Selçuk Uzun
Der Zor´un Ermeniler için ne anlama geldiği konusuna
değinmeyeceğim. Sadece iki Ermeni ağıtından alıntı yapacağım: “Der Zor
dedikleri büyük kasaba / Kesilen Ermeni gelmez hesaba / Osmanlı efratı dönmüş
kasapa.” Diğer ağıtta şöyle: “Der Zor çölünde şaşırdım kaldım / Yitirdim anamı,
yitirdim babamı / Oy anam, oy anam, halimiz yaman! / Der Zor çölünde kaldığım
zaman.“ Der Zor, kesilen Ermeni´nin hesabının bilinmediği, tüm Osmanlı´nın
„kasap“ olduğu ve Der Zor, orada kalanın halinin yaman olduğu bir yer. Eğer Der
Zor´da 1916 yılında olup bitenleri bilirseniz, bu ağıtların çok “hafif”
kaldığını anlarsınız.
Amerika´nın Halep Konsolosu Jesse B. Jackson, Büyükelçi
Henry Morgenthau’ya gönderdiği raporda, 3 Şubat 1916 tarihi itibariyle Halep ve
Şam civarları ile Fırat nehri boyunca Der Zor’a kadar olan bölgede toplam
486.000 kişinin hayatta olduğunu bildirmekteydi. İttihat ve Terakki
Hükümeti’nin Ermenilerin yeni yerleşim yerlerindeki toplam nüfusu, müslüman
nüfusun % 10’unu aşamayacak şeklindeki emrini uygulamak için Der Zor’da yaz
aylarında birçok katliam yapıldı. Yaklaşık 200.000 civarında Ermeni´nin imha
edildiğini yazarlar tarihçiler.
Bölgede olup bitenleri yakından izleyen Almanya’nın
Aleppo (Halep) Konsolosu Rössler, 27 Nisan 1916´da, Der Zor Mutasarrıflığı için
„20 Nisan tarihinde Der Zor’da görev yapan bir Türk subayından öğrendiğime
göre, Der Zor mutasarrıfı yerli halkın % 10’u kadar Ermeni’yi orada (Der
Zor’da) bırakıp gerisini Musul’a sürmek üzere emir almış „ şeklinde bir rapor
gönderir.
Rössler ayrıca Halep ve Der Zor hakkında ayrıntılı
raporlar yazmış, 29 Temmuz 1916´da Alman Başbakanı Bethmann Hollveg’e
gönderdiği raporda, Der Zor Mutasarrıflığı’ndaki Ermenilerin 17 Temmuz itibariyle
bölgeyi terk etme emri aldıklarını bildirir. Merkezi Hükümet yerli nüfusun %
10’u kadar Ermeni’nin kalmasına karar vermiştir. Rössler „ son geriye
kalanların imha edilmeleri gerekecek“ der. Bu amaca uygun olarak Der Zor
Mutasarrıfı Suad Bey görevden alınmış yerine „zalim bir kişi göreve
atanmıştır.“
Rössler ayrıca „ Fırat yakınlarına sürülen Ermenilerin
yavaş yavaş imha sürecine ilişkin güvenilir bir kişinin raporu“ başlığını
taşıyan bir rapor da gönderir. Rössler yüksek rütbeli Alman bir memurun
tanıklıklarını aktarır: Bana 18 Temmuz’da Sabka-Hammam-Meskene yolunun
parçalanmış elbise parçaları ile dolu olduğunu anlattı. Sanki oradan bir ordu
geçmiş gibiydi. 6 aydır Meskene’de bulunan bir Türk eczacı, sadece Meskene’de
55.000 Ermeni’nin gömülü olduğunu söyledi. Aynı rakam ondan bağımsız olarak bir
Türk subay yardımcısı tarafından da söylenmişti. Der Zor’dan 16 Temmuz’da
Ermenilerin tekrar sürgüne devam edeceği haberi geldi. Ayın 17.’sinde tüm dini
liderler ile önde gelen erkekler tutuklandı. 22 Temmuz’a kadar tüm Ermeniler
tekrar sürgüne gönderildiler. Daha önce merkez hükümetin, Ermenilerin oradaki
yerlilerin % 10’unu geçmemeleri yönündeki emir, geride kalanların temizlenmesi
ile uygulanacaktı. Ayrıca başka bir değişiklik te, büyük bir ihtimalle insancıl
mutasarrıf Suat Bey’in Bağdat’a atanması ve yerine acımasız halefinin gelmesi.
23 Ekim 1916´da Konsolos Rössler, 1 yıldır Der Zor’da
bulunan Antepli Hosep Sarkisyan’ın anlattıklarını şöyle aktarır: Zeki Bey’in
gelmesi ile yeni sürgünler başladı. Temmuz ve Ağustos aylarında Sabka, Der Zor,
Meyadin, Ana ve diğer yerlerdeki 15.000’den fazla sürgünü Marrat köyüne götürme
oradan da 2-4 bin kişilik karavanlarla tekrar sürgüne gönderme emri verdi.
Hosep’in kafilesi 1.700 kişiden oluşuyordu. Habur nehri kıyısındaki Şedadiye’de
Çerkezler tarafından baskına uğrarlar. Tüm kafile elbiselerine kadar soyulur.
Elbiseler Araplara dağıtılır. 3 saat sonra Karadağ mevkiinde Çerkesler
tarafından ikinci kez baskına uğrarlar. Ve kafile katliama uğrar. Hossep bir
arabaya binmiş mutasarrıf Zeki Beyi görür. Katliam yapan Çerkesleri „bravo“
haykırışları ile cesaretlendirmektedir. Çerkeslerin birçok kere baskınına ve
katliamına maruz kalan kafileden 31 kişi sağ kalır.
Beatrice Rohner’in raporunda da şunlar yazılıdır: 20
Nisan’da Meskene’ye vardığımda 3500 sürgün Ermeni ve 100 yetim çocuk buldum.
Meskene geçici bir durak olmasına rağmen bazıları arabacı, fırıncı gibi
işlerinde çalışıyor. Geriye kalanlar dileniyorlar. Hastalar çadırsız ve
örtünecek birşey olmadan yakıcı sıcakta duruyorlar. Hükümet ne ekmek ne de
çadır veriyor. Meskene’de iken Bab’tan bir kafile geldi. Anlatılamaz bir
durumdaydılar.“ Rohner ayrıca hergün büyük kafileler halinde Ermenilerin Musul
istikametine gönderildiğini yazar.
5 Eylül 1916´da Aleppo’dan Alman diplomat Hoffmann,
İstanbul’daki Büyükelçiliğe şu raporu gönderir. Fırat kıyısından Der Zor’a
kadar herbirinde 1-2 bin kişinin bulunduğu küçük kamplar var. Son seyahatimde
gördüğüm 20-30 bin Ermeni insani düşünen mutasarrıf yönetiminde biraz nefes
alabilmişlerdi. Ancak birkaç ay önce yeni atanan şimdiki acımasız mutasarrıf
Çerkes Zeki Bey, birkaç zanaatkarın dışındaki herkesi ve 1.200 çocuğu tekrar
sürgüne gönderdi. Duyduğuma göre Habur nehri civarlarında genel kanıya göre
katledildiler veya herhangi bir şekilde öldüler. El-Hammam yakınlarında
aileleri olmayan 6-700 Ermeni hükümete çalışıyorlar. Kış soğuğu gönderilenleri
kesinlikle ortadan kaldıracaktır. Der Zor’dan resmi olarak Musul’a
gönderilenlerin akibeti konusunda, son aylarda kaç kişinin oraya geldiğini
Musul Konsolosundan sordum. Bana verilen bilgiye göre, 15 Nisan’da 19.000
kişilik 4 kafile iki ayrı yoldan Der Zor’dan çıktılar. Habur nehri kıyısındaki
bir kampta birleştiler. 22 Mayıs’ta, yani 5 hafta sonra bu kafileden yaklaşık
2.500 kişi, aralarında birkaç yüz erkek Musul’a vardılar. Kadınların ve
kızların bir kısmı yolda Bedevilere satıldı. Geri kalanlar açlık ve susuzluktan
yolda öldüler. 3.5 aydan beri Musul’a yeni kafile gelmedi. Gerçek, Der Zor’daki
halkın düşüncesine ve bunu kanıtlayan gerçek bilgilere göre yeni Çerkes
mutasarrıfın hükümdarlığı altında, Der Zor’dan gönderilenlere Fırat-Habur
üçgeninde kısa süren bir muamele yapıldığıdır. Ölenlerin çocukları için kurulan
yetimhaneler henüz dağıtılmadı. Buradaki sürgün komiserinin yardımcısı yönetici
hemşire resmi olarak, bu yetimlerin Konya’daki büyük ulusal yetimhaneye
gönderileceklerini, Türk ismi alacaklarını ve Türk gibi (yani müslüman)
yetiştirileceklerini açıkladı.
Der Zor´da 1916 yılının sonuna kadar olup bitenleri
konsoloslar böyle aktarıyorlar. 1915 yılının Ekim/Kasım ayında Ras Ül Ain ve
Halep´e binlerce Ermeni kafilesi gelir. Bu aylarda Doğu Anadolu´da tehcir
genelde sona ermiştir. 1916 yılının Ocak ayında Aleppo kuzeyindeki kamplar
kapatılır ve burada kalanlar Der Zor´a gönderilmeye başlanır. Hergün sadece
açlık ve hastalıktan 150-200 kişinin can verdiği Der Zor´a akın akın Ermeni
kafileleri gelmeye başlar. 1916 yılının ortalarına kadar genellikle açlık ve
hastalık nedeniyle ölümlerin hüküm sürdüğü toplama kamplarında, Anadolu´nun
dört bir yanından gelen Ermeni kafileleri nedeniyle kapasitenin üzerinde bir
yığılma olur. Bu durumdan kurtulmak için Ermeni kafileler Musul´a gönderilmeye
başlanır. Çölün ortasına sürülen kafilelerin çoğu açlıktan ölürken, bir kısmı
da yöredeki Çerkes, Çeçen ve Arap çeteleri tarafından katledilirler. Eldeki
bilgilere göre 1916 Temmuz ayına kadar Der Zor Mutasarrıflığı yapan Ali Suad
Bey, eldeki olanaklar ölçüsünde Ermenilere iyi davranır. Onlara iş imkanı
sağlar, daha iyi yaşam koşulları için civardaki köylere dağıtır, elinde ne
varsa adeta seferber eder. Talat Bey´in müslümanların % 10´u kadar Ermeni
bulundurulması emrini bir çeşit görmezlikten gelir, genellikle uygulamaz,
Ermenileri çeşitli yerlere dağıtır. Ancak Talat Bey´e „Ermenilere iyi
davranıyor“ diye şikayet edilir. Talat Paşa, Halep ve Der Zor´a 1916 ortasında
iki atama yapar. Halep`e Abdulahat Nuri, Der Zor´a Salih Zeki.
Daha sonra „ Zor“ soyadını kullanan Salih Zeki´nin 1913
yılında Alaşehir (Manisa) kaymakamlığı yaptığı ve bölgedeki Rum tehcirinde aktif
rol aldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Der Zor´a atanmadan önce ise
Kayseri Everek (bugünkü Develi) kaymakamı idi. Ayhan Aktar´ın „Yüzbaşı
Torosyan’ın hikayesi“ başlıklı yazısında, 1915 yazından itibaren Everek´ten
Ermenilerinİttihatçı Zeki tarafından sürüldüğünü, şehrin biraz dışında
kafilelerin çeteler tarafından önce soyulup sonra da öldürüldükleri anlatılır.
Torosyan ailesi, oğulları subay olduğu için hemen tehcir edilmez. Sonra
Kaymakam Zeki, oğullarının savaşta öldüğünü söyler ve Torosyan ailesini de çöle
sürer. Sarkis Torosyan´ın ailesi İslahiye´de katliama uğrar yalnız kızkardeşi
Bayzar kurtulur ve Suriye´ye ulaşır. Torosyan´ın daha sonraki hayatı kısaca bu
yazıda anlatılmaktadır.
Aslen Çerkes olan Salih Zeki´nin Der Zor´a atanmasıyla,
burada Ermeniler için başka bir dönem başlar. Der Zor´daki toplama kampları
yağma edilmeye başlanır. Çerkes, Çeçen ve Arap Bedevi çeteleri bizzat Salih
Zeki´nin emirleri sonucu resmen katliama başlarlar. Katliamdan önce tutuklama,
işkence, idamlar, soygun, gasp, tecavüz, salgın hastalık, açlık Ermenileri
kırıp geçirir. Der Zor´daki Ermenilerin sayısı Talat Paşa´nın emrine göre
müslüman nüfusun % 10´unundan fazladır. Salih Zeki 1916 sonuna kadar nüfus
azaltma işini layıkıyla becerir. Yaklaşık 200 bine yakın Ermeni´nin
katledildiği tahmin edilmektedir. Bölgede bulunan konsolosluklar, diğer
yabancılar, Alman ve Ermeni tanıklar, Salih Zeki´nin özellikle gaddarlığını
anlatırlar. Salih Zeki katliamlara özel arabasıyla eşlik eder, ortalık yerde
Ermeniler kesilirken „bravo“ haykırışları ile onları teşvik eder. Der Zor
Ermeniler için yok olmanın, inanılmaz acıların bir sembolü. Der Zor´da Salih
Zeki, gaddarlığın, vahşetin, insan oğlunun varabileceği en uç barbarlığın bir
sembolü olarak bilinir. Der Zor Mutasarrıfı Salih Zeki, Çeçen infazcılara
„Rüşvete niye ihtiyacınız var? Şayet istediğiniz paraysa, evvela onları
öldürün, sonra paralarını alın… Imparatora hizmet ediyorsunuz, bu sebepten,
işiniz meşru.“ diye akıl verirken, Tasviri Efkar muhabiri Agah Bey´in „ Senin
için 10.000 Ermeni imha etti diyorlar“ demesine karşılık verdiği yanıt ta
„meşhurdur“: “Benim namusum var. On bine tenezzül etmem. Daha çık bakalım.” Der
Zor´da olup bitenleri Kevorkian , „soykırımın ikinci aşaması“olarak
nitelendirir ve Salih Zeki de “katliamın celladı” olarak anılır. Alman Ludvig
Schraudenbach Muharebe adlı kitabında Salih Zeki´den „Avrupai şık giyimli vali
bizi çok iyi karşıladı“ diye yazar ve „Ermeni çocukların kütüklere bağlanıp
ateşe atılması“ dahil şoke edici mezalimlerin bu bölgede gerçekleştirildiğini
anlatır.
Der Zor Mutasarrıfı Salih Zeki, Kasım 1916’da İstanbul’a
çağrıldığında, beraberinde Ermeni kurbanlarından rüşvet aldığı on binlerce
altınla dolu sandıklar bulunduğu söylenir.
Divan-ı Harb-i Örfi mahkemelerinde ikinci bir „Deyr-i Zor
Tehciri“ davası, Salih Zeki hakkında açılır. Sanık firardadır. Dava kısa sürer
ve 28 Nisan 1920´de Salih Zeki idam cezasına çarptırılır. Davanın karar sureti
şöyledir: „Zor Sancağı´na tehcir edilen Ermenileri katl ve imha ve mallarını
gasb ve yağma eylediği iddiasıyla sanık olup, halen firarda bulunan eski Zor
Mutasarrıfı Zeki Bey hakkında icra kılına muhakeme neticesinde, adı geçenin
Osmanlı memleketlerinin muhtelif memleketlerinden Zor Sancağı´na tehcir ve
iskan edilmiş olan birçok Ermenileri çetecilerden tertib ve teşkil eylediği
atlı ve yaya çeteler marifetiyle ve tekrar tehcir bahanesiyle diğer bölgelere
sevk ederek yolda giderlerken kendisinin de hazır bulunduğu halde mağdurlara
alenan topluca hücum ve üzerlerinde bulunan nakitlerini ve mallarını yağmalamak
ve birçoğunu da Habur Havtasının mecra yerlerinde feci surette katl ve imha
ettirdiği ve gayri müslim birçok şahitlerin yemin ederek ve sırasıyla vaki olan
şahitlikleri ve tahkikat evrağı içeriği ve kendisinin firarda bulunması gibi
deliller ve kanuni ipuçlarından oluşan vicdani kanaat ile gerçeklik derecesine
ulaştığından adı geçen Zeki Bey´in o yüzden gasb ve yağma ve insanları katletme
alçaklığı gerektiren işin faili olmak üzere cezalandırılmasına ve (…)
maddelerine uyarak idamına ve haczedilmiş mallarının usul dairesince idare
ettirilmesi ve sözü geçen cinayetlerde dahl ve iştirakleri soruşturma evrakında
açıklanan Zor eski Mebusu Nuri Efendi ve adı geçen Zeki Bey´in mutasarrıflığı
zamanında Jandarma ve Nizamiye Kumandanlıklarında ve Polis komiserliğinde
bulunmıuş olanlar ve zikredilen eylemler gözü önünde cereyan ettiği halde yasal
girişimlerde bulunduğu anlaşılamayan mahalli savcısı haklarında yasal takibat
yazılmasına gıyaben ve oybirliğiyle karar verilmiştir.“ (Tehcir ve Taktil,
Divan-ı Harb-i Zabıtları, Vakahn N. Dadrian, Taner Akçam, Istanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları, Aralık 2008)
Salih Zeki yargılanması sırasında firardadır. 1918/19
yılında Bakü´de karşımıza çıkar. Kasım 1916`dan Bakü´de ortaya çıkışına kadar
geçen sürede Salih Zeki hakkında bilgilere ulaşamadım. Büyük bir ihtimalle
arandığını, tutuklanacağını ve yargılanacağını anladığı için, Mondros
mütarekesinden sonra bir kısım Ittihatçıların yaptığı gibi Bakü`ye gittiği
söylenebilir.
Bu tarihten itibaren Salih Zeki´yi bambaşka bir yerde
bambaşka bir ilişkiler içinde görüyoruz. Özellikle Salih Zeki merkezli
bilgileri şöyle derlemek mümkün.
1918/19 ve sonraki yıllarında Bakü adeta İttihatçı
kaynamaktadır. Halil (Kut) Paşa, Küçük Talat, Bahaeddin Şakir, Nuri (Kıllıgil)
Paşa başta olmak üzere birçok İttihatçı bu bölgeye sığınmışlar hem de bu
bölgede faaliyet göstermektedirler. 1920 yılının özellikle Mayıs ayından sonra
Ittihatçılarla Türkiye Komünist Teşkilatı (TKT) nın yolları şu veya bu şekilde
kesişmiştir. 1920 baharında Bakü´de „Türkiye Komünist Fırkası/Gruppası“ adını
verdikleri İttihatçıların kurduğu oluşumun Azerbaycan´a Kızıl Ordu´nun
girmesinden sonra Mustafa Suphi tarafından dağıtılması ve birçok İttihatçıyı
uzaklaştırması ve Yeni Yol Gazetesini kapatması sonucunu doğurmuştur. Daha
sonra İttihatçılarla TKF arasındaki ilişkiler gergin bir durum almıştır. Ancak
kendi ifadesiyle „Türkiye teşkilatının telif ve tercüme şubesini idare“ eden
başta Küçük Talat olmak üzere İttihatçıların bir kısmı hala TKF´dedirler. Küçük
Talat, Cemal Paşa´ya gönderdiği 8 Eylül 1920 tarihli mektubunda „Mustafa Suphi
ile kısmen eski aşinalık, kısmen bazı yoldaşların bana hürmet ve itimadı böyle
bir faaliyette bulunmak imkanını veriyor.“ şeklinde yazmıştır. ( Emel Akal,
„Dr. Şefik Hüsnü´nün bir konuşmasında ve İttihat ve Terakki Erkanının
yazışmalarından Mustafa Suphi“ başlıklı yazı.) Salih Zeki ile ilgili doğrudan
bir bilgi de Cemal Paşa´nın 5 Temmuz 1920 tarihli ve Talat Paşa´ya yazdığı
mektupta bulunmaktadır: „ Bizim Türklerden bir takım gençler komünist namıyla
ortaya atılmış. Bir vakit ki İfham muhariri Mustafa Suphi Bey de bunların
başına geçmiş. Bunlara ahiren bizim Küçük Talat ile Zor mutasarrıfı Salih Zeki
Bey ve Darülfünun muallimlerinden oldukları haber verilen Ahmet Cevat ve Halim
Sabit Beyler de iltihak etmişlerdir. Bu grup elyevm Bakü´de icrai faaliyet
ediyor.“ (age)
Tüstav Yayınları tarafından yayınlanan Süleyman Nuri´ nin
„Uyanan Esirler“ adlı anı kitabında da Salih Zeki hakkında bilgiler vardır.
Süleyman Nuri, Kızıl Ordu´nun Azerbaycan´a girmesinden önce ve daha sonra Türk
komünistlerinin faaliyetlerinden bahsetmektedir. 1920 yılının Nisan/Mayıs
ayları Azerbaycan´ın Kızıl Ordu´nun kontrolüne girdiği aylardır ve Mustafa
Suphi henüz Bakü´ye gelmemiştir. Süleyman Nuri anılarında bu faaliyetlerde
Doktor Fuat Sabit, Yakub ve diğer kömünist arkadaşlardan bahsetmektedir. Ancak
Salih Zeki´nin adı geçmemesine rağmen büyük bir ihtimalle onun da bu grup
içersinde yer aldığı söylenebilir. Çünkü Bakü ve Azerbaycan´da propaganda ve
teşkilat işlerine hız verildiğini anlatan Süleyman Nuri, Azerbaycan Komünist
Partisi yayın organı „Komünist“ gazetesinin 3 Mayıs 1920 tarihli nüshasında
„Azerbaycan ve Bakü´de mevcut Osmanlı Türklerinden Komünist Partisi´ne yazılmak
isteyenlerin Türk şair Feyzullah Sacid´e“ müracaatları hakkında bir ilan
yayınlandığını anlatır. Aynı gazetenin 14 Mayıs 1920 tarihli nüshasında da“Umum
Türkiyeli asker ve zabitana“ başlıklı bir bildiri yayınlanmıştır. Bu bildiride
Türk Komünist askeri kıtası kurulacağı belirtilmiş ve programı da eklenmiştir.
Bu bildirinin altında da Salih Zeki, Yakub, Abid Alimof ve Süleyman Nuri
imzaları bulunmaktadır.
Salih Zeki aynı zamanda Doğu Halkları Kurultayı
delegesidir. Yine Süleyman Nuri´nin „Uyanan Esirler“ adlı anılarını anlattığı
kitaptan devam edelim.„Türkiye Komünist Partisi Teşkilat Bürosunun Yeniden
Teşkili ve Üçüncü Enternasyonal“ başlıklı bölümdeyiz. Süleyman Nuri anlatıyor:
„Tiflis´te Orjonikidze´den aldığım talimat üzerine Bakü´ye geldim. Bakü´de mevcut
Türk komünistleri arasında Azerbaycan Komünist Partisi merkez komitesinin
birinci katibi Kirof´un yardım ve gösterisiyle Salih Zeki, Abid Alimof, İsmail
Kadir ve İsmail Hakkı´nın (Kayserili) iştirakiyle benim de dahil olduğum beş
üyeden ibaret bir Türkiye Komünist Partisi teşkilat bürosu teşekkül etti ve
derhal faaliyete başladı. M.Suphi ve arkadaşlarının feci surette
öldürülmelerinden sonra bunlardan boş kalan yerleri doldurmaya çalışmak ve
Türkiye´deki mevcut teşkilatlarla bir an evvel rabıta kurmak lazımdı. Ilk iş
olarak da M. Suphi ve arkadaşlarının feci akıbetlerinin intaç eden topluca
Türkiye seyahatinden dersi ibret alınarak Türkiye Komünist Partisi teşkilat
bürosu Saliyef Adil´i, Tairof Hayderi ve Müftüzade Salahiddin´i Balkanlara ve
henüz işgal altında bulunan Istanbul´a ve bu yolla Türkiye´nin diğer yerlerine
gönderdiler. Katibi olarak hizmetinde bulunduğum teşkilat bürosu Salih Zeki´yi
ve beni Moskova´da toplanacak olan Komünist Enternasyonalinin Üçüncü
Kongresi´ne delege olarak seçtiler ve 1921 Haziran ayı sonlarında emrimize
verilen bir yük vagonu içinde 19-20 gün gayet ağır şartlar altında yolculuk
ettikten sonra Moskova´ya geldik ve her ikimizi Gorki „Tverskoy“ caddesindeki
lüks otelin beşinci katında iki yataklı odalardan birine yerleştirdiler. Daha
henüz kongre açılmamıştı. Otel lokantasında kahvaltı ediyor, öçle ve akşam
yemeklerimizi yiyor, boş vakitlerimizi de otelin kıraathanesinde mütalaa ile
meşgul oluyorduk. Moskova´yı hiç bilmediğimiz için biz yalnızca dışarı
çıkamıyor ve ancak topluca ekskursiyon gezintilerine katılıyorduk. Bir gün otel
salonlarından birinde tanımadığım, Salih Zeki´nin tanıdığı bir adama rastladık;
Salih Zeki´nin daha Türkiye´den tanıdığı bu adam kendisiyle biraz hoşbeş
ettikten sonra Ankara Resmi Hükümet Partisinin Kominternin Üçüncü Kongresi´ne
gönderdiği delegesi Tevfik Rüştü Aras olduğu anlaşıldı. M. Suphi ve
arkadaşlarının daha henüz kanları kurumadan ve Ankara Halk Iştirakiyyun
Partisi´nin bütün üyeleri cezaevlerinde ağır cezalar altında inlerken, Tevfik
Rüştü Aras´ın Ankara Resmi Komünist Partisi´nin mümessili olarakMoskova´ya
Komünist Enternasyonali Üçüncü Kongresi´ne delege olarak gelmesi bizim hemen
dikkat nazarımızı çekti. Sonra arkadaşım Salih Zeki, Tevfik Rüştü Aras´ı ve
onun aralarında bulunduğu Türkiye ve Ankara´daki çevreleri gayet iyi bildiği
için de Tevfik Rüştü Aras hakkında müsbet herhangi bir fikir edinmemize imkan
yoktu.“
1921 yılının Ekim ayında Moskova ve Kars anlaşmalarının
imzalanmasından sonra Bakü´de bulunan TKP teşkilat bürosu kendini fesh eder. Ve
büroda çalışanlar çeşitli alanlara çalışmaya gönderilmiştir. Süleyman Nuri´nin
anılarında Salih Zeki´nin adı bir daha geçmez. Salih Zeki faslını burada
bitirmeden biraz geriyeMustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye´ye gelmesinden
önceki dönemedönelim.
1920 yılının Temmuz ayında, Türkiye Komünist Teşkilatı
Merkez Komitesi üyesi (Kayıt ve Tevzi Şubesi Müdürü olan ve Nahçıvan’da
teşkilatın şubesini açmakla görevlendirilen) Salih Zeki´nin , TBMM Hükümeti ile
işbirliğini sağlamak ve çalışmalar yapmak üzere Türkiye´ye gönderildiğini
biliyoruz. Süleyman Sami de Ankara´ya doğru yola çıkmıştır. Salih Zeki ve
arkadaşları Ağustos ayında Kazım Karabekir Paşa ile Erzurum’da görüşür. Salih
Zeki, Bolşevik idare tarzının kabul edilmesi gerektiğini, bu amaçla 1 Eylül’de
Bakü’de yapılacak olan Türk Komünistlerinin toplantısına Anadolu’dan sekiz-on
delegenin gönderilmesini ve kendisine Erzurum’da teşkilat yapması için müsaade
edilmesini ister. Kazım Karabekir bu konuda gizli olarak Albayrak Heyeti ile
görüşmesini salık verir. Daha sonra Kazım Karabekir, Salih Zeki ile yaptığı
görüşmeyi Mustafa Kemal´e aktarır. 3 Ağustos tarihli telgrafta Salih Zeki´nin
söylediklerini şöyle özetler: „Varlığımızı korumak ancak Bolşevik sistemini
kabul ile mümkündür. Anadolu’nun bazı yerlerinde komünist teşkilatına girmiş
kimseler varmış. Erzurum’da açık veya gizli teşkilat yapması için kendisine
müsaade etmeliymişim…” Kazım Karabekir“Mustafa Suphi ve arkadaşlarının,
emniyetle memleketimize gelmek için, Salih Zeki’nin ne tarzda karşılanacağını
beklediklerini sanıyorum” diye de ekler. Kazım Karabekir, Salih Zeki´ye,
Ankara’ya giderek hükümetle görüşmesini tavsiye eder. Erzurum ve civarında
temaslarda bulunan Salih Zeki, daha sonra Ankara´ya gitmek üzere Trabzon´a
hareket eder. Ancak Ankara´ya gitmez ve tekrar Bakü´ye döner.
Yukarıda yazılanları ilk defa ben dile getiriyorum
iddiasında değilim kuşkusuz. Daha önceleri Sait Çetinoğlu, Taner Akçam, Emrah
Cilasun gibi yazar ve araştırmacılar bu konuya değinmişlerdi. TKP`nin
kuruluşunda ve sonraki yıllarda İttihatçıların varlığı bir gerçek. 1918/21
yılları arasında Bakü´de„Türkiye Komünist Fırkası/Gruppası (TKF) adlı bir
örgütlenmenin varlığı malum. Ve bu İttihatçıların kurduğu örgütün Mustafa Suphi
tarafından dağıtıldığı, yerine Türkiye Komünist Teşkilatı (TKT) kurduğu da
biliniyor. Ancak bu yeni teşkilatlanmada İttihatçıların hepsinin tasfiye
edilmediği de ortada. En azından Küçük Talat´ın hala yeni teşkilatta varlığını
sürdürebildiği de kendi ifadesinden anlaşılmakta. Eski Der Zor Mutasarrıfı Salih
Zeki´nin de „kurucu“ üye, „Merkez Komitesi“ üyesi olduğu da tartışma götürmez
bir durum. Öte yandan Salih Zeki´nin TKP adına Türkiye´ye gönderildiği, Kazım
Karabekir olmak üzere birçok kişi ile görüştüğü de hem TKP açısından hem de
“Milli Mücadele” cephesi tarafından bilinen bir durum. Yine öte yandan o
yıllarda TKP adına hareket eden Süleyman Sami ve Mehmet Emin´in de durumları
tam olarak aydınlığa kavuşmuş değil. Bu son iki kişi hakkında „ajan“,
„İttihatçı ajan“, „Milli Mücadele´nin ajanı“ gibi sıfatlarla birçok suçlama da
bilinmekte. Ayrıca bu iki kişinin Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesi
olayından kurtuldukları da biliniyor. Öte yandan Mustafa Suphi´nin yanında
Trabzon´a kadar götürdüğü içinde 8.000 altın olduğu iddia edilen bir bavuldan da
söz edilmektedir. Hatta kimi yazarlar bu bavul nedeniyle öldürüldüğünü bile
iddia edebilmektedirler.
Aslında benim bu yazıyı yazmamın çıkış nedeni, 3-4 yıl
önce başladığım Ermeni tehcirindeki sivil ve askeri yöneticilerin daha doğru
bir deyimle tehcirde önemli görevler üstlenmiş olan İttihatçıların
biyografileriyle ilgili idi. Salih Zeki adı beni 1916‘dan 1918/21 yıllarındaki
TKP´ne götürdü. Esas amacım TKP tarihine ilişkin birşeyler yazmak değil. Son
günlerde yeni TKP kurulması girişimlerini duyunca ve „Suphi´den Bilen´e Gelenek
Yaşıyor“ pankartını da görünce, herşeyden önce „Dante´nin Cehennemi“nden TKP`ne
giden yolda „TKP Merkez Komitesi üyesi“ Salih Zeki´yi hatırladım. “Der Zor
dedikleri büyük kasaba / Kesilen Ermeni gelmez hesaba / Osmanlı efratı dönmüş
kasapa.” Gerçek tam boyutuyla ve biraz da „tarihin acı bir cilvesi“ olarak
karşımda durunca, sadece hatırladım ve eğer gerçeği söylemem gerekirse „içim
burkuldu“. Belki biraz da duygusal nedenlerden dolayı. Sanırım sorun bir
geleneğe ve/veya siyasi bir geçmişe sahip çıkarken, „kötüleri“ veya „işimize
gelmeyenleri“ ayıklayıp, sadece „iyiye“ sahip çıkmaktaki „beceride“yatmakta.
Ancak tarihte olup bitenleri de yok saymak „siyasi bir etik“ olarak ne kadar
doğru acaba? Bir dönem bu partinin saflarında yer alanlar olarak sırtımızda
oldukça fazla bir yükün olduğu tartışma götürmez. Bu yükü nasıl sırtlayacağımız
ve/veya bu yükün altından nasıl kalkacağımız ise meçhul.
Kaynak: kureyel.or
1 yorum:
Bu yazida bir karisiklik var. 3 ayri yazi birbirine girmis. Küresellesme paragrafi ile baslayan ve sonrasi bu yaziya ait degil.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.