Kürtler, Ermeniler, İslamcılar, Ezidiler ve Romanlar... Meclis’te temsil hakkı buldular. Nereden nereye... Peki, bu demokratik
dönüşümde kimlerin en çok payı var? Ak Parti’nin rolü nedir, birlikte bakalım…Geçen
zamanda laik çevrelerde Cumhuriyet hakkında en çok söylenen şeylerden biri “biz
eskiden kim-kimdir böyle şeyleri (kimlikleri)
bilmezdik” diyorlar, “Erdoğan geldi bizi ayrıştırdı”... Evet, bilmezlerdi çünkü
kimse söyleyemezdi! Yani bu çevreler kimliklerin bu bilinmeme halini bir
marifetmiş gibi sunuyorlar(dı). Bu kimlikler kendilerini kimliğinden taviz
vermeden ifade etmeye başlayınca ne oluyordu? Toplum içinde bu kimliklerin
ifadesi mümkün müydü? Örneğin kaç Ermeni, Ermenice ismi ile piyasada varlık
bulabiliyordu? Göğsünü gere gere “Ermeniyim” diyebiliyordu? Örneğin, Adile
Naşit Ermeni oluşunu neden gizlemek zorundaydı? Çünkü eski Türkiye’de cesaret
nadiren görülen bir şeydi, Erdoğan’ın önderliğindeki Ak Parti’nin cesareti ile
işte bu yol açıldı. Sadece dindar kimliklere değil, Ermenilere de, Kürt
kimliğine de ve daha birçok kimliğe kendini olduğu gibi ortaya koyma cesareti
veren bu politikalar oldu.
***
Bu seçim sonucunda birçok kimliğin mecliste olduğunu
görüyoruz. Başörtülü kadınlar Merve Kavakçı olarak 1 kişi gittiler 21 tane
olarak geri döndüler. Kürtler, Ermeniler, İslamcılar, Ezidiler ve Romanlar...
Meclis’te temsil hakkı buldular. Nereden nereye... Peki, bu demokratik
dönüşümde kimlerin en çok payı var? Ak Parti’nin rolü nedir, birlikte bakalım.
Son dönemlerde sınırımızdaki savaş, paralel yapılanma
gibi yaşadığımız travmatik süreçler içinde bunalmış olan hepimize Meclisin yeni
hali iyi geldi. 7 Haziran genel seçimi ile TBMM’nin alışık olduğumuz inançsal
ve etnik statükosu çözülmüş, toplumsal
çeşitlilik iyice görünürleşmiş gözüküyor. Bütün partilerin kadroları, meclisin
yaklaşık üçte ikisine tekabül eden önemli oranlarda yenilendi. 25. Dönem
Meclisi’nde kimliğinden taviz vermeden temsil imkânı bulabilen başta Kürt
kimliği olmak üzere birçok etnik ve inanç kimliği var. Bunlar arasında en çok
göze çarpan başörtülü kadınlar, sayıları 21’i buldu. Siyasi partiler Türkiye’de
55 yıl sonra ilk kez Ermeni milletvekillerini aday gösterdi. AK Parti, CHP ve
HDP’den birer Ermeni milletvekili seçildi. Muhalefet bu çeşitliliğin
yaratılmasına payı olanlar arasına dâhil edilirken Ak Parti’nin bu manzaradaki
büyük payı görmezden geliniyor. Hatta tersine sanki Ak Parti bunu istememiş de
bu değişiklikler Ak Parti’ye rağmen olmuş gibi bir intiba yaratılmaya
çalışılıyor. Peki, aslında gerçek nedir?
Sözcü’nün manşeti
Sözcü gazetesi meclisteki yemin törenini haberleştirirken
“Her partiden her görüşten milletvekillerine çağrı”da bulunarak “Atatürk’ün
kurduğu bu Cumhuriyet’in kıymetini bilin” başlığı attı. “Ancak bu Cumhuriyet
sayesinde din, dil, ırk, görüş ayrılığı olmadan herkes her mevkiye gelebiliyor,
ülke yönetiminde yer alabiliyor” dedi. Haber, Ravza Kavakçı, Markar Esayan gibi
5 tane milletvekilinin fotoğrafları ile süslenmiş ve her bir fotoğraf üzerinde
kimlikleri yazılmıştı: İslamcı, Ermeni,
Kürt, Roman, Ezidi. Bu başlığın tercümesi “vekil bile olmuşsunuz, daha ne
istiyorsunuz”dur.
Tabii Sözcü öte yandan bu başlık ile o ana kadar bu
kimliklerin mecliste yer almadığını da bildirmiş oldu! 93 yıldır bu kimliklerin
kabullenilmediğini ve değer verilmediğini böylece ifade etmiş oldular. Normal
bir ülkede anormal karşılanması gereken bu başlık, bizlere bugüne kadar bu
kimliklerin neden temsil edilmediğini de sorduruyor. Elbette Cumhuriyet’in
kıymeti bilinmeli, peki Cumhuriyet yeni mi kuruldu da Sözcü bu başlığı atıyor?
2015’den çok uzun bir zaman, 93 yıl önce, kurulmadı mı bu Cumhuriyet? Kıymetini
bilin azarını daha önce neden yapmamış, fırsat mı bulamamış, yoksa bu 92 yıllık
süreci ve o dönemki idarecileri yok mu sayıyor? Belki de gerçekten de
Cumhuriyet yeni kuruldu!
Cumhuriyet kurulduğunda güya “milletin efendisi” dedikleri
köylüler, misal Aşık Veysel, bırakın
meclise girmeyi Ankara’da belli semtlere bile sokulmuyorlardı. Kendisinden
olmayanları işte böyle adıyla sanıyla kimlikler halinde yan yana resmini basıp
yazan farklı inanç ve düşüncelere tahammülsüz Sözcü gazetesi ‘bugünleri
göremezdiniz’ diyerek bu özgürlüğü gene kendine yontuyor. Hâlbuki gerçek nedir?
Bu özgürlüğü biz kime borçluyuz?
Geçen zamanda laik çevrelerde Cumhuriyet hakkında en çok
söylenen şeylerden biri “biz eskiden kim-kimdir böyle şeyleri (kimlikleri) bilmezdik” diyorlar, “Erdoğan
geldi bizi ayrıştırdı”... Evet bilmezlerdi çünkü kimse söyleyemezdi! Yani bu
çevreler kimliklerin bu bilinmeme halini bir marifetmiş gibi sunuyorlar(dı). Bu
kimlikler kendilerini kimliğinden taviz vermeden ifade etmeye başlayınca ne
oluyordu? Toplum içinde bu kimliklerin ifadesi mümkün müydü? Örneğin kaç
Ermeni, Ermenice ismi ile piyasada varlık bulabiliyordu? Göğsünü gere gere
“Ermeniyim” diyebiliyordu? Örneğin, Adile Naşit Ermeni oluşunu neden gizlemek
zorundaydı? Çünkü eski Türkiye’de cesaret nadiren görülen bir şeydi, Erdoğan’ın
önderliğindeki Ak Parti’nin cesareti ile işte bu yol açıldı. Sadece dindar
kimliklere değil, Ermenilere de, Kürt kimliğine de ve daha birçok kimliğe
kendini olduğu gibi ortaya koyma cesareti veren bu politikalar oldu.
Erken Cumhuriyet’in kodlarından biri de farklı kimlikleri
birbirine öteki olarak göstererek iktidar mücadelesi yapmaktı. Halbuki herhangi
bir etnik veya dini kimliğin hak ve özgürlüklerinin artması diğerlerinin
azalması anlamına gelmez. Ama Cumhuriyet’in kurucuları daha dar bir tercih
yapmışlardı. Farklı dini ve etnik kimliklerin birbirine karşı kullanılması
toplumu yönetmede bir yol olarak kullanıldı. Cumhuriyet ile birlikte bu
farklılıklar sanki özel olarak kaşındı. Birlikte yüzyıllar boyu yaşayıp ortaya
çok ciddi bir uygarlık çıkarmamıza rağmen 1990lara gelindiğinde bunun
hatırasına bile sahip değildik, rejim bu hatırayı kültürden silip atmayı
başarmıştı.
Bu bölünmüşlükte ne zaman barış için güçlü bir liderlik
ortaya konsa provokasyonlar oldu. Özal kendi oğluna yurt dışında ilk özel TV
kanalını açtırarak sınırları zorladı, ancak medyayı oluşturan yapı yaptığı
haberlerde üst örtme ve sansür uyguluyordu. Seçilmişlerin işine karışan hem
askeri hem de bürokratik vesayet vardı. Şu anda barışın ruhu diriliyor, hükümet
eliyle kurumlaşan bir barış projesi var, barış ilk defa bir milli proje ama
1990larda barış istemek “bölücülüktü”,
10 yıl önce 2000lerin başında bile bürokratların, devlet yetkililerinin
barış için desteği, devlet eliyle barış için proje yapılması, fonlar ayrılması
gibi şeyler söz konusu bile olamazdı.
Suikastlar dönemi
1990lar kimsenin hatırlamak istemediği korkunç yıllar
oldu. 1991 seçimlerinde milletvekili seçilen Leyla Zana TBMM yemin töreninde
Türkçe başladığı yemini Kürtçe olarak “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının
kardeşliği adına ediyorum” cümlesiyle tamamlayınca, mecliste büyük tepki gördü.
Başbakan Süleyman Demirel sıra kapaklarını vurarak protestoya katıldı ve Zana
meclis salonundan dışarı atıldı. Kimse bu davranışından dolayı Demirel’e
diktatör demedi. Leyla Zana’nın vekilliği düşürüldü, 3 yıl sonra tutuklandı ve
10 yıl hapis yattı. Aynı olay 1999’da, bu defa İslamcı kimliği sebebiyle Merve
Kavakçı için Başbakan Ecevit eliyle tekrarlanacaktı. Bu arada PKK’nin gittikçe
tekeline aldığı Kürt siyasal hareketi biri kapatılınca diğerini açtıkları 10’a
yakın parti kuruyordu.
1993 bir darbe yılıydı, Özal yalnızdı, partisi tarafından
ihanete uğramıştı, aynı yıl şüpheli bir şekilde erken yaşta öldü. O yıldan
itibaren, sayısı hakkında rivayet muhtelif, 10 bin kişi öldürüldü. Binlerce
faili meçhul ölümlerle özellikle 1993-1996 yılları Kürt coğrafyası için tam bir
vahşet dönemi olarak adlandırılabilir. Faili meçhullerle ilgili o dönem Demirel
“devlet gerektiğinde rutin dışına çıkabilir” demişti. 1995’in 24 Aralık
tarihine kadar bu durum sürdü, o tarihte bir seçim oldu ve devlet aklı değişti,
o sırada 2 ila 3 milyon insan ülke içinde zorunlu göç ile yer değiştirmiş, tam
bir korku imparatorluğu oluşmuştu. Devlet aklı ilk defa “Kürtlerle konuşmak
istiyoruz” dedi, bu bir arayıştı, bu görüşmeler 2 yıl sürdü, ancak karşılıklı
kimsenin kimseye güvenmemesi sonucu yürümedi. Çünkü ne zaman ki bir siyasi
irade bu sorunu çözmeye çalışılmış o siyasi iradeye saldırılmış ve siyasi
istikrarsızlık yaratılmış.
AK Parti ile dönüşüm
Sosyolojik anlamda 2001’e kadar herkes kendi mahallesinde
oturuyordu, birbirinin yaşamından haberdar olmadan Türkiye’nin tek mağdurunun
kendisi olduğunu zannediyordu. Yalıtılmış, birbirine değmeyen hayatlar yaşayan
bu gruplar ancak kendi mağduriyeti kadar Türkiye’yi tanıyordu. Sonra bir
bakıldı ki dindarlar, Kürtler, Aleviler, Lazlar, Çerkezler, Süryaniler,
Ezidiler... rejimin baskısı ve şiddeti altında yaşıyorlar. 2002 yılında AK
Parti iktidara gelince sürekli bir askeri vesayet tehtidine rağmen sayısız
demokratikleşme adımı atıldı. Parti kapatmayı yasakladı. Dindarlar ve Kürtler
partileri sürekli kapatılan iki büyük grup olarak bundan yararlandılar.
Özellikle Kürtler basta olmak üzere pek çok kimliğin kendini ifadesine zemin
hazırlandı. Örneğin resmi tarih ve “sol” kesim Dersim’de devlet eliyle
gerçekleştirilen katliamı “gerici asilerin” gerçekleştirdiği bir eylem olarak
anlatırken, ordu eliyle gerçekleşen bu katliamı devlet adına kabul edip özür
dileyen Erdoğan oldu. En önemli
değişikliklerden biri de Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kapatılışı oldu.
Olağanüstü hal kaldırıldı ve bölge normalleşmeye başladı. Cumhuriyet
kurulduğundan beri bütün seçilmiş iktidarlara üstünlük taslayan ve işlerine
karışan askeri vesayet sonlandırıldı. Erdogan başkanlığındaki Ak Parti
hükümetleri saymakla bitmez değişiklikleri gerçekleştirmesini bir şekilde
becerdi.
AK Parti çözüm süreci için de kendi tabanını da
dönüştürerek ard arda şunları yaptı: Kürtçe siyasi propaganda hakkını serbest
bıraktı. Mahkemelerde Kürtçe savunma yapma hakkını getirdi. Yasal değişikliklerle, özel okullarda farklı
dil ve lehçelerde eğitimi serbestleştirdi. Yerleşim birimlerine ait Kürtçe
isimlerin iadesini sağladı. Türkçe dışındaki dillerde özel TV ve radyo
yayınları ile ilgili sınırlamaları kaldırdı. TRT’nin bir kanalı, 24 saat Kürtçe
yayın yapmaya başladı. Kürtçe tiyatro oyunlarının sahnelenmesinin önündeki
engeller kaldırıldı. Kürtçe edebiyat eserlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığınca
yayınlanmaya başlamasını sağladı. Üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı
bölümleri açtı. Kürtçe enstitüler kurulmasına izin verdi. Cezaevlerinde
insanların ziyaretçileri ile Kürtçe konuşmasını yasak olmaktan çıkardı. Kürt
tarih ve kültüründe yeri olan önemli şahsiyetlerin isimlerinin
okul-köprü-havalanı gibi yerlere verilmesini başlattı. Güneydoğu ile ilgili
güvenlik politikaları, korucularla ilgili durum değişti. Kamu Güvenliği
Müsteşarlığı (bağımsız çalışan ve sosyolojiyi anlamaya çalışan bir kurum) yok
saymaktan dayatmacı çözümlerden, oradaki sorunları anlamaya yönelik siyasetler
üretmeye başladı. Devlet aklında bir değişiklik oldu, sorunu yok sayan ve
dayatmacı çözümlerle değil neden sorusu sorularak siyaset geliştirildi. Devlet
eskiden bölgede çok sıkı bir güvenlik uygularken artık gerginleşmeye neden
olacak bir varlık göstermemeye dikkat eder bir hale geldi. Köy iadeleri, köye
dönüşler gerçekleşti. İş adamlarının çatışma bölgelerine gitmesi için birçok
şey yapıldı. Kalkınma ajansları kuruldu, yerelde biraz daha bağımsız teşvikler
verildi. Hava limanları ve TC tarihinde yapılmadığı kadar yol yapıldı. Akil
adamlar önemli bir kurum olarak işe koşuldu ve toplumca kabullenilen bir işlev
gördü.
2015’in meclisi
Bütün bunlar aynı başörtüsü meselesinde olduğu gibi belli
bir sürece yayılarak, hazmedilerek gerçekleşti ve belli bir süreç içinde,
Kürtlerin ellerinden Cumhuriyet ile alınmış olan, bu en doğal haklarını, Ak
Parti hükümetleri iade etti.
Bu değişiklikleri, “zaten insan hakları kapsamında
oluyor” deyip küçümsemek mümkün, ama sadece bu hakları talep ve takip edecek
insan hakları örgütleri olması yetmiyor, bunu gerçekleştirecek siyasi iradeye
yani hükümetlere de ihtiyacımız var. Ak Parti hükümetlerine kadar 60 hükümet
işbaşına geldi, sorunlar çözmek yerine
üst üste birikti. Çünkü bu çözüm önerilerini uygulamaya koyacak cesareti Kürt
kelimesini kullanmada dahi tereddüt yaşanan bir ortamda kimse bulamıyordu,
Erdoğan bu cesareti 1991 `de hazırlayıp
Erbakan`a sunduğu Kürt raporunu pratik hayatta uygulayarak gösterdi.
Bu seçim sonucunda birçok kimliğin mecliste olduğunu
görüyoruz. Başörtülü kadınlar Merve Kavakçı olarak 1 kişi gittiler 21 tane
olarak geri döndüler. Bu kadınlar içinde gözler Ravza Kavakçı’ya çevrildi,
çünkü 16 yıl evvel ablasının kullandığı başörtüsü ile yemin töreninde yer
almıştı. Eğer yaşasaydı Kavakçı’nın ablasına had bildiren Ecevit bu sefer kendi
haddini öğrenecekti. Eğer yaşasaydı haddini öğreneceklerden biri de Demirel’di.
Çünkü, aynı şekilde bir zamanlar 6 Kasım 1991’de Leyla Zana yemin ederken
sıralara vuranların başında Süleyman Demirel vardı. Bu mecliste Leyla Zana
yemini okurken “büyük Türkiye milleti önünde” diyerek gene farkını ortaya
koydu. MHPlilerin buna sessiz kalması, duymazlıktan gelmesi de bir gelişme
olarak değerlendirilebilir.
Eski Türkiye ile yeni dönemin farkı ise eski Türkiye’de
algı yönetiminde etkin sosyal medya unsurunun olmayışı idi, örneğin 16 yıl
evvel, “şu kadına haddini bildirin” diyerek meclisteki sıra kapaklarının
vurularak Merve Kavakçı’nın dışarı atılmasını örgütleyen Ecevit’e o zaman bir
Allah’ın kulu “diktatör” demedi. O dönem bu gibi örgütlenmeler bugünkü kadar
ayan-beyan görünür değildi. Demediler, hatta bu dünyadaki iyi ilişkilerine
ilaveten Fethullah Gülen öbür dünyada Ecevit için “şefaatci olacağını” beyan
etti. Zana’ya benzer bir şekilde Kavakçı için de iş meclisten atılmayla
kalmıyordu, örgütlenmiş zinde güçler sanki suç işlemiş gibi Kavakçı’nın evini
bile bastılar, Türk vatandaşlığından attılar. Başta Hürriyet olmak üzere
medyanın bütün bunları “oh olsun” der gibi haberleştirmesi unutulacak gibi
değildir.
Şu anda gerçekleşmekte olan Cumhuriyet’in
demokratikleşmesidir, yeniden kurulması olarak da adlandırılabilir ve şahıs
olarak Erdoğan’ın ve grup olarak Ak Partinin bunda çok emeği vardır. Yeni
meclise barış yolunda pek çok şey düşüyor; barışmak hediyeleşmeyi, helalleşmeyi
gerektiriyor. Senelerce savaşın yıkıcı sonuçlarına tanıklık ettik, bu uğurda
tüm tarafların sosyal medya dâhil barış dilini, barış üslubunu, barış ahlakını
her alanda kurmaları ve koruyabilmeleri gerekli. Gelinen noktada bir fotoğraf
pek çok şeyi özetledi, Öcalan’ın yeğeni meclis divanında, ortada en yaşlı vekil
Baykal, diğer tarafta ise gene genç bir vekil başörtülü Sena Nur Çelik meclis
divanındalar. Bu demokratik dönüşümleri başlatanlardan başta Erdoğan olmak
üzere Allah razı olsun. İnşallah Yeni Türkiye kurulacak ve Erdoğan da ‘ikinci
kurucu’ olarak tarihe geçecektir.

1 yorum:
İşte, koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler olayı....
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.