Sevan Nişanyan
Fırat Bayram birkaç soru göndermiş. Cevapladım.
1. Ülkemizde
siyasal saflaşmalar üzerinde ekonomi değil kültür belirleyici oluyor. Bu İslam
ülkelerine has bir durum mu, yoksa Batı’da da böyle mi?
Dünyanın her yerinde siyaset inançlar, kimlikler ve
aidiyetler üzerinden yapılır. İnsanlar bir gruba ait olmakla değer
kazandıklarına inanırlar; o grubu “temsil eden” kişilerden iktidarda olmasından
kendilerine pay çıkarır ve mutlu olurlar. 19. yüzyıl ortalarından 1930’lara
kadar olan dönemde, “işçi sınıfı” adı verilen bir ekonomik ve meslekî statünün
bir aidiyet odağı olarak görülmesi bazı Batı ülkelerinde popüler olmuştu.
Marksizm bu kısa vadeli siyasi-kültürel modanın bir ürünüdür. Bugün için bir
geçerliliği kalmamıştır. Dünya modaları Türkiye’ye biraz geç geldiği için, Batı
trendlerini takip eden entelektüel kesim 1930-1970’ler döneminde Marksizmi
keşfetti. Şimdi yaşlandıklarından geçmişi terk etmeleri zor tabii. (İşte bu çok doğru. HYETERT)
2. Eğer inanç
siyaseti belirliyorsa inancın eleştirisi siyasal anlam kazanmaz mı? Göktekini
demokratlaştırmadan yeryüzüne demokrasi gelebilir mi?
Sorunun maksadını anlıyorum ve katılıyorum. Sadece
formülasyona itiraz edeceğim.
Türkiye’de “inanç” kavramını tekellerine almaya
çalışanların başka herhangi birinden daha “inançlı” olduklarını sanmıyorum.
“Göktekini” demokratlaştırmak da sözkonusu değil, çünkü gökte kimse yok. Gökte
hava cıva var, o kadar.
Türkiye’de, yüzyıllar boyunca, belli birtakım mitolojik
formüllerin (Allah, peygamber, Kuran vesaire) tartışılmaz ve dokunulmaz olduğu
kabulü yerleştirilmiş. Bu kartları çekenler koz çekmiş sayılıyor, herkesin
kâğıdına basabiliyorlar. Siyasette
“Müslüman” diye bir şeyin olduğuna inanmıyorum. Sadece “Müslüman” kartını daha
pervasızca kullanan birtakım cambazlar var. Üstelik asgari kültür ve edep
sahibi insanlar bu kartı kullanmaktan hicap duyacakları için, ister istemez
bunlar toplumun genellikle en cahil ve edepsiz kesiminden çıkıyorlar.
Demokratik bir toplumda bu haksız rekabeti önlemenin
basit bir yolu olduğunu sanmıyorum. O kart orada durduğu sürece birileri onu
kullanacaktır. Tek çözüm yolu, dinî formülleri tartışılmaz olmaktan çıkarmak
olmalı. Muhammetçiliğin de, Kemalcilik ve Marksçılık kadar saçma ve çağdışı bir
mitoloji olduğunu, dokunulmazlığı bulunmadığını, “inanç” perdesi ardında
saklanmasına izin verilmeyeceğini bilip usanmadan insanlara anlatmak lazım.
3. Bu ülkede
aydınlanma ve kültür devrimi olmadan demokrasinin işlemeyeceği, dinsel
istismara hep meze olacağı görüşüne katılıyor musunuz? Demokrasi için
sekülarizm şart mı?
İslami mitolojinin diğer herhangi bir mitolojiden daha
irrasyonel olduğunu düşünmüyorum. Farklı olan bu inancın içeriği değil, bu
inancın -ve sadece bu inancın- eleştirilemeyeceğine ve eleştirilmemesi
gerektiğine dair topluma dayatılmış olan mutabakattır. Öncelikli dava bu ortak
kanının kırılması olmalıdır. Son zamanlarda, en muhalif olanlar dahil, dört
parti liderininin de, dinî inançların dokunulmaz ve eleştirilmez olduğuna dair
tam bir söz birliği içinde olduklarını görüyoruz. Ben bunu yanlış ve tehlikeli
buluyorum. Neden Muhammetçilik dokunulmaz olsun? Ya da neden sosyalizm,
liberalizm, Alevizm, faşizm ya da Öcalanizm öyle olmasın?
Demokrasinin püf noktası mitolojinin müntesiplerini o
mitolojiden kurtarmak değil sanırım. Her mitolojinin eşit derecede saygıdeğer
-ya da saygı değmez- olduğu fikrini yerleştirmek önemli olan. İnsanları
mitolojiden kurtarmak beyhude bir çaba. Bugünün aşırı kalabalık ve aşırı
dillenmiş dünyasında esas mesele, farklı mitolojilere sahip insanların nasıl
bir arada yaşayabileceği.
4. İslam dini
ile demokrasinin uyuşabileceği kanaatinde misiniz? Uyuşuyor ise bunun örneği
var mı? Etyen Mahçupyan yıllarca Müslümanların demokratlaşabileceğini savundu.
Bugün geldiğimiz noktada bu tez çökmedi mi?
Hiçbir mitoloji kendiliğinden demokrat olmaz. Dayak yiye
yiye demokrat olunur. Demokrat demek, fikirlerinden iğrendiğin, vatan haini ve
şeytanın sözcüsü olduğuna inandığın adamların memleket yönetiminde senin kadar
söz hakkı olduğunu kabul etmek demek. Dayak yememiş adam böyle bir şeye boyun
eğer mi?
Mahçupyan’ın hayalini –onun kadar şevkle olmasa da- bir
zamanlar ben de paylaştım. Şimdilik feci surette yanıldığımız ortaya çıktı.
Şimdi yenildiler, daha bir müddet yenik kalacaklar. Bu
durumun hayırlara vesile olacağına inanıyorum. Karşı taraf için belki biraz
tevazu ve özeleştiri fırsatıdır. Şansımız varsa bölünürler.
Bizim taraf açısından çıkarılacak en önemli ders,
Cumhuriyet’in sekülerleşme projesinin ne kadar eksik, korkak ve yüzeysel
kaldığını görmek olmalı. Bu ülkede din olgusu eleştirilmedi, halının altına
süpürüldü. “İnanca saygı” kisvesi altında birtakım sefil hurafelerin, birtakım
saçma sapan iktidar ilişkilerinin dokunulmazlıklarını korumasına izin verildi.
Şimdi dokunulmazlara dokunmanın tam zamanıdır diye
düşünüyorum. Eleştirmeli, lime lime etmeliyiz. Omuzumuzun üzerinden “kaç kişi
takip ediyor” diye bakmanın zamanı değil. Maksat taraftar kazanmak, konsensus
inşa etmek değil, konsensus kırmaktır. Söylediklerimize –seçkin bir azınlık
dışında- hiç kimse katılmayabilir. Ama kulakları eleştiriye alışacaktır.
Birtakım insanların tanrıyı bir saçmalık, vahyi soytarılık, peygamberi ucuz bir
fırsatçı olarak gördüğünü kabul etmek zorunda kalacaklardır. Dinden
çıkmayacaklardır şüphesiz –kimsenin akıl yoluyla mitolojiye galip geldiği
görülmemiştir- ama belki dinî inancın diğer inançlara karşı bir ayrıcalığı ya
da dokunulmazlığı olmadığını fikrine zamanla alışacaklardır. Ki istediğimiz de
o kadar zaten.
Unutma ki Batı’da Hıristiyanlığı sosyal güçler, sınıflar,
üretim müretim ilişkileri yıkmadı. Voltaire ile Hume ve onlar gibi beş on cesur
adam yıktı. Bir kere birileri “kral çıplak” deyip direnmeyi başarsa gerisi
gelir, şüphen olmasın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.