Garbis Altınoğlu:
Kapital,st Modernite ve Ermeni Soykırımı başlıklı yazı…Kaba
bir anlatımla, Ermeni soykırımının sorumluluğunu soyut ve ne idüğü belirsiz bir
“kapitalist modernite”nin üzerine yıkan Karasu, Ali ve kafadarlarının bu
yaklaşımı, jenosit ve benzer insanlık suçlarının sorumlularını aklamaya ve
onların suçlarının üzerinin örtülmesine yarar. Objektif koşulları
tanrılaştıran, etnik farklılıkların önemini abartan ve ulus inşası sürecinin
kural olarak büyük-ölçekli kıyımlarla el ele gideceğini öngören bu görüş
yanlıştır… Öcalan’a göre, burada bir
ezen ulus-ezilen ulus ilişkisi değil, birbirini öldürmeye kalkışan aynı ölçüde
haksız iki karşıt taraf vardır. Osmanlı daha güçlü olduğu için Ermenilerin ve
Pontus Rumlarının işini bitirmiştir. Ona göre, iki taraf da “haksız” olduğuna
göre, hiç kimsenin olanlardan yakınma hakkı yoktur! “Kendi düşen ağlamaz!” Ermenilerin
ve Pontus Rumlarının emperyalistlere güvenerek hareket edip oyuna geldikleri
yolundaki tartışmalı sav ise, Osmanlı-Türk gericilerinin Kürt halkı ve ulusal
hareketine karşı da sürekli olarak kullandıkları bir argümandır... Aslında
burada daha da tuhaf olan bir şey var; kapitalist modernite ve “ulus-devlet
fitnesi” olarak niteledikleri olguların Ermenilerin bir kısmını da etkilediğini
söyleyen ve bu etkiyi olumsuz olarak niteleyen Öcalan ve PKK/ KCK aynı şeyi
TÜRK ulusal devleti için yapmıyorlar. Yani onlar TÜRK ulusal devletini DE
kapitalist modernitenin ürünü olan bir “ulus-devlet fitnesi” sayarak mahkum etmiyorlar.
Dahası onlar Kürtlerin, Türk ulus devletinin “kurucu öğesi” ve bu devletin
“asli unsuru” olduğunu ileri sürüyorlar.
***
Özgür Gündem’in 17 Nisan 2015 tarihli sayısında Hüseyin
Ali adıyla yayımlanan ve Öcalan’ın ve PKK’nın yaklaşımını temsil eden
“Kapitalist Modernite ve Ermeni Soykırımı” başlıklı yazı şu doğru saptamayla başlıyor:
“Şu açıktır ki, 1915’te gerçekleşen bir soykırımdır.
Bunun tartışılacak yanı yoktur. 1915 yılında Ermenilere yapılanlar ve sonuçları
soykırım değilse o zaman soykırım kavramını sözlükten çıkarmak lazım. Ermeni
halkı yaşadıkları topraklardan sökülüp atılmıştır. Önemli bir kısmı katliamla,
önemli bir kısmı ise tehcirle bu topraklardan kökleri kazınmıştır. Böylece de
Ermeniler bin yıllardır yaşadıkları topraklardan koparılmıştır.”
Yazar daha ilerde ise şunları söylüyor:
“Ermeni Soykırımı, Süryani Soykırımı bir yönüyle de Kürt
soykırımıdır. Kürtlerle bu halklar bin yıllardır yan yana yaşamışlardır. Kürt
kültürü, Ermeni kültürü ve yaşamını, Ermeni ve Süryani kültürü, Kürt kültürü ve
yaşamını etkilemiştir. Bu açıdan Ermeniler soykırıma uğradığından bir yönüyle
Kürtler ya da Kürtlerin bir yanı da soykırıma uğratılmıştır. Bu açıdan Ermeni
ve Süryani Soykırımı Kürtler için de bir acıdır.” (1)
Hüseyin Ali “Kürtler ya da Kürtlerin bir yanı da
soykırıma uğratılmıştır” derken tam olarak neyi kastettiğini açıklamıyor ve net
olmaktan uzak, bulanık ve her yana çekilebilecek bir anlatıma başvuruyor. Eğer
o, Ermeni ve Süryani soykırımlarından Kürt halkının ve onun yaşamını ve
kültürünün de olumsuz bir doğrultuda etkilendiğini söylemek istiyorsa (“Ermeni
ve Süryani Soykırımı Kürtler için de bir acıdır.”) bu saptama doğru kabul
edilebilir. Aslında bütün jenositler ve kıyımlar, bu uğursuz eylemlere katılan
halklar üzerinde olumsuz bir etki bırakır, onları kirletir, daha geri bir
konuma sürükler, bu devlet suçlarının birer tarafı haline getirmek suretiyle
onları “kendi” egemen sınıflarına daha sıkı bağlarla bağlar ve bir anlamda
onların içindeki iyiyi öldürür. Bu bağlamda; Yahudi jenosidinin Alman halkı ve
Ermeni jenosidinin Türk halkı ve kısmen de Kürt halkı üzerinde böyle etki
yaptığını söyleyebiliriz. Ancak bu olumsuz etkinin anlamını saptırmak; kıyım ve
jenosidin hedefi olmamış bir halkı -bu durumda Kürt halkını- sanki öyle olmuş
gibi göstermek, doğru olmayacaktır.
Ancak Hüseyin Ali’nin kafasından geçenin böylesi bir
olumsuz etkilenme olmadığı anlaşılıyor; o, önemli bir bölümü 1915-16 yıllarının
trajik olaylarına katılan Kürt ağa ve beylerini ve onların peşinden sürüklenen
Kürt halkını suçlamak şöyle dursun, tam tersini söylemektedir:
“Bazı çevrelerin Hamidiye Alayları ya da bazı Kürt
ağalarının ya da beylerinin Osmanlı siyasi kararı ve iradesi altında katliam
içinde yer almalarını Kürtlerin de katliam içinde yer aldığı gibi bir
değerlendirme yapması çok yanlıştır. Sorumlular, siyasi karar alan irade ve
onun örgütlü yapısıdır.” Türk milliyetçilerinin ve ne yazık ki Hikmet
Kıvılcımlı gibi Türk devrimcilerinin soykırımın sorumluluğunu Kürt ağaları ve
aşiretlerinin üzerine yıkma çabaları yanlıştır ve kabul edilemez. (2) Ama,
bunun mekaniksel karşıtı, yani yazarın adeta birer kukla derekesine indirdiği
Kürt halkının ve onun geleneksel önderlerinin hemen hemen hiçbir sorumluluğu
olmadığı tezi de yanlıştır. Pek çok araştırma, gözlem ve görgü tanıklığı, Kürt
halkının önemli bir bölümünün kendi ağa ve beylerinin önderliği altında ama ve
öyle pek de zorlanmaksızın Ermeni soykırımına katıldığı gerçeğini kuşku
götürmez bir biçimde kanıtlamıştır. Ermeni halkından farklı olarak İttihat ve
Terakki çetesinin, Süryani halkını hedef alan bir soykırım planı olmamasına
rağmen, Kürt ağaları ve aşiretlerinin bir bölümünün bu halkı kendi
inisiyatifleriyle kıyıma uğratmış ve maddi zenginliklerine el koymuş olması da
bu kanıyı pekiştirir. Dolayısıyla yazarın, “Ermeni Soykırımı, Süryani Soykırımı
bir yönüyle de Kürt soykırımıdır” biçimindeki saptaması hem yanlıştır ve hem de
Kürt ağaları ve aşiretlerinin önemli bir bölümünün olumsuz rolünün üzerini
örtmeye ve onu gizlemeye hizmet etmektedir. (3)
Yazarın tezlerinin bilim-dışı, demagojik ve gerici
niteliği, aşağıdaki satırlarda daha net bir biçimde ortaya çıkmaktadır:
“Soykırım, kapitalist modernitenin hakim olduğu son
yüzyıllarda fazlasıyla yaşanmıştır. Tarihin hiçbir döneminde böyle bilinçli ve
planlı soykırım uygulamaları görülmemiştir. Bu açıdan Ermeni, Yahudi, Amerikan
yerlileri ya da başka bir soykırımdan söz ederken kapitalist modernite mutlaka
sorgulanmalıdır. Ermeni Soykırımı, kapitalist modernite yapımıdır. Bu yönüyle
batıda gelişen maddi uygarlığın Osmanlı topraklarında yarattığı bir
soykırımdır. Bu soykırımdan sorumlu olan Osmanlı devleti, kapitalist
modernitenin ulus-devlet zihniyetiyle hareket etmiştir. Kuşkusuz kapitalist
modernite ve ulus-devlet fitnesi Ermenilerin bir kısmını da etkilemiştir. Hatta
Ortadoğu’da kapitalist modernite ve ulus-devlet zihniyeti ilk önce Ermeni
egemenlerinde gelişmiştir. Ermeni halkı da bu ulus-devlet fitnesinin kurbanı
olmuştur. Osmanlı daha güçlü olduğundan ve uluslararası koşullar fırsat
tanıdığından ulus-devlet zihniyetli Türk egemenleri, Ermenileri soykırıma
uğratmışlardır.” Yazarla tıpatıp aynı görüşleri savunan Mustafa Karasu 2014’te
bu konuda şunları söylemişti:
“Ortadoğu’daki sorunların temel kaynağı, kapitalist
modernitenin bu coğrafyaya soktuğu milliyetçilik fitnesi ve ulus-devlet
modelidir. Mezhepçiliğin bu düzeyde çatışma etkeni haline gelmesi de
milliyetçilik fitnesinin ve ulus-devlet modelinin bu coğrafyaya girmesiyle
ilgilidir.” (“Ortadoğu’da çare demokratik ulus çözümüdür”, Yeni Özgür Politika,
17 Haziran 2014)
Biraz daha geri gittiğimizde ise PKK/ KCK’nın ve diğer
PKK/ KCK liderlerinin benzer açıklamalarını görürüz. Örneğin KCK Yürütme
Konseyi Eş başkanlığı 2013’te, Kurban Bayramı vesilesiyle yaptığı açıklamada
Kürt halkının ve İslam dünyasının bayramını kutladıktan sonra gene
milliyetçilik ve ulus-devlete şu sözlerle veryansın ediyordu:
“İnsanlık için tüm güzelliklerin ve hakikatlerin
yaratıldığı ve var olduğu Ortadoğu, özellikle kapitalist modernitenin
milliyetçilik ve ulus-devlet fitnesiyle yaşanılmaz hale getirilmiştir.”
(“KCK’den bayram mesajı”, Yeni Özgür Politika, 15 Ekim 2013) Bu söylenen ve
yazılanlarda eleştiriyi hak eden pek çok nokta var.
Her şeyden önce, kapitalizm-öncesinin koşullarında
soykırım boyutlarında kıyımlar olmadığı tezi gerçeklerle bağdaşmaz. Kartaca ile
Roma arasında süregelen savaşların, M. Ö. 146’da birincisinin yenilgisiyle
sonuçlanmasının ardından Romalıların sağ kalan Kartacalılar’ın bir kısmını köle
olarak aldıktan sonra geri kalanının tümünü öldürmeleri ve Kartaca’yı yakarak
yok etmeleri, kapitalizm-öncesi döneminin iyi bilinen soykırım
örneklerindendir. Bu örneklere; 13. ve 14. yüzyılda Çin de içinde olmak üzere
Asya’nın büyük bir bölümünü ve Avrupa’nın bir bölümünü ele geçiren Cengiz Han
ve oğullarının milyonlarca insanı kıyımdan geçirmesini ve 15. ve 16.
yüzyıllarda İspanyol ve Portekiz sömürgecilerinin Orta ve Güney Amerika’da
milyonlarca yerliyi katletmesini, Osmanlı devletinin 16. yüzyılda, yani II.
Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde Anadolu’nun Alevi-Türkmen halkına
karşı yaptığı kıyımları vb. ekleyebiliriz.
Hüseyin Ali’nin, “Bu açıdan Ermeni, Yahudi, Amerikan
yerlileri ya da başka bir soykırımdan söz ederken kapitalist modernite mutlaka
sorgulanmalıdır. Ermeni Soykırımı, kapitalist modernite yapımıdır. Bu yönüyle
batıda gelişen maddi uygarlığın Osmanlı topraklarında yarattığı bir
soykırımdır” dediğini gördük. Bundan yazarın soykırımların, ulusların oluşması
sürecinin az-çok vazgeçilmez yol arkadaşları olduğu kanısında olduğu sonucu
çıkarılabilir. Peki, bu gerçekten de böyle midir? Ulus inşası çabalarının, en
azından bir ölçüde, o ulustan olmayan ya da yabancı sayılan etnik grupları
zorla asimile etme, dıştalama, ezme, hatta bazı ender durumlarda onları
terörize ederek topraklarından kovma ve kıyıma uğratma biçimini aldığı
doğrudur. Ama bu sürecin mutlaka büyük-ölçekli insan kıyımlarıyla el ele gitmek
zorunda olmadığını kanıtlayan pek çok örnek bulunuyor. Yazarın tezi doğru olmuş
olsaydı, 19. ve 20. yüzyıllar pek çok jenoside tanıklık etmiş olurdu.
Dolayısıyla, Türk uluslaşmasına bir kıyım ve jenosidin eşlik etmesinin
kaçınılmaz ve zorunlu olduğunu söyleyemeyiz. Evet, bu uluslaşma, Osmanlı
İmparatorluğu’nda zaten millet-i hâkime (=egemen “ulus”) konumunda olan, ama
kapitalist gelişme ve çağdaş uluslaşma açısından en geride kalmış olanlardan
birisi olan Müslüman-Türk halkı örneğinde çok sancılı bir biçimde yaşandı. Evet,
İttihat ve Terakki’nin, 19. yüzyılda daha hızlı gelişen Rum, Ermeni, Yahudi
burjuvazisine karşı Müslüman-Türk burjuvazisini özellikle onun ekonomik
konumunu güçlendirme çabaları bir soykırımla el ele gitti. Ancak,
Osmanlı-Türkiye koşullarında bile bu sürece bir soykırımın, hatta büyük-ölçekli
kıyımların eşlik etmesi ne kaçınılmazdı, ne de zorunlu. İttihat ve Terakki
çetesinin böyle bir karar almasında Türk uluslaşmasının gecikmişliğinin yanı
sıra, başka bazı tarihsel ve güncel faktörlerin de önemli katkısı oldu. Bunlar
arasında;
a) on yıllardır toprak yitirmekte olan Osmanlı devletinin
1912-13 yıllarındaki Birinci ve İkinci Balkan Savaşları’nda İmroz ve Bozcaada
dışındaki tüm Ege adalarını ve Rumeli’deki topraklarının yüzde 80’ini
yitirmesinin ve Britanya, Fransa, Rusya ve Avusturya-Macaristan gibi ülkelerin
yayılmacı politikalarının devletin tümüyle çökeceği yolundaki kaygıları
güçlendirmesini,
b) 1878 Berlin Kongresi’nin Ermeni halkı yararına
reformlar yapılması yolundaki kararının, Osmanlı yöneticilerinin bu sürecin,
giderek bir bağımsız Ermeni devletinin kurulmasına yol açacağı yolundaki
kaygılarını arttırmasını,
c) emperyalistler arası çelişmelerin keskinleştiği
1914-15 koşullarında, öteden beri Anadolu ve Mezopotamya üzerinde sömürgeci
emelleri olan ve Osmanlı ordusunun eğitiminde başat rol oynayan Alman
militaristlerinin teşvik ve kışkırtmalarını,
d) 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, yaşanan
çatışmalarda ve yollarda yakınlarının yaşamını yitirerek Anadolu’ya sığınmak
zorunda kalan Rumeli ve Kafkas kökenli milyonlarca Müslüman göçmenin
“Hristiyanlar”a karşı duyduğu kısmen haklı öfkeyi ve özellikle,
e) İttihat ve Terakki şeflerinin fanatizmini ve Turan
hülyalarını vb. sayabiliriz. Evet, Türk ulusunun oluşma süreci, Ermeni ve Rum
burjuvazisinin kısıtlanmasını ve çekirdek halindeki Müslüman-Türk
burjuvazisinin desteklenmesi ve kayırılmasını ve buna bağlı olarak Ermeni ve
Rum halklarına karşı sert önlemleri ve hatta belki de göçertme ve kıyım
uygulamalarını ister istemez gündeme getirecekti; ama bunun bir jenosit
boyutlarına varması asla kaçınılmaz ve zorunlu değildi. Yukarda sözünü ettiğim
faktörler ve özellikle sonuncusu tarihin böyle bir rotaya girmesinde çok önemli
bir rol oynadı.
Kaba bir anlatımla, Ermeni soykırımının sorumluluğunu
soyut ve ne idüğü belirsiz bir “kapitalist modernite”nin üzerine yıkan Karasu,
Ali ve kafadarlarının bu yaklaşımı, jenosit ve benzer insanlık suçlarının
sorumlularını aklamaya ve onların suçlarının üzerinin örtülmesine yarar.
Objektif koşulları tanrılaştıran, etnik farklılıkların önemini abartan ve ulus
inşası sürecinin kural olarak büyük-ölçekli kıyımlarla el ele gideceğini
öngören bu görüş yanlıştır. Bu görüş, dikkatleri 1915-16 trajedisinin gerçek
mimarı, planlayıcısı ve uygulayıcısı olan İttihat ve Terakki’den uzaklaştırmaya
yardımcı olmakta, onun sorumluluğunu yumuşatmakta ve konuyu
bulanıklaştırmaktadır. (Dahası bu yaklaşım, bir yandan da Osmanlı devletini de
peşi sıra savaşa sürükleyen Alman militaristlerinin bu savaşta milyonlarca
Türk, Kürt, Arap vb. emekçisinin ölümüne yol açmış oldukları gerçeğinin
unutturulmasına hizmet etmektedir.) Zaten Öcalan da, 23 Haziran 2006 tarihli
görüşme notlarında, bir kez daha Türk burjuva devletinin yöneticileri gibi
konuşuyor ve Ermeni ve Pontus Rum halklarının yaşadığı trajediyi şu sözlerle
meşrulaştırmaya çalışıyordu:
“Ermeniler ve Pontuslar o zamanki emperyalistlere
güvenerek onların oyununa gelmişlerdir ve kaybetmişlerdir. Soykırıma
uğramışlardır. Çünkü egemen güç olan Osmanlı ‘sen beni öldüreceğine ben seni
öldüreceğim’ mantığıyla hareket etmiş ve bu acı tablo ortaya çıkmıştır…” Yani
Öcalan’a göre, burada bir ezen ulus-ezilen ulus ilişkisi değil, birbirini
öldürmeye kalkışan aynı ölçüde haksız iki karşıt taraf vardır. Osmanlı daha
güçlü olduğu için Ermenilerin ve Pontus Rumlarının işini bitirmiştir. Ona göre,
iki taraf da “haksız” olduğuna göre, hiç kimsenin olanlardan yakınma hakkı
yoktur! “Kendi düşen ağlamaz!” Ermenilerin ve Pontus Rumlarının emperyalistlere
güvenerek hareket edip oyuna geldikleri yolundaki tartışmalı sav ise,
Osmanlı-Türk gericilerinin Kürt halkı ve ulusal hareketine karşı da sürekli
olarak kullandıkları bir argümandır.
Belirli tarihsel koşullarda ezilen ulusların kurtuluş
hareketleri, emperyalist ve gerici devletlerle şu ya da bu düzeyde ilişkilere
girmişlerdir. Bu, 1920’lerin başlarında el konmuş olan topraklarına geri dönen Ermenilerin
Fransa ile ilişkisinde, 1980’li yıllarda PKK-Suriye ilişkisinde vb. görüldüğü
gibi yakın tarihte, ABD ve bağlaşıklarının yarım-yamalak bir destek verdiği
Kobane direnişinde de yaşandı. Bir ulusal kurtuluş hareketinin emperyalist ve
gerici devletlerle bağlaşma kurması, ne ille de o hareketin mutlaka bu
devletlerin aleti haline geleceğini gösterir ve ne de onun yönettiği halkın
toplu kıyıma uğratılmasını haklı gösterebilir. Burada önemli olan, söz konusu
ulusal hareketin bu ilişki içinde, dünya halklarının baş düşmanı konumunda
bulunan emperyalist ve gerici devletlerle bağlaşıp bağlaşmadığı, kendi
ulusal-devrimci çizgisinden sapıp sapmadığı ve bu devletlerin bir kuklası
haline gelip gelmediğidir. Kaldı ki Türk burjuva devletinin ve onun
sözcülerinin bu konuda başkalarına söz söyleme hakkı yoktur; onlar tüm afra
tafralarına rağmen ABD/ NATO güçlerinin sadık uşakları ve Siyonist İsrail’in
bölgedeki en güvenilir bağlaşığı olduklarını yeniden ve yeniden kanıtlamışlardır.
Daha da ironik olan, Hüseyin Ali ve kafadarlarının
yaklaşımının, Kürt halkına karşı uygulanan kıyımları da önemsizleştirmeye ve
hafifletmeye hizmet etmesidir. Örneğin pek çok Kürt partisi ve çevresi Irak’ta
Saddam Hüseyin kliğinin 1986-89 yılları arasında Kürt halkına karşı
gerçekleştirdiği ve Halepçe kıyımının da bir parçası olduğu Enfal kampanyasını
bir jenosit olarak değerlendirirler. Hatta KCK’nın kendisi, 15 Nisan 2015’te
yaptığı bir açıklamada Enfal’i soykırım olarak değerlendirdi ve lanetledi.
(Enfal’da Human Rights Watch/ İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre 100,000, Kürt
yetkililere göre ise 182,000 insan yaşamını yitirmişti.) Ne var ki, eleştire
geldiğim bu sakat mantıkla Saddam Hüseyin ve ortakları da bu kıyımın ya da -Kürtlere
göre- jenosidin sorumluluğunu üstlenmeyebilir ve kendilerini, “bunu bize dışarıdan,
Avrupa’dan gelen kapitalist modernite yaptırdı” türünden trajikomik bir savunma
yaparak aklamaya çalışabilirler, hatta bu konuda PKK/ KCK’yı kendilerine
yardımcı olmaya çağırabilirlerdi.
Jenositlerin sorumluluğunu, tanrılaştırdığı objektif
koşulların ve soyut ve ne idüğü belirsiz bir “kapitalist modernite”nin üzerine
yıkan Hüseyin Ali, ulusların oluşumu ve ulus devletlerin ortaya çıkışını ise
-görünüşte- bunun tam tersi olan bir yöntemle ele almakta ve bu kez de sübjektivizme
düşmektedir. Oysa ulus ve uluslaşma gibi olgular, esas olarak insan iradesinden
bağımsız bir tarzda, üretici güçlerin ve kapitalizmin gelişiminin bir sonucu
olarak ortaya çıkmışlardır. Ulus-devleti tarihsel gelişimin bir evresinin
KAÇINILMAZ ürünü değil, bir “fitne” olarak değerlendiren ve onu iradi olarak
seçilen/ tercih edilen bir model olarak gören Hüseyin Ali, tarihsel
materyalizmi yadsımakta ve sübjektif tarih yazıcılığına soyunmaktadır. Mustafa
Karasu ise, yukarda alıntıladığım “Ortadoğu’da çare demokratik ulus çözümüdür”
başlıklı yazısında aynen şöyle demişti:
“Ortadoğu’daki sorunların temel kaynağı, kapitalist
modernitenin bu coğrafyaya soktuğu milliyetçilik fitnesi ve ulus-devlet
modelidir.” Bu sözlerde anlatımını bulan sübjektivist tarih görüşü elbette
sadece Karasu ya da Ali’ye ait değildir. Kongra Gel’in 17 Mayıs 2005 tarihinde
kabul ettiği KCK Sözleşmesi’nde şöyle deniyordu:
“Dışarıdan gelen milliyetçilik fitnesi 200 yıldır
halklara acı çektirmektedir.” Oysa kuruluşunun ilk yıllarında PKK ulusların
doğuşunu, bir ölçüde etkisi altında olduğu Marksist-Leninist teoriye uygun bir
biçimde değerlendirmeye çalışıyordu. Örneğin PKK, kendisi açısından belirleyici
önem taşıyan bir belgede şöyle diyordu:
“Halkların yeryüzünün verimli alanları üzerinde giderek
artan yoğunlaşması, yurtlaştırma hareketinin doğal sınırlarına varmasına yol
açtı. Üzerinde sürekli üretim yapıp çoğaldıkları bu toprak parçaları, her halk
için bir yurt haline geldi. Bir halkın dilinin ve kültürünün egemen olduğu alan
-milliyet sınırı- daha sonra oluşacak ulusal siyasal sınırlar için temel teşkil
etti.” (Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto), s. 52) Bu anlatım, yüzeysel ve
kaba tarzına rağmen, ulusların ortaya çıkışını, üretici güçlerin ve kapitalizmin
gelişimiyle ilişkilendirmektedir. Oysa Öcalan ve aralarında Karasu’nun da
olduğu PKK/ KCK yöneticileri son yıllarda ulusu ve ulusal inşayı sadece kötü
olgular olarak görmekle ve “fitne” gibi İslami bir terimle açıklamakla
yetinmemekte, ayrıca ona bir “dışalım ürünü” gibi yaklaşmaktadırlar; yani
onlara göre Ortadoğu’da ulus, milliyetçilik, ulusal devlet vb. bölgenin kendi
sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarının ürünü değildir; bu olgular dışarıdan
yani Avrupa’dan, “kapitalist modernite” tarafından bu bölgeye sokulmuşlardır.
Avrupa’daki ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmelerin
gerek Osmanlı İmparatorluğu içindeki ve gerekse başka yerlerdeki değişik etnik
grupları etkilediği ve onlarda ulusal bilincin uyanmasına katkıda bulunduğu
doğrudur elbet. Ama bu etki kendisini, söz konusu etnik grupların bağrında meta
ekonomisinin gelişmeye başladığı koşullarda hissettirecektir; daha önce değil.
Zaten Osmanlı’da ulusal hareketlerin, Avrupa ile ekonomik, ticari ve kültürel
ilişkilerin en yaygın olduğu Balkanlar’da doğmuş ve başlamış olması ve meta
ekonomisinin en az gelişmiş olduğu Arapların bu konuda en geride kalmış
olmaları da bunu gösterir.
Eğer PKK/ KCK yöneticileri bu düşüncelerinde içtenlikli
iseler onların, 19. yüzyılın sonlarından itibaren tarih sahnesine çıkan Kürt
ulusal hareketini DE “ulus-devlet fitnesi” olarak tanımlayıp mahkum etmeleri
gerekecek. Herhalde böylesi bir davranış en çok Türk gericileri ve şovenlerini
sevindirecektir. Tutarlı devrimciler son çözümlemede ezilen ulus milliyetçiliği
de içinde olmak üzere milliyetçiliğin bütün biçim ve görüngülerine karşı çıkar
ve onun karşısına proleter enternasyonalizmini koyarlar. Ancak bu, ezilen ve
sömürge halkların milliyetçiliğinin, sınırlı olmakla birlikte ilerici ve
demokratik bir yanı olduğu gerçeğini asla ortadan kaldırmaz. Tam tersine
uluslaşma sürecini bir fitne olarak ele alış, bu ezilen halkların
milliyetçiliğinin ilerici ve demokratik niteliğini yadsıyanları
sosyal-şovenizme, emperyalizmin, sömürgeciliğin ve ezen ulusların egemen
sınıflarının saflarına iter.
Aslında burada daha da tuhaf olan bir şey var; kapitalist
modernite ve “ulus-devlet fitnesi” olarak niteledikleri olguların Ermenilerin
bir kısmını da etkilediğini söyleyen ve bu etkiyi olumsuz olarak niteleyen
Öcalan ve PKK/ KCK aynı şeyi TÜRK ulusal devleti için yapmıyorlar. Yani onlar
TÜRK ulusal devletini DE kapitalist modernitenin ürünü olan bir “ulus-devlet
fitnesi” sayarak mahkum etmiyorlar. Dahası onlar Kürtlerin, Türk ulus
devletinin “kurucu öğesi” ve bu devletin “asli unsuru” olduğunu ileri
sürüyorlar. Örneğin Öcalan, Özgür Politika’nın 21 Nisan 2000 tarihli sayısında
yayımlanan “Özgür birlik için demokratik ittifak” başlıklı yazısında şöyle
diyordu:
“Bu ülkede Kürtler ve Türkler tarihi birlikte yaptılar.
Kurulan bütün imparatorluklarda ortak pay sahibidirler. Mevcut devlet de,
birlikte inşa edilmiştir. Tarihe bakıldığında şu husus mutlaka görülmelidir:
Kürtler özgürlüğü, Türklerle beraberlikte aramışlardır. Bu neden böyle
olmuştur? Coğrafyadaki yerleşime bir bakalım: Kürtlere en yakın olanlar Türklerdir.
Oysa Araplar, Ermeniler ve diğer komşu halklarla böyle bir ilişki yoktur. Kürtlerle
Türkler bir arada yaşamışlardır. Bunun çarpıcı örnekleri vardır. Malazgirt’te
böyle olmuştur. Alparslan’ın ordusunun içinde sayısı 10.000’i bulan Kürt
savaşçı vardır. Cumhuriyet’in kuruluş süreci de böyledir; M. Kemal bu süreçte Kürtlerin
desteğini almıştır.” Öcalan’a göre, Türkiye Cumhuriyetini, Türklerle tarafından
ortak bir şekilde kurmalarına rağmen, -iki tarafın da işlediği “hatalar”
nedeniyle- “Kürtler, Cumhuriyet’in nimetlerinden yararlandırılmamışlardır.
İsyanlar döneminde karşılıklı yaşanan büyük hatalar, bir yandan aşırı
şovenizmin, diğer yandan da dar milliyetçiliğin gelişmesine yol açmıştır. Bu
nedenle devletin daha kuruluşunda tarihsel çarpıklıklar oluşmuştur. Egemen
sınıfların siyasal yaklaşımı böyle şekillenince de, hem Türker’in ve hem de Kürtlerin
büyük acılar çekmesine yol açan trajik bir tarih yaşanmıştır.” O halde Öcalan’a
göre yapılması gereken bu “hatalar”ın düzeltilmesi ve Kürt halkı ve ulusal
hareketinin Türk gericiliği ile yeni ve “daha ileri” bir ittifak kurmasıdır:
“1923’te olduğu gibi, Türkiye yaşadığı bir darboğazdan
çekip çıkarılmalıdır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde olduğu gibi, 21. yüzyılın bu
ilk çeyreğinde de, demokratik devlet yapılanması süreci barış içinde
gerçekleştirilmelidir. 1920’lerde nasıl ulusal kurtuluş yaratılmışsa, şimdi de
demokratik kurtuluş olmalıdır. Demokratik bilinç, demokratik hoşgörü içinde,
Kürt-Türk kardeşliği ülke bütünlüğü içinde kurulmalıdır. PKK son stratejisiyle
buna hazır olduğunu ispatlamış bulunmaktadır. Tarih, bir kez daha ortak
harekete geçmek için her zamankinden daha müsaittir.”
Şimdi Öcalan’a ve onun izleyicilerine şu soruları
sormamız ve onlardan bu sorulara net yanıtlar vermelerini beklememiz gerekiyor:
1) Ermeni, Süryani, Rum halklarının zorla göçertilmesi,
kadınlarının ırzına geçilmesi, katledilmesi ve maddi zenginliklerine el konması
sürecinde oluşan Türk devletine sahip çıkmak, Kürt halkı ve ulusal hareketinin
işi midir?
2) Kürt halkı da içinde olmak üzere, yüzyıllardır Osmanlı
devletinin boyunduruğu ve zulmü altında yaşamış olan halkların -Balkanlar,
Anadolu ve Ortadoğu ve Kuzey Afrika halklarının- ulusal uyanışları ve
özerklik-bağımsızlık doğrultusunda kavgaya atılmaları bir fitne midir?
3) Eğer ulus devlet ve dolayısıyla TÜRK ulus devleti de
kötüyse ve bir “fitne” ürünü ise, o zaman PKK/ KCK böyle bir devletin kuruluşuna
yardımcı olduğu için nasıl övünebilir ve bu devletin kurucu öğesi ve asli
unsuru olmaktan nasıl gurur duyabilir?
DİPNOTLAR
(1) Bunun, bulanık ve her yana çekilebilecek bir saptama
olduğu bellidir. Peki, jenosit/ soykırım nedir? Jenosit/ soykırım öncelikle bir
halkın ya da onun önemli bir bölümünün az-çok planlı bir biçimde baskı ve terör
yoluyla kıyıma uğratılması, kitlesel olarak yok edilmesidir. Yazarın yaptığı
gibi jenosidin tanımı genişletmek ve onun içine tüm kıyımları yerleştirmeye
kalkmak, ya da onu sulandırarak -başka bir bağlamda pekala kullanılabilecek-
“kültürel soykırım” gibi kavramlar üretmek doğrultusundaki çabalar bilimsel bir
nitelik taşımaz.
(2) Hikmet Kıvılcımlı şöyle demişti:
“İttihat ve Terakki devlet aygıtı yasadışı bir kararla
başa geçti; Kürt derebeyleri milis örgütler halinde silahlandırıldı. Kürtlükle
Türklük, Ermenileri, dünyada ender görülmüş sinsi bir vahşet içinde katliama
uğrattı. Fakat bu katliamdan Türk Meşrutiyet burjuvazisi kadar ve belki ondan
çok daha fazlasıyla yararlananlar Kürt derebeyleri oldu. Ve Kürdistan’da
derebeylik biraz daha rakipsiz, çapul ettiği Ermeni mallarıyla biraz daha
şişman oldu.” (YOL 2, s. 321)
(3) Karasu, 2013’te kaleme aldığı bir yazıda bu konuda
daha objektif bir değerlendirme yapmış ve şöyle demişti:
“Özellikle Ermeniler mazlum ve büyük haksızlığa uğramış
bir halktır; Kürt’ün komşusudur. Kültürel alışveriş yaptığı bir toplumdur.
Ermenilerden zarar görmeyen, hatta Kürt kültürel, sosyal ve ekonomik yaşamına
zenginlikler katan bir halk olmuştur. Ne acıdır ki Osmanlı ve Türk egemenleri
Ermeni soykırımında Kürtleri de kullanmışlardır. Her ne kadar siyasi güç, karar
verici ve örgütleyiciler Türk egemenleri olsa da, Kürtler de kullanılmıştır.
Bu, Kürtler için de acı verici bir durumdur. Kürtler, en başta da Kürt Halk
Önderi bu acının ağırlığını sürekli hissetmektedir.” (“Kürtlerin mücadelesine
yanlış yaklaşım ve lobiler gerçeği”, Yeni Özgür Politika, 5 Mart 2013)
Kaynak: gelawej.net
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.