Prof. Dr. Ayhan Aktar, 1915'te yaşananların soykırım mı,
tehcir mi olduğuna yönelik tartışmalarla ilgili, "Bunları kesin hatlarla
birbirinden ayırmak aslında zor. Bana kalırsa Bursa, Eskişehir ve Adapazarı’nda
tehcir oldu. Yani insanlar vagonlara dolduruldu ve doğdukları yerleri terk
etmeye zorlandı. Ancak aynı şeyi Erzurum, Muş ve Diyarbakır için söyleyemem.
Orada soykırım oldu. Evlerinden çıkıp, kafileler halinde yola düzüldüler, ondan
sonra Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’in örgütlediği Ramanlı Aşireti’nin
mensupları ve yerel unsurlar tarafından katledildiler. Dolayısıyla Batı’da
olanla Doğu’da olan aynı şey değildir" dedi. 1915 tarihinde Ermenilerin
isyan ettiği iddialarıyla ilgili, "20. yüzyılın ilk ‘psikolojik
operasyonu’ belki de ‘Ermeniler isyan ediyor’ palavrasıdır" diyen Aktar,
Taraf gazetesinden Tunca Öğreten'e şöyle konuştu;
***
'20. yüzyılın ilk ‘psikolojik operasyonu’ belki de
‘Ermeniler isyan ediyor’ palavrasıdır'
Ayhan Aktar: Kafatasları Ermenilere ait olabilir
Prof. Dr. Ayhan Aktar, 1915'te yaşananların soykırım mı,
tehcir mi olduğuna yönelik tartışmalarla ilgili, "Bunları kesin hatlarla
birbirinden ayırmak aslında zor. Bana kalırsa Bursa, Eskişehir ve Adapazarı’nda
tehcir oldu. Yani insanlar vagonlara dolduruldu ve doğdukları yerleri terk
etmeye zorlandı. Ancak aynı şeyi Erzurum, Muş ve Diyarbakır için söyleyemem.
Orada soykırım oldu. Evlerinden çıkıp, kafileler halinde yola düzüldüler, ondan
sonra Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’in örgütlediği Ramanlı Aşireti’nin
mensupları ve yerel unsurlar tarafından katledildiler. Dolayısıyla Batı’da
olanla Doğu’da olan aynı şey değildir" dedi.
1915 tarihinde Ermenilerin isyan ettiği iddialarıyla ilgili,
"20. yüzyılın ilk ‘psikolojik operasyonu’ belki de ‘Ermeniler isyan
ediyor’ palavrasıdır" diyen Aktar, Taraf gazetesinden Tunca Öğreten'e
şöyle konuştu;
"Enver Paşa, Sarıkamış’ta 40 bin askerin donarak
ölmesine neden oldu. Ocak ayının ilk haftasında Rus ordusu karşı saldırıya
başladı. Normal bir ülkede 40 bin askeri kara gömen, donduran kumandanı
genellikle Divan- ı Harbe verirler ve sonra da kurşuna dizerler… Enver Paşa
böyle bir ihtimalden ve karşı darbeden korkuyordu. İstanbul’a dönüşünden sonra
şahsi hatası olan Sarıkamış rezaletinin faturasını Ermenilere çıkardı.
‘Ermeniler, ordumuzu arkadan vuruyorlar’ iddiasını ortaya attı. 20. yüzyılın
ilk ‘psikolojik operasyonu’ belki de ‘Ermeniler isyan ediyor’
palavrasıdır."
Tunca Öğreten'in Taraf gazetesinde 'Hem tehcir hem soykırım'
başlığıyla yayımlanan (24 Nisan 2015) röportajı şöyle:
1915 öncesindeki Osmanlı nüfus sayımlarına göre, bir milyon
290 bin Ermeni yaşıyordu. 1927 nüfus sayımındaysa bu sayı 100 bin olarak
karşımıza çıkıyor. Bu kadar Ermeni’ye ne oldu?
Resmi görüşe göre, bu insanlar tehcir edildiler. Bu esnada
kötü yol şartları, açlık, salgın hastalıklar ve bir takım eşkıya çetelerinden
ötürü de birçoğu telef oldu. Büyük çoğunluğu Suriye’ye yerleştirilen Ermeniler,
savaş bittikten sonra Türkiye‘ye geri döndü. Gayri resmi görüşe göreyse bu
insanlar etnik temizliğe ve bazı vilayetlerde soykırıma tabi tutuldular.
Nasıl yapıldı bu etnik temizlik?
İttihat ve Terakki Hükümeti, darbeyle iktidara gelmişti ve
kendi vatandaşlarına karşı bir insanlık suçu işledi. Kendi vatandaşlarına etnik
ve dini kökenlerinden dolayı uyguladıkları etnik temizlik, bazı vilayetlerde
soykırıma uzanan bir imha hareketine dönüştü. Gazeteci Murat Bardakçı’nın,
Talat Paşa’nın eşi Hayriye Hanım’dan aldığı, 1917 tarihli bir rapor var… O
rapora göre, yaklaşık bir milyonluk Ermeni nüfusunun yerinde olmadığını
görüyoruz.
Türkiye bu konuyu yıllardır tartışıyor. Müslüman Türklerin
soykırıma uğradığı bile konuşuldu…
Evet, ama sonuca bakarsak, İttihat ve Terakki’nin,
Anadolu’yu Türkleştirmek, gayrimüslim azınlıklardan ve özellikle Ermenilerden
arındırmak istediğini görüyoruz. Onlar, sadece Müslüman- Türk unsurun hakim
olacağı bir toplumun peşindeydiler. Bu niyet, ülkenin doğu vilayetlerinde
soykırımla neticelendi. Bir milyon 200 bin Anadolu Rumu da 1923’den sonra
mübadele ile Yunanistan’a yollandı. Bakın dünyada, burjuvazisinden şiddet yolu
ile kurtulan iki ülke vardır: Sovyetler, devrimden sonra burjuva sınıfını yok
ettiler. Türkiye ise tehcir, soykırım ve mübadele ile yok etti.
Peki, bu tehcir midir yoksa soykırım mı?
Bunları kesin
hatlarla birbirinden ayırmak aslında zor. Bana kalırsa Bursa, Eskişehir ve
Adapazarı’nda tehcir oldu. Yani insanlar vagonlara dolduruldu ve doğdukları
yerleri terk etmeye zorlandı. Ancak aynı şeyi Erzurum, Muş ve Diyarbakır için
söyleyemem. Orada soykırım oldu. Evlerinden çıkıp, kafileler halinde yola
düzüldüler, ondan sonra Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’in örgütlediği Ramanlı
Aşireti’nin mensupları ve yerel unsurlar tarafından katledildiler. Dolayısıyla
Batı’da olanla Doğu’da olan aynı şey değildir. Dünya üzerinde yaşanmış
soykırımlar incelendiğinde de bölgesel farklılıklar olduğunu görürsünüz zaten.
Yani Nazilerin de Polonya’da yaptıkları ile Fransa’da yaptıkları aynı değildir.
İttihat ve Terakki’nin amacı neydi?
Üst düzey İttihatçılar açısından mesele neydi, onu incelemek
lazım: Enver Paşa, Talat Paşa, yakın çevresi ve Teşkilat- ı Mahsusa şefleri…
Biliyorsunuz; Enver Paşa, Sarıkamış’ta 40 bin askerin donarak ölmesine neden
oldu. Ocak ayının ilk haftasında Rus ordusu karşı saldırıya başladı. Normal bir
ülkede 40 bin askeri kara gömen, donduran kumandanı genellikle Divan- ı Harbe
verirler ve sonra da kurşuna dizerler… Enver Paşa böyle bir ihtimalden ve karşı
darbeden korkuyordu. İstanbul’a dönüşünden sonra şahsi hatası olan Sarıkamış
rezaletinin faturasını Ermenilere çıkardı. ‘Ermeniler, ordumuzu arkadan
vuruyorlar’ iddiasını ortaya attı. 20. yüzyılın ilk ‘psikolojik operasyonu’
belki de ‘Ermeniler isyan ediyor’ palavrasıdır.
İsyan eden Ermeni yok muydu?
İttihatçıların iddia ettiği anlamda yoktu. Ama böyle
amatörce yönetilen bir savaşta askerler cepheden kaçarlar. Osmanlı ordusu I.
Dünya Savaşı’nda, 1918’e kadar iki milyon 850 bin kişiyi askere aldı ve
bunların 500 bini firar etti. Kaçan adam ne yapar? Köyüne gider ya da diğer
firarilerle birlikte eşkıyalık yapar… Bu gibi ufak grupların varlığı genel bir
Ermeni isyanı olarak lanse edildi ve onların da yaklaşan Rus ordusuyla
işbirliği yaptığı iddiası ortaya atıldı. Bunun üzerine İttihatçılar arasında
müthiş bir tehdit algısı oluştu ve bunlardan kurtulmak istediler. Ama eğer, Muş
veya Bitlis’te silahlı çeteler varsa, Doğu Cephesineden 1000 km. uzakta oturan
barışçı Adapazarı Ermenilerinin günahı neydi?
Halk soykırıma destek verdi mi?
Aynı sokakta oturuyorsunuz ve hali, vakti sizden daha iyi
olan bir Ermeni komşunuz var. O giderse koyununa, keçisine, tarlasına ve belki
de evine el koyacaksınız. Dolayısıyla 1915’te Doğu vilayetlerinde sivil halkın
da çok büyük bir katkısı olduğunu söylemek gerekir, bunu göz ardı edemeyiz.
‘Batı’da tehcir, Doğu’da soykırım yapıldı’ diyorsunuz… Kürt
halkının da soykırımda rolü var o zaman…
Evet, çünkü o
günlerde Kürt vilayetlerinde asker yoktu. Düzenli ordu, katliamlara katılmadı.
Dr. Reşit ve onun gibi düşünenler, Ermenilerden kurtulmak için Kürtleri
örgütlediler. Bu, Kürtlerin de işine geldi. Bugün takdirle karşılıyorum; Kürt
siyasi hareketi, ‘Bizim dedelerimizin elleri kanlıdır’ diyor. Bu onurlu bir
duruş, gerçi birkaç Ermeni ailesi kalkıp Diyarbakır’a gitse ve ‘Evimizi,
tarlamızı geri istiyoruz’ dese ne olur bilemiyorum. Yıllar önce bir Diaspora
Ermenisi, Van’da otel açtı da başına gelmeyen kalmadı.
Ermenilere yapılanları inkâr etmek, bir devlet geleneği
midir?
Ermeni Soykırımı’nın bu topraklarda tartışıldığı ilk yer;
1918 yılı Kasım- Aralık aylarında Osmanlı Meclisi’dir. Gayrimüslim mebuslar da
vardır Meclis’te ve Ermeniler ile Rumlar yaşanılan tehcirleri gündeme
getirerek, tartışmaya başlarlar. O tartışmalar sırasında bir inkâr biçimi
ortaya çıkar. Ben buna; ‘İnkârcılığın fabrika ayarları’ diyorum.
Nedir bu ayarlar?
‘Evet, Ermenilerin
başına çok kötü şeyler geldi ve çok üzgünüz ama biz Türkler de öldük.’ Bu
söylendiği zaman, ilk başta inandırıcı gibi gelebilir. Ancak Türkler Çanakkale,
Sarıkamış, Kafkas ve Filistin cephelerinde öldü. Tamam da kardeşim siz savaşta
öldünüz. Fakat çocuk, yaşlı, kadın Ermenilerse yüzlerce kilometre uzaktaki çöle
sürüldüler ve yollarda soyulup, katledildiler. Bu tartışmalar esnasında Kozan
Mebusu Matyos Nalbantyan Efendi şu sözleri söylüyor: ‘Biz mağduruz, Türkler de
mağdur diyorlar.
Evet…
Fakat Türklerin mağduriyeti millet- i hakime tarzında bir
mağduriyettir. Ermeniler, hayvan sürüleri gibi öldürüldü. Elbette Türklerin
mağduriyetini kabul ederim lakin Türkler, serhatlerde kahramanca öldüler ama
Ermeniler alçakça öldürüldüler. İki ölüm arasında fark vardır.’ Bu cevaptan
beri bu topraklarda hiçbir şey değişmedi ve bu sene de bir cinlik yapıldı.
Çanakkale’deki toplam zayiat olan yaklaşık 100 bin Osmanlı askeri için, 24 Nisan’da
Çanakkale anma törenleri uyduruldu. Bizim devlet aklımız sabit, pek fazla
değişmiyor. 1918’den beri aynı akıl yürütme biçimi devam ediyor: ‘Ama biz de
öldük, valla’ deyip duran birileri var Ankara’da.
AKP Hükümeti, Dersim Katliamı’ndan ötürü bugünkü CHP’ye özür
dilemesi için baskı yaparken, Ermenilere karşı aynı hassasiyeti göstermiyor.
Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
AKP’nin özür
dilemesini beklemiyorum, özellikle de seçime az bir süre kala… Onlar ancak
başsağlığı falan diler, daha üstüne çıkamazlar. Aslında yapılması gereken şu;
Ermenistan devleti ile diplomatik ilişki kurmak, sınırı açmak ve Erivan’a giden
o yolu, AKP’nin duble yol müteahhitlerine yeniden yaptırmak. Ermenistan çok
fakir bir ülke, onlara yardım etmek lazım. Ankara’daki gri takım elbiseli
adamların kısa vadede ‘soykırım’ lafını telaffuz edeceklerini sanmıyorum. Ancak
bir sosyal bilimci olarak bugünkü Türkiye toplumuna baktığımda; büyük bir bilgi
açlığı olduğunu ve ortalama vatandaşın ‘Hocam, Ermenileri kestik mi’ diye
sorguladığını görüyorum. Bu hayırlı bir şey… Belki 10 yıl sonra sokaktaki
vatandaş ‘Galiba bu bir soykırımdı’ diyebilecek. Benim için önemli olan budur.
Ankara ne derse, desin.
Birkaç gün önce Papa Francesco ‘Ermeni Soykırımı’ açıklaması
yaparken, Avrupa Parlamentosu da soykırım tasarısını kabul etti. Batı’nın bu
tutumunu nasıl okumamız gerekiyor?
Batı
parlamentolarının 100 yıl önce olmuş bir şey için ‘soykırımdır’ demesi çok
fazla şeyi değiştirmez. Ancak bu kararlar Türkiye’ye siyasi baskı oluşturmak ve
olumlu adım atmasını sağlamak amacıyla alınır. Kararların akademik bir değeri
olmasa da yakınlaşmayı hızlandırması olasıdır. ABD’nin tutumuysa biraz farklı:
Her yıl, 24 Nisan’dan birkaç ay evvel; ABD Başkanı ne diyecek diye Ankara soğuk
terler dökmeye başlıyor. ABD’li diplomatlar da Başkan’ın, ‘soykırım’ lafını
telaffuz etmemesi karşılığında Ankara’dan bir şeyler alır.
ABD’nin bu yılki talebi sizce ne olacak?
Önümüzdeki aylarda Musul’a bir kara operasyonu yapılacak
galiba. ‘Biz soykırım demeyelim, siz de elinizi taşın altına koyun’
diyebilirler. TSK’nın operasyona aktif katılımını isteyebilirler. Nitekim
Erdoğan IŞİD karşıtı laflar ederek kamuoyunu hazırlamaya başladı bile. Yani
Obama soykırım demeyecek ama bunun da bedelini Mehmetçik ödeyecek. Çok hazin
tabii.
Erdoğan daha önce Ermeniler için ‘Adalarda Modalarda
yaşıyorlar’ demişti. Davutoğlu da geçen gün, Türkiye’deki Ermenilerin zengin
olduğunu iddia etti. Kalan Ermenilerin varlıklı olması soykırım yapılmadığı
anlamına mı geliyor?
Eğer böyle bir şey dediyse, ayıp etmiş. Demek ki insanlar
siyasette yükselince ilk olarak basiret kayboluyor. Peki, sen Ermenileri Dış
işleri Bakanlığına diplomat olarak aldın mı, orduda subay olmak üzere
yetiştirdin mi, devlet memuru yaptın mı? Ermenilere sadece ticari hayatta
zenginleşme hakkı verdin, o kadar. Ve sen şimdi 90 senelik dışlama ve ‘kağıt
üzerinde vatandaşlık’ politikasının sonunda ‘ama onlar zengin’ diyorsun. Ayıp,
yahu.
Önceki gün Davutoğlu, ‘Tehcir bir insanlık suçudur’ derken,
Efkan Ala da, ‘Biz tehcir yaptık kardeşim, tehcir’ ifadesini kullandı. Ak parti
içindeki bu tutarsızlık için ne dersiniz?
Vallahi ne diyeyim,
buna ‘Allah’ denir. 7 Haziran’a doğru AKP’nin üst yönetiminin kafası giderek
karışıyor. Kabin basıncı yükselmiş, sigortalar atmak üzere.
Sizce Batı, AKP
hükümetinin 24 Nisan’ı Çanakkale Anması olarak tertip etmesine nasıl bakıyor?
Vallahi gelenlerden
belli zaten. Erdoğan’ın yakın ahbabı olan bazı Afrika devletlerinin
temsilcileri, Azerbaycan’la Pakistan Devlet Başkanları Çanakkale’ye geliyor.
Uluslararası politikanın kenar mahallesi sayılan ülkeler bunlar. Katılanların
listesine bakınca, dünyanın bu tür cinlikleri yutmadığını görüyoruz.
Türkiye Devleti Ermenilere soykırım yapıldığını kabul etse
ne tür yükümlülükler doğar?
Ermenistan’la
diplomatik ilişkiler başlasa, Erdoğan bir ziyarette bulunarak Ermenistan
parlamentosunda düzgün bir konuşma yaparsa işler değişir. Ardından da eşi Emine
Hanım’ı alıp, gayri resmi olarak Soykırım Anıtı’na gidip birer Fatiha okusalar
işin çok önemli bir kısmı hallolur. O resim dünyada, bütün ciddi gazetelerde
manşet olur. Siyaset her zaman parayla pulla değil, biraz da sembolik adımlarla
yapılır. Tayyip Erdoğan da bunun farkındadır. Ama ülkemizdeki Azeri petrol
lobisi bu işe ne der bilemem! ‘Ben bütün bunları yapmam’ dersen de, her sene
Amerikalıların ‘soykırım’ lafını etmemeleri karşılığında bir fatura ödersin.
Ermenilerin, Türkiye soykırımı kabul ederse maddi bazı talepleri olabilir. Ama
zaten her sene Amerikalılara belli bir bedel ödüyoruz. Örneğin, TSK, Musul
operasyonuna katılırsa bunun bir bedeli olmayacak mı? Savaşmak pahalı bir
iştir.
Devlet yetkilileri sürekli olarak bizim arşivlerimiz açık
diyorlar. Bu ne kadar doğru?
İstanbul’daki Osmanlı
Arşivleri açık ve kullanıyoruz. Son derece düzgün işliyor. Ama Ankara’daki
Askeri Arşivler sadece bazı ‘iyi çocuklara’ açık. Randevu ile gidiliyor.
Ayrıca, size belgelerin kendilerini vermiyorlar. Katalogdan istediğiniz belgelere
önce kendileri bakıp, ne olur ne olmaz diye denetimden geçirip, sonra ‘scan
edilmiş’ hali ile önünüzdeki bilgisayara yolluyorlar. Ben, İngiliz Arşivi’nde
çalışırken, Churchill’in mektuplarının orijinallerini okuyordum. İngilizin bir
korkusu yok. Yine askeri arşivlerde I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusunda görev
yapan Alman komutanların Berlin’e yolladıkları raporların birer kopyası var.
Bunlar da hepten kapalı. Çünkü denetim kurulunda Almanca bilen yok! İşin acı
tarafı, Alman askeri arşivi II. Dünya Savaşı’nda Potsdam bombardımanında
yanmış. Yani bu belgeler Almanlarda da yok. Ben Prof. Ahmet Davutoğlu ile
Marmara Üniversitesi’nde aynı bölümde çalıştım. Kendisini severim. Düzgün
akademisyendir. Şu an herkese kapalı olan Dışişleri Bakanlığı arşivini ne zaman
araştırmacıların kullanımına açacağını çok merak ediyorum. Ayıptır söylemesi,
Yunanistan’ın dışişleri arşivi bile açık. Bilmem derdimi anlatabildim mi?

1 yorum:
Nazi Almanyasi kendi projesini hayata gecirirken pek de oyle ustu kapali davranmadi. Cunku onunde 1915-16 ornegi duruyordu. Ancak boyle bir ise ilk kez girisen bir rejim ( hele gizlilik ve kumpasa adeta tapan bir zihniyet tasiyorsa ) elbette ki yiyecegi halti ustalikla gizlemeye ozen gosterir. Bunun gostergelerinden biri de Ayas yollarinda gecer. Tutuklanmaklarina bir turlu akil erdiremeyen bir siyasi parti mensubu bazilarinin panigini yatistirmak icin soyle demektedir ( anlamsizin icinde anlam aramayin kardesim...! ).
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.