluşa sesiz kaldı.
1915 Soykırımının bir Nurenbergi
olmadı. Failler ödüllendirildi. Bütün bunlar ailesini kaybeden, halkından başka
bir şeyi olmayan Gomidas için kabul
edilemez bir olay olması son derece anlaşılır bir şeydir. 1915 Soykırımı onu
bütün gelecek tasavvurunu ortadan kaldırmıştır. Gomidasın kızgınlığı ve
suskunluğu tüm insanlığa dır aslında... Dünya 1915 Soykırımını unutmuş ve
Ermeni ulusuna hiçbir şey bir şey olmamış gibi davranmakta ısrar etmiştir[xxvi]. Halen de inkarda ısrarını
sürdürmektedir.
Bu bakımdan 24 Nisan 1915 akşamı dostu Dr.
Vahram Torkomyan'ı Emniyet müdürlüğü nezarethanesinde teselli eden Gomidas, Çankırı yolunda Leblebici
Horhor Ağa komik operetine[xxvii] eşlik ederek
sürgünlere moral veren Gomidas ile Çankırı'dan İstanbul'a dönen Gomidas
birbirlerinden farklıdır. Gomidas Çankırı sürgününde ulusunun ölümünü yok
oluşunu görmüştür. Toplama/ölüm
kampından dönüşte halkının derin yasını tutması anlaşılır bir şeydir.
Evet yas diğerlerine göre derindir, uzundur... Gomidas bir kere daha yetim
bırakılmıştır. Mezbahanın ortasında korunmasız tek başınadır.[xxviii] Kuyumjian,dönemin
iklimini kısaca şöyle özetler: "İstanbullu Ermeniler, Osmanlı
hükümetinin elinde fiili bir kuşatma altındaydılar. Pek çoğu, gizli polisin
yakın takibi altındaydı. Gruplar halinde
sokaklarda aniden tutuklanıyorlardı. Türk polisinin Ermenilere acımasız
saldırıları, gün ortasında bile şehrin çok sık karşılaştığı bir durum haline
gelmişti. Bu nedenle, Ermenilerin düzenli olarak acımasız sorgulamalara maruz
kaldıkları şehrin merkez polis karakolunun yakınında oturan Gomidas’ın,
İstanbul’daki hayatını, hapis hayatının devamı olarak yaşaması şaşırtıcı
değildir."[xxix]
Çaresizlik inanılmaz boyutta olup Gomidas Vartabed'in duruma seyirci
kalmasından başka, bir keşiş olarak yapacağı tek şey halkının yasını tutmaktan ibarettir.
Zira elinden gelen budur. Onun yasını arkadaşlarının anlayamaması da yaraya tuz
biber anlamına gelir... Sonsuza kadar susar.
Gomidas'ın Soykırımdan kurtulan
diğer Ermeni kurbanlarından bir farklı yönü
diğerlerinin bir ailesinin olması, Gomidas'ın ailesi olan Ermeni ulusunun bir daha geri gelmemek üzere
yok olmasıdır. Bu yüzden Çankırı'daki ayinde söylediği “Der Voğormıya”
farklıdır. O ulusunun yasını tutmaya başlamıştır: "Gomidas Vartabed
hüzünlü ve yürekleri burkan “Der
Voğormıya'sını [Rab Bize Merhamet Et] söylemeye başladığında hıçkırıklarımızı
tutamadık. Hepimiz çocuklar gibi ağladık. Geride bıraktığımız sevdiklerimize,
kara bahtımıza, milletimizin talihsizliğine, hatta beklenmedik katliamların
eşiğinde olduğumuzu bilmeden, henüz yaşamakta olduğumuz kanlı günlere gözyaşı
döktük. Belki de Gomidas Vartabed hayatı boyunca “Der Voğormıya”yı
böylesi bir hüzünle hiç söylememişti. Normalde iş icabı, başkalarının, yas tutanların
acılarını, kederlerini dindirmek, onları teselli etmek için söylerdi. Bu sefer
kendi acısı, ruhsal sıkıntısı için söylerken, yüce Tanrı’dan huzur ve teselli
bekliyordu. Gelgelelim, Tanrı’dan ses seda çıkmamıştı."[xxx]
Gomidas
ölüm kampı dönüşü sonsuza kadar kimsesiz ve mekansızdır. Zira O sinesinde barındığı, bağrını mekan
olarak seçtiği ulusu yok edilmiştir. Diğerleri yaşamları normale döndürebilirken, O normale
dönemez, yasını sürdürür. Bu yüzden Gomidas'ın
yası uzun sürer.
Arkadaşları
ve dostları Gomidas'ın bu davranışını anlamlandıramazlar. Onu hasta kabul
ederek tedavisi (!) için çare aramaya
başlarlar. Buldukları çare onun kabul
kabul edemeyeceği bir çözümdür. Türk Askerinin yönetimindeki bir hastanede
tedavi(!) yi O reddecek ve doktorlarla işbirliğine (!) girmeyecektir. Tek
konuşabildiği Rum doktorun vefatı, işbirliğini (!) tamamen ortadan kaldırır. Bu kez de İstanbul'daki biraderleriyle ayrı düşer.
Arkadaşlarının
onu hile ile hastaneye yatırmaları, tedavi masrafları için eşyalarını satıp
evsiz bırakmalarıyla bir kere daha kimsesiz ve evsizdir. biyolojik ailesini kaybettiği dönemde olduğu gibi
kendini kapatır.[xxxi] Bu
kez onu kapanmadan çıkaracak motivasyon da kalmamıştır.
Son
anına kadar anlama ve soyutlama yeteneğini kaybetmemesi ile bilincinin yerinde
olması söylediklerimizi doğrular niteliktedir. İnanılanın aksine Gomidas'ın
tercihi bilincinin ürünüdür.
Gomidas'ın
yasının bir başka boyutu önceki yetimliklerinde evebeyinlerini (biyolojik ve
ruhani) defnedip son görevini yaparken,
kucaklaşıp içinde eridiği,
sinesini mekanı kabul ettiği ulusunun fertlerinin bir mezarının dahi olmayışı, bir evlat olmanın yanında, bir ruhani olarak onlara karşı son görevini
yerine getiremeyişidir. Onları defnedip sonsuzluğa uğurlayamamıştır. Ulusunun yerine, Gomidas kendini defnederek
ulusunu sonsuzluğa uğurlar. Suskunluğunun bir başka anlamı da budur
Gomidas'ı
arkadaşları dostları ve çağdaşları anlayamaz. Yüzyıl öncesinin tıbbi
anlayışının ve olanaklarının da buna engel olduğunu söyleyebiliriz. Belki
düşünüldüğü gibi Viyana'ya götürülebilseydi arkadaşları ve dostları tarafından
anlaşılabileceği ve Onun yasına saygı gösterilmesi sağlanabileceği söylenebilir[xxxii].
Ancak Gomidas'ın yasının
sonlandırılabileceğini söyleyemeyiz.
O
bir oğul, bir ruhani olarak uğurlayamadığı ulusunun sinesine kendini defnetmiştir.
Gomidas'ın anlamı ve önemi tam da buradadır.
Gomidas
Vartabed'in bir tek isteği vardı ulusunun sinesinde dinlenmek...
Ona
her baktığımızda gözlerimizin sulanması bu yüzdendir...
[i] (26 Eylül 1869 Kütahya- 22 Ekim 1935 Paris)
[ii] 1915'ten sonra beste yapmaması,
taslaklarını gözden geçirmemesi ulusunun sesinin soluğunun kesilmesine
bağlayabiliriz
[iii] Gomidas'ın yıllar sonra yazdığı bir şiir,
annesini kaybettikten sonra kendisini saran yoğun yalnızlık duygusunu açığa
çıkarmaktadır. Şiirine "Annemin Ninnisi” adını vermiş olmasına rağmen, bu
şiir, annesinin ona asla söyleme fırsatı bulamadığı ninnilerin bir badesinden
çok, onun anısının koruyucu bir ruha simgesel dönüşümünü temsil eder Rita Soulahian
Kuyumjian... s 26
[iv] Tsitsilia Prudyan, Gomidas
Yerevan 1969, s 8. Aktaran Rita Soulahian Kuyumjian, Deliliğin arkeolojisi
Gomidas, Birzamanlar Y. 2010, s 27
[v] Rita Soulahian Kuyumjian,
Deliliğin arkeolojisi Gomidas, Birzamanlar Y. 2010, s 27
[vi] Gatoğigos,
ondan "Luys Zvart” ilahisini söylemesini istedi. Yaşlı adamın duyduğu,
salonun duvarlarında çınlayan ses, çok berrak ve zarifti; sanki küçük şarkıcı,
tek kelimesini anlamadığı Ermenice kelimeleri içinden nurlandırıyordu.
Gomidas’ın olayı tasvir edeceği gibi, ses, IV. Kevork’u duygulandırıp gözyaşlarına
boğdu; gözyaşları "yüzünden ... beyaz sakalına aktı... [ve] cübbesinin
kıvrımlarında kayboldu.
Rita Soulahian Kuyumjian... s 35
[vii] Gomidas bir dönem
imzasında Kevorkian ismini kullanması, aile soyadının ötesinde hem yetiştiği
okul hem de Gatoğigos'a saygının ifadesi olarak anlaşılmalıdır.
"Eçmiyadzin, sadece eğitim gördüğü okul değildi, aynı zamanda,
entelektüel, duygusal ve manevi olarak sahip olduğu neredeyse tüm şeylerin
kaynağıydı" Rita
Soulahian Kuyumjian... s 54
[viii] Rita Soulahian Kuyumjian...
s 36
[ix] "Eğer ilk başta
anavatanımdaki Eçmiyadzin’e, sonrasında da Almanya'ya gitme şansım olmasaydı,
muhtemelen Gudina'da (Kütahya) kalacaktım ve en nihayetinde de bir yetim olarak
bana bakan amcam gibi bir ayakkabı tamircisi olacaktım... Toros Azadian, Gomidas
Vartabed İstanbul 1931, s 106, Aktaran Kuyumjian... s 99
[x] Gatoğigos,
Soğomon Soğomonyan adıyla vaftiz edilen istekli ve yetenekli genç adamı ruhban
sınıfına resmi olarak kabul ederken, Khrimyan, kilise geleneğine uyarak ona
yeni bir isim verdi. Yedinci yüzyılda yaşamış müzisyen Gatoğigos Gomidas
Ağayetsi'nin anısına "Gomidas" adını verdi. İki yıl sonra, 1895’in
Şubat'ında Gomidas’ı bir vartabed (bekâr rahip) olarak görevlendirir.
Gomidas, kilise hiyerarşisinde bu rütbeyi ömrünün sonuna kadar koruyacaktır. Kuyumjian... s 40
[xi] Rita Soulahian
Kuyumjian... s 71
[xii] Kuyumjian, Gomidas'ın
istediği dini görev'i Onun ruh durumuyla ilişkilendirir. Bu görev, "münzevi-keşiş” olarak çevrilen menagyati görevidir. Bu terim,
Gomidas'ın şiir ve mektuplarında sık sık karşımıza çıkan bir sıfat olan menavor’un bir türevidir. Derin bir
yalnızlık ve terk edilmişlik duygusu uyandıran menavorve türevlerinin tümü, Gomidas
için karmaşık bir düşünceler ağını ifade ediyor gibi görünür. Rita Soulahian
Kuyumjian... s 74
[xiii] Krikor Balakyan,
Ermenilerin Golgothası, Çeviri, Stephen Ohanian, Belge Y. 2014, s 77
[xiv] Masis Ermeniler için bir
dağ'dan öte bir şeydir.
[xv] A. Oğlukyan, ed., Kragan
Nışkhark Gomidas Vartabedi Peğun Kırçen [Gomidas Vartabed'in Üretken Kaleminden
Edebi Yazılar] (Montreal: Canadian Diocese of the Armenian Church, 1994): 26.
Aktaran Kuyumjian... s 99
[xvi] Arsen Yarman, Ermeni
Yazılı Kültürü, Türkiye Ermenileri Patrikliği, 2012, s 258
[xvii] Gomidas Vartabed, burada
Katolikos IV. Kevork'un sorusuna da cevap verdiğini söyleyebiliriz.
On iki yaşında kimsesiz bir çocukken Eçmiyadzin’e geldiğinde, ebeveynlerinin
konuştuğu Türkçeden başka bir dil bilmiyordu. Ermeniceyi, halkının kadim dilini
öğrenmek, onun yetimlikten sanatçılığa, Soğomon'dan Gomidas'a dönüşümünde geçiş
ayinlerinden biri; yeni bir topluluğa, yeni bir "aile"ye
katılmasının işareti olmuştu. İşte Ermenice'ye duyduğu bu büyük aşk,
yıldönümünü kutlamak için yazdığı Ov Medzaskanç Tu Lezu [Ah Benim Şanlı Dilim]
adlı şarkıyla dillere destan oldu. Rita Soulahian Kuyumjian s 104
[xviii] Arsen Yarman, Ermeni
Yazılı Kültürü... 258-259
[xix] Arsen Yarman, Ermeni
Yazılı Kültürü... aynı yerde
[xx] Arsen Yarman, Ermeni
Yazılı Kültürü... 281
[xxi] Burada
sözü edilen koro, Gomidas Vartabed’in 1910 yılında döndüğü İstanbul’da Ermeni
halk ozanlarının anısına kurduğu 300’den fazla üyesi bulunan Kusan (Guşan) adlı
korodur. Koronun kadın şarkıcıları Esayan Koleji’nden, erkek şarkıcıları ise
Galata Kilisesi’nin koro elemanları arasından seçilmiştir. Koronun şekillenip
sahneye çıkmasıyla birlikte İstanbul Ermenilerinin Gomidas’ın çalışmalarına
duyduğu ilgi de artmaya başlamıştır. Ancak onun dini müziği halk müziği ile bir
arada sentezlemesi ve bunu halka açık tiyatro ya da salonlarda icra etmesi
kilisenin itirazlarına yol açmış ve koronun 4 Aralık 1910’da Petit-Champ
Tiyatrosu’nda verdiği konser engellenmek istenmiştir. İstanbul Kusan Korosu,
Gomidas’ın İstanbul’da kaldığı 1910-1915 yılları arasında çalışmalarını
sürdürmüştür. Gomidas ayrıca 1912-1915 yılları arasında Türk Ocakları’nda da
konserler vermiştir. Arsen
Yarman, Ermeni Yazılı Kültürü... s 264
[xxii] Rita Soulahian
Kuyumjian... s 104-105
[xxiii] Aram Andonyan, Gomidas
Vartabed ile Çankırı Yollarında, Çev. Ali Çakıroğlu&Armand Baron, Belge Y.
2012, s 313-314
[xxiv] Rita Soulahian
Kuyumjian... s 105
[xxv] Erzurum
Konsolosu Anders’in 17.1.14 günlü raporunda ilginç bir anekdot bulunur; “Taşrada
ardı arkası kesilmeyen ve genellikle cuma namazının veya kasaba pazarının
ardından yapılması münasip bulunan bir katliam ve yağma müptelalığı yaratılır. Jöntürk devriminde izzet Paşa kaçar ama bu
iptila kalır. Erzurum Konsolosu Anders 16.01.1914 tarihli raporunda Erzurum’da
kendinin örgütlediği bir nişancılık yarışmasının silah seslerini duyan ve yine cümbüş var sanan yağmacıların, hemen boş çuvallarla Ermeni mahallelerine
geldiklerini yazıyor.” Serdar Dinçer, Alman Belgelerinde Alman – Türk silah
Arkadaşlığı, iletişim Y. 2011 s 286-287
Alman
konsolosu Schwarz 5 Aralık 1914 tarihinde Erzurum’dan yolladığı rapor’unu “Erzurum ili çevresinde Ermenilere
karşı yapılan saldırılar” olarak özetler: “Erzurum iline bağlı kırsal alanda
yaşayan Ermeni halkı bazı gelişmelerden oldukça rahatsızlık duyuyor ve bu
gelişmeleri yeni bir kıyımın habercisi olarak algılıyor.Erzurum yaylalarındaki
Osni köyünde Aralık ayının birinci gününde üç Türk çete üyesi Ermeniler
arasında oldukça saygınlığı olan bir pedere konuk olmuş, aynı kişinin evinde
yemek yemiş ve sabahlamışlar. Ertesi günün sabahında pederi köyün çıkışına
kadar kendilerine eşlik etmeye zorlamışlar. Köyün çıkışına gelindiğinde ise pederi
kurşunlayarak öldürmüşlerdir…” Wolfgang Gust, Alman Belgeleri, Ermeni Soykırımı
1915-1916, Alman dışişleri Bakanlığı Siyasi arşiv Belgeleri, Çev Z.
Hasançebi-A. Takcan, son red. S. Adalı- S. Çetinoğlu, Belge Y. 2012, s 195
[xxvi] Tesadüfen hayatta kalan
Soykırım kurbanlarını mülteci olarak kabul eden uygar dünya bunu
yardımseverliğinden değil, ucuz ve güvensiz işçi topluluğuna sahip olma fırsatını kaçırmak
istemeyişindendir.
[xxvii] Leblebici
Horhor Ağa Çankırılıdır.
[xxviii] Ermenilere karşı insanlık
dışı uygulamalardan İstanbul ayrı tutulmamıştır. Alman gazeteci o günlerin
terörünü şöyle nakleder: "1916 yılının bir yaz günüydü. Öğleye
doğru, kanm Grande Rue de Pera (eski Cadde-i Kebir, bugünkü İstiklâl
Caddesi)’da alış veriş
yapmak için evden tek başına çıktı. Galatasaray’dan birkaç adım ötede oturuyor
ve bütün gün balkonumuzdan jandarmalar eşliğinde karakola götürülen bahtsız
Ermeni gruplarını görme fırsatı buluyorduk. Bu tür acı sahnelere alışıktık ve
insanlık trajedisi yerine politik tarafı görebiliyorduk. Ama bu defa genç
karım, sadece birkaç dakika sonra, evimize dehşet içinde geri döndü. Yoluna
devam edememişti. Karakolun yanından geçerken, orada açık bölümde işkence
sesleri, can çekişen bir hayvanınkine benzer inlemeler duymuştu. Dehşet içinde,
bunun kim olduğunu sorunca, Bir Ermeni, cevabını almıştı. Yukarıda, halk bir polis memuru tarafından
yakalanıyor du. Böyle sahneler tam öğle vakti, yoğun bir saatte Avrupai Beyoğlu’nun göbeğinde nasıl meydana
gelebiliyordu? Karım bana diyordu ki: Türklerin böyle bir ortamda zavallı
Ermenilere ne yaptığını bilmek isterdim!” Öyleyse: Türkler bura da vahşi hayvanlar gibi böyle yaparlarsa, bir
Avrupalı, Avrupa mahallesinin ana caddesine, sarsılmadan asla
giremez, bu durumda artık bu
korkunç ülkede yaşayamam!” O sokaklara
her adım atışında, bir yıldan fazla zaman boyunca benim gibi gördüğü
her şeye güvenini kaybetti; hıçkıra hıçkıra ağlıyor, hep isyan ediyor,
patlıyordu: Siz Almanlar, alçaksınız.
Türklerin her şeyini hoş görüyorsunuz. Oysa ülke sizin kontrolünüz altında.
Alçaklar, pis ülkenize asla adım atmayacağım. Ah Tanrım, Almanlardan
iğreniyorum! Bu andan itibaren, karım isyankâr oldu, alçaklığı lanetledi,
gözyaşı döktü, ben ise Almanya’yla bozuştum." Dr. Harry Stuermer, Birinci
Dünya Savaşında İstanbul, Çeviri Ömer Öztürk, Yaba, 2012. s 42-43
[xxix] Rita Soulahian
Kuyumjian... s 133
[xxx] Krikor Balakyan
Ermenilerin Golgothası... s 118
[xxxi] Altı
aylıkken annesini, 10 yaşında babasını ve 46 yaşında toplumunu kaybeden Gomidas'ın
babaannesine sorduğu Beni soran oldu mu?
sorusunu soracak kimsesi kalmamıştır.
Çocukluğunda amcasının resmen evlat edinmesine rağmen evsiz davranışı göstermesi gibi toplumunun
yok olması karşısında, geride kalanlara
kendini emanet etmez. Kendini kapatır.
[xxxii] Onu
ancak kendinden sonraki kuşaklar anlayarak olması gereken yere yüceltirler
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.