Yeniçeriler alevimiydi? Osmanlı'nın en büyük askeri gücü
olan Yeniçeri ocakları hakkında bilinmesi gereken bazı bilgileri sizler için
derledik. Yeniçeriler alevimiydi? nasıl alevi oldular nasıl yetiştirildiler işte
detaylar.. Yeniçeri, (Osmanlı Türkçesi: يڭيچرى, Yeni asker) Osmanlı Devleti’nde
askerî bir sınıftı. Kuruluşunu Orhan Gazi veya I. Murad dönemlerine dayandıran
farklı görüşler bulunmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının
genişlemesi ile, Hıristiyan çocukların 8-18 yaşlarında alınarak yetiştirilmesi
(devşirme) ile oluşturulmaya başlanan Yeniçeri Ocağı, Padişah’a bağlı Kapıkulu
Ocakları’nın piyade kısmının büyük kısmını oluşturmaktaydı.
Kapıkulu ocaklarının en itibarlısı olan Yeniçeri Ocağı
savaşlarda padişahın bulunduğu merkez kolunda bulunur, savaş esnasında padişah
onların arkasında ve ortasında at üzerinde dururdu. Sefere gidişlerde ve
konaklarda yeniçeriler padişahın etrafında bulunup onu muhafaza ederlerdi.
Yeniçeriler barış zamanında İstanbul’u korurlardı. Ayrıca devletin farklı
bölgelerinde konumlanmış yeniçeri birlikleri de vardı.
17. yy’dan itibaren Müslümanlardan da Acemi Ocağı’na alım
yapılmaya başlandı. Devletin ilk yüzyıllarında çok yararlı olan ve Türklerin
Rumeliye yerleşmesinde etkili olan bu sistem, daha sonra bozulması ile değişik
sorunları birlikte getirdi. Yeniçeri Ocağı II. Mahmud tarafından 1826’da
kaldırıldı. Yeniçeri Ocağı, dünyadaki modern anlamdaki ilk Daimi ordudur.[1][2]
İçindekiler
[gizle]
1 Kuruluş
2 Genel Yapı
3 Ocağın Kaldırılması
4 Resimler
5 Ayrıca bakınız
6 Kaynakça
Kuruluş
Ana maddeler: Âhiler ve Bektaşîlik
Rivayete göre Orhan Gazi devşirme çocuklardan kurulu bir
ordu kurduğu zaman Hacı Bektaş dergahına gelip yeni kuracağı yeniçeri ocağı
için dua istemiştir. Dergahı ziyaret eden Orhan Gazi, orada bulunan pire,
"Pir hazretleri, yeni kurduğum ocak için sizden hayır duası almaya
geldim" diyerek, duasını istemiş Hacı Bektaş'taki Pir'de, elini
çocuklardan birinin başına koyarak: "Bunların adı yeniçeri (yeni asker)
olsun diyerek Cenabı Hak yüreklerini ak, pazularını kuvvetli, kılıçlarını
keskin, oklarını tehlikeli, kendilerini daima galip buyursun diye dua eder. O
yüzden yeniçeri ocaklarına Ocak-ı Bektaş-î-yân , kendilerine Taifei
Bektaş-î-yân, Güruh Bektaşiye, Zümre-i Bektaşiye gibi isimler vermişlerdir.
Ancak erken dönem Osmanlı tarihçileri Aşıkpaşazade, Neşri, Kemal, Oruç ve
anonim tarihler yeniçeri teşkilatının, I. Murat tarafından 1361 yılında Edirne
'nin fethini takiben kurulmuş olduğu konusunda hemfikirdirler. Yeniçerilerin
kanun ve kaidelerini içeren Kavanin-i Yeniçeriyan da bu görüşü benimser.
Edirne'nin 1361 yılında fethinden sonra Rumeli'nde
gerçekleşen fetihler sonucu savaş esirleri büyük artış göstermişti. Gazilerden
Sultan için esir başına beşte bir pencik (penc-i yek) alınmaya başlandı.
Genelde her türlü ganimeti askerin elinde bırakmak cömertlik sayılırdı. I.
Murat, Çandarlı Kara Halil Hayrettin Paşa'nın arzı üzerine Gelibolu geçidinde
Kara Rüstem'e pencik toplama yetkisi verdi. Pencik, her beş esirden biri yahut
esir beş değilse değerinin beşte biri olarak toplanmaya başladı. Bu yenilik
askerin hiç hoşuna gitmemiş ve bu uygulamadan kaçmak için esirleriyle
Anadolu'ya başka yollardan geçmeye başlamışlardı. Bunun üzerine Evrenos
Gazi'ye, pencik'in sınırda toplanması için emir gönderildi ve dini niteliği göstermek
üzere tahsil işi için de bir kadı atandı. Çandarlı, devlet elinde toplanan çok
sayıda pencik oğlanlarından sultan kapısında yeni bir asker, yeniçeri yapma
fikrini buldu. Oğlanlar Bursa civarında Türk köylerine gönderildi ve Türkçeyi
öğrenip İslamlaşmaları sağlandı. Sonra bunlar bir kışlada toplanıp sultanın
emrinde bir yoldaş ordu, yeniçeri ordusunu oluşturdular. Kökenleri ne olursa
olsun, Türk dilini ve İslam dinini öğrenmek üzere Anadolu köylerine gönderilen
bu devşirme çocukların sünni-alevi İslam'dan ziyade halk inançlarına eğilim
gösterdikleri kuşkusuzdur.
Şu gerçek bilinmelidir ki, Osmanlı kuruluş yıllarında
koyu sunni düşünceye sahip bir yapıda değildi.[kaynak belirtilmeli] Orhan
Gazi'nin, dervişlerin konaklamaları, namaz, semah gibi ibadetlerini yerine
getirmeleri için inşa ettirdiği imaret ve tabhaneli zaviyeler'in yanı sıra onun
Babai dervişi Geyikli Baba ile ilişkileri bu izlenimi desteklemektedir. Hacı
Bektaş-ı Veli, Osman Bey veya onun neslinden herhangi biriyle karşılaşacak
kadar uzun yaşamamış olsa da Orhan Gazi'nin anne tarafından dedesi Osman
Gazi'nin kayın pederi olan Şeyh Edebali'nin Hacı Bektaş ile birlikte Amasya'da
yaşamış bir Vefai dervişi olan Baba İlyas'ın müridi olduğunu ve Edebali'nin de
diğer müritler gibi Baba İlyas'ın yokluğunda Hacı Bektaş'a uyduğu
bilinmektedir. Şeyh Edebali'nin kızını bilindiği üzere Osman Gazi ile
evlendirmesi, Osman ocağı ile Hacı Bektaş arasındaki ilişki daha anlaşılır bir
hale gelmektedir. Buna Edebali'nin yolculuk yapanlara hizmet veren bir misafirhaneye
sahip Ahi şeyhi olduğu da eklenince, Osman Gazi'nin damadı olarak desteğini
sağladığı Şeyh Edebali'nin Hacı Bektaş ile ilişkisi daha da önem kazanmaktadır.
Bektaşilik, Hacı Bektaş ile çağdaş olup Kırşehir'de yaşayan Anadolu Ahiliğinin
kurucusu sayılan Ahi Evren'in yakın ilişkileri sayesinde Anadolu Ahileri için
çekim merkezi haline gelmişti. Ahilik icazeti verme yetkisine sahip derecede
bir Ahi olan I. Murat, Hacı Bektaş tekke külliyesinin ilk anıtsal binası olan
Meydan Evi'ni yaptırdıktan sonra yerleştirilen kitabede Melik kimliğinin yanı
sıra Ahi kimliğini de kullanmıştır. Abdal Musa, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal
gibi, öğretilerini benimsemiş ozan ve düşünürler sayesinde Hacı Bektaş, uç
beyleri ve onlara bağlı reaya arasında giderek artan bir saygınlığa sahipti.
Hacı Bektaş'ın Makâlât'ında, öğretileri bir savaşçı sınıfın ihtiyaç duyduğu
şekilde şehitlik kavramını yüceltiyor ve İslamı kolay anlaşılır hale getirerek
Hıristiyan doğmuş çocukların Müslümanlaştırılması sorunu için mükemmel bir
cevap teşkil ediyordu. Muharebe esnasında gelecek fiziksel ölüm, onları
müşahade, yani dört kapı kırk makam'ı olan yolun son aşamasına ulaştırıyor,
şehitleri peygamberlerden daha ileri bir mertebeye yerleştiren Hacı Bektaş'ın
öğretileri yeniçerilerin sıradan varlıklarını benzersiz kılıyordu. Bektaşilik
gayrimüslimlere olduğu gibi Türk ya da Türkmen olmayanlara da açıktı. Bu
nedenle devşirmelerden oluşan Yeniçeri Ocağı'nın Müslüman olmasını sağlayacak
sistem olarak Bektaşilik en iyi çözüm olarak görülmüştür ve devletin kuruluş
dönemi boyunca Osmanlı padişahları Bektaşiliğn gelişmesini desteklemişlerdir.
Bektaşilik yeniçeriler tarafından 15. yüzyıldan itibaren benimsenmeye başlamış
16. yüzyıl sonlarından itibaren ise Hacı Bektaş-ı Veli, resmen yeniçeri piri
kabul edilmiş, bu tarihlerde bir Bektaşi babası daimi olarak ocakta kalmaya
başlamıştır. Bektaşi tarikatıyla yeniçeri ocağı o denli bir birinden ayrılmaz
hale gelmiştir ki, bir dede tarikat başkanı seçildiğinde İstanbul'daki yeniçeri
kışlasına gelir, tacını kendisine Yeniçeri Ağası giydirirdi. Yeniçeri Ordusu
seferlere giderken yanlarında daima Bektaşi dede ve babaları eşlik ederlerdi.
Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti'nin birinci gücü olmuştur. 1826
yılına kadar Osmanlı Ordusu savaşa gitmeden önce, Yeniçeri ocağından bir
müfreze Hacıbektaş'a geliyor, Dergah Avlusu'nda saf tutarak, Hacı Bektaş-ı Veli
Evlâdı’ndan postnişi olan zatın da katılması ile: Mü’miniz Kalû-Beli’den
beri... Hakkın Birliğine eyledik ikrar... Bu yolda vermişiz seri... Nebimiz
vardır Ahmed-i Muhtar... La Yezal mestaneleriz... Nur-ı ilahide pervaneleriz...
Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile... On iki imam Pir-i tarikat
cümlesine dedik beli... Üçler, beşler, yediler... Nur-ı Nebi, Kerem-i Ali,
Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli... Demine devranına Hü diyelim Hü!
diye gülbang çekiyorlar (dua ediyorlar) ve Pir'den himmet istiyorlardı. O
tarihlerde yaşayan kişilerden aktarılan bilgilere göre Yeniçeriler'in gür sesi
Hacı Bektaş-ı Veli’ın her tarafından duyuluyordu. Bir yeniçeri gülbengi (duası)
[3]:
“
Allah Allah illallah
baş üryan,gögüs kalkan,dide al kan,sine püryan bu
meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran kahrımız,kılıcımız düşmana ziyan
(adüvvden korkmadık korkmayız hiçbir zaman kuranda zafer vadediyor hazret i
yezdan uğrun açık olsun ey serdar ı mücahid hüda kılıncını keskin etsin ömrünü
gün gibi medid fahr i alemi hoşnud ettin hak gazay ı ekberini etsin mübarek ve
said) kulluğumuz ,padişaha ayan sayılmayız parmakla tükenmeyiz kırmakla
üçler,beşler,yediler,kırklar nur-u nebi,kerem-i ali,keramatı veli gülbang-i
muhammedi pirimiz,hünkarımız,üstadımız kutb-ul arifin hacı bektaş-ı veli dem-ü
devranına hü diyelim hûûû...
İstanbul devlet merkezi olduktan bir süre sonra Edirne'de
bulunan Yeniçeri Ocağı buraya naklolunarak Eski ve Yeni Odalar ismiyle biri
Direklerarası ve Şehzade Camii taraflarında diğeri ise Aksaray semtinde olmak
üzere kışlalar yaptırılmıştır. Her bir orta kendi numarası ismiyle bir kışlada
otururdu. Osmanlı tarihinde birçok olayda adı geçen Orta Camii, Yeni Odalarda
olup Kanuni Sultan Süleyman'ın Vezir-i Azam'ı İbrahim Paşa tarafından bir
mescit olarak yaptırılmış ve daha sonraki tarihlerde cami haline getirilmiştir.
Et Meydanı denen mahal de burada bulunmaktaydı.
16. yüzyıl ortalarına kadar yaya bölükleri veya daha
sonra cemaat adı verilen bir sınıftan ibaret iken Fâtih Sultan Mehmed
zamanından itibaren (1451), "Sekban" bölüğünün de katılımıyla iki
sınıf haline gelmiş. 16. yüzyıl başlarında ise "Ağa" bölüğü denilen
üçüncü bir kısım daha teşkil edilmiştir. Yaya bölükleri peyderpey artarak 101
bölüğe kadar çıkmıştır. Ağa bölükleri 61, Sekban bölükleri ise 34 rakamına
kadar yükselmiştir. Kanunname gereğince; Osmanlı Padişahı da birinci Yeniçeri
Ortasının 1 numaralı neferidir.
Yeniçeriler, başlarına Börk ismi verilen beyaz keçeden
bir başlık giyerlerdi. Bunun arkasında ise yatırtma denilen ve omuza kadar inen
bir parça yer almaktaydı. Yeniçeriler börklerini eğri, subayları da düz
giyerlerdi. Fâtih kanunnâmesinde belirtildiğine göre yeniçeri taifesine her yıl
beşer zira lacivert çuka ve otuz iki akça "yaka akçası" ile her
birine başına sarması için altışar zira astar verilmesi hükmü konmuştu. Her
Yeniçeri bölüğüne "Orta" denirdi. Her ortanın da komutanı olan ve
"Çorbacı" denilen bir subayı bulunurdu. Sekban ve Ağa bölüklerinde bu
komutana "Bölükbaşı" denirdi. Yeniçeri ocağının en büyük komutanı
"Yeniçeri Ağası" idi. Yeniçeri Ağası, ocağın kuruluşundan 1451 yılına
kadar ocaktan seçilirken bu tarihten sonra Sekbanbaşı’lardan tayin edilmeye
başlandı. Bununla beraber bu kanun daha sonra değiştirilerek ocağın dışından
olan kimseler de tayin edilmiştir. Yeniçeri Ağası, Yeniçeri Ocağı ile Acemi
Ocağı işlerinden sorumlu idi. Bundan başka İstanbul'un asayişi ile de ilgilenir
ve yanında bulunan bir heyetle kol dolaşıp güvenliği sağlardı. Bu sebeple
hükümdarlar, bunların güvenilir ve sadık kimselerden olmasına dikkat ederlerdi.
Yeniçeri Ağalarının azil ve tayini 1593'e kadar doğrudan padişah tarafından
gerçekleştirilirken, bu tarihten itibaren Vezir-î Azâmlar tarafından
yapılmıştır.
Yeniçeri Ocağı'nın en büyük kumandanı olan Yeniçeri
Ağası'ndan sonra Sekbanbaşı gelirdi. Ocak kethüdası veya kul kethüdası,
zağarcıbaşı, sansoncubaşı, turnacıbaşı, başçavuş ve muhzır ağa derece sırasıyla
ocağın büyük ağalarından idiler. Yeniçeri Ağası ve Sekbanbaşından sonra ocakta
en itibarlı olarak yeniçeri efendisi denen ocak katibi vardı.
Yeniçeri Ocağı’nın en büyük komutanı olan Yeniçeri
Ağası’ndan başka Sekbanbaşı, Ocak Kethüdası veya Kul Kethüdası, Zağarcıbaşı,
Turnacıbaşı, Muhzir Ağa ve Baş çavuş da ocağın büyüklerindendi. Bunlardan başka
bir de "Yeniçeri Efendisi" denilen ocak kâtibi vardı.
Yeniçeri Ocağı'nın teşkilatı üç temel unsur üzerine
yükselmekteydi: avcılık, aşçılık ve Bektaşilik. Padişahların avlarında ona
eşlik etmek için sekbanlar başta olmak üzere katar ağalarının sorumluluğundaki
birçok orta, avlarda kullanılmak üzere cins köpekler veya avcı kuşlar
besliyorlardı. Ocak teşkilatının omurgasını ise aşçılar oluşturuyorlardı ve
aşçıbaşılar yeniçerilerin ahlaki eğitimleri ve disiplinlerinden sorumluydular.
Kazan-ı Şerif başta olmak üzere her birliğin sahip olduğu kazana atfedilen
kutsallık, karakollara kazanlarla yemek dağıtan karakollukçuların komutanı
başkarakollukçuya kepçeci, her orta-bölük komutanı yayabaşına çorbacı denirdi.
Her ortanın kışla mutfaklarında bir kazanı vardı. Yemek pişirme dışında kazan,
Hacı Bektaş'ın ocağa sağladığı kutsallığın kaynağını da temsil etmekteydi.
Kazan o kadar önemlidir ki yeniçeriler kritik konulardaki toplantılarını onun
çevresinde çember oluşturarak yaparlardı. Ünlü kazan kaldırma deyimi devlet
politikalarından duydukları memnuniyetsizliğin bir belirtisi, bir isyanın
başlangıç işareti olarak kabul edilirdi. Ortalar sefere giderken kazanlarını
yanlarında götürerek çadırlarının önüne yerleştirirlerdi. Bir ortanın kazanını
kaybetmesi bayrağın düşman eline geçmesinden daha kötü bir durum olarak kabul
edilirdi. Yeniçeriler kazanları olmadan hiçbir hücumun başlamaması gerektiğine
inanırlardı. Her bölük veya ortaya ait kazanların dışında Hacı Bektaş-ı Veli
tarafından ocağa verildiğine inanılan özel bir Kazan-ı Şerif yani kutsal
kazanları da vardı. İnanışa göre ocak kurulurken Hacı Bektaş yeniçerilere bu
kazanda çorba pişirmiş ve kendi elleriyle dağıtmıştı. Yeniçeriler, Kazan-ı
Şerif yerinden kaldırılacak ve altına bir kova su dökülecek olursa dünyanın
ters düz olacağına inanırlardı.
Yeniçeriler, maaşlarını (ulûfe) üç ayda bir alırlardı. Bu
konuda ocağın en büyük âmiri olan Yeniçeri Ağası ile herhangi bir nefer arasında
fark yoktu. Onun için Yeniçeri Ağası da bu ulûfe işine dahil edilirdi. ulûfe,
pâdişahın nezâretinde büyük bir törenle her ortaya torbalar halinde tevzi
edilirdi. Hicrî kamerî takvime göre dağıtılan ulûfenin Salı günü verilmesi
kanundu. Üç ayda bir, ulufe denen aylıklarını almak için Topkapı Sarayı,
Babüsselam ile Babüssade kapıları arasındaki ikinci avluda toplanan kapıkulu
askerlerine, Has fırında pişirilen fodla(pide) ile saray mutfağında hazırlanan
çorba, zerde ve pilavdan oluşan kuşluk yemeği dağıtılır; bu sırada askerin
padişaha bağlılığının işareti olmak üzere birde “akide” merasimi yapılırdı.
Yeniçeri ocağının büyük subaylarından kul kethüdası ile muzhır ağa Kubbealtı’na
gelerek sadrazamın başkanlığındaki divan üyelerine ellerindeki tablalardan
mangır(para) biçimindeki akide(bağlılık) şekerlerini sunardı. Bu ocaklıların
padişaha bağlı olduklarının kanıtı sayılır divandakiler rahatlardı. Akide
törenini müteakip Kubbealtı önünde Fetih suresi okunur, ocaklılar gülbank
çeker, Birinci Ağa Bölüğü’nden başlanarak ulufe torbaları dağıtılırdı. Törenden
sonra konaklara, evlere, dükkanlara da akide şekerleri gider herkes,
Yeniçerilerin bir eylem yapmayacağını öğrenmiş olurdu. Bu gelenek nedeniyle
huzurun ve ağız tadının simgesi kabul edilen akide, zamanla mevlit ve
bayramların da ikramı olmuştur.
Ramazan ayının ortasında, padişahın askere iltifatı
olarak, Saray’dan Yeniçeri Ocağı’na baklava giderdi. 17. yüzyılın sonlarında
veya 18. yüzyılın başlarında ortaya çıkmış olan baklava alayı, Ramazan’ın on
beşinci günü yapılan Hırka-i Saadet ziyaretinden sonra, Yeniçeri Ocağı
neferlerine baklava dağıtılmasıyla gerçekleşirdi. Matbah-ı Amire’de, Yeniçeri,
sipahi, topçu ve cebeci gibi kapıkulu askerinin her on neferine bir tepsi
hesabıyla hazırlanan baklava sinileri, futalarına (örtülere) sarılmış olarak
Matbah-ı Amire önüne dizilirdi. Silahtar Ağa, bir numaralı yeniçeri olan
padişah adına ilk siniyi teslim aldıktan sonra, diğer ortalardan gelen ikişer
nefer birer siniyi herhangi bir kargaşaya mahal bırakmadan yüklenirdi. Her
bölüğün usta, saka, mütevelli, odabaşı gibi amirleri önde, baklava sinileriyle
yürüyenler arkada, açılan kapıdan dışarı çıkarlar, baklava alayını seyretmek
için Divanyolu'nda sıralanmış halk, padişaha ve askere sevgi gösterilerinde
bulunurdu. Sini ve futalar ise, ertesi gün Matbah-ı Amire’ye iade edilirdi.
Padişahın askerlerine güzel bir ikramı olan ve belirli bir teşrifatla yapılan
baklava alayı, uzun bir süre devam etmiş, ancak Yeniçeri Ocağı’nın bozulmaya
başlamasıyla, bu bozulmadan nasibini almıştı. Öyle ki, sini ve futaların iade
edilmesi gerekirken, bunlar iade edilmez olmuş ve buna gerekçe olarak da
baklava o kadar lezzetliydi ki sini ve futaları da yedik gibi alaycı ifadeler
kullanılmıştı. Bununla beraber, Yeniçeri neferlerinin bazıları, Baklava
Alayı’nı seyretmeye gelen halkı rahatsız etmeye başlamıştı. Bu gelişmelerin
neticesinde de, Osmanlı saltanatının bir sembolü haline gelen bu gelenek,
Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte ortadan kaldırılmıştı. En son
baklava alayı, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından iki ay önce yapılmıştı.
Ocağın Kaldırılması[değiştir | kaynağı değiştir]
Ana madde: Vaka-i Hayriye
İlk kuruluşu zamanında sadece devşirmelerden ve iyi
eğitim almış güçlü kuvvetli gençlerden oluşan ve Devletin kuruluşundan kısa bir
süre sonra oluşturulan Yeniçeri Ocağı, 16. yüzyıldan sonra Padişaha veya
Hanımsultana yakın bazı yetenekleri kısıtlı kimselerin ocağa alınmasından sonra
bozulmaya yüz tutmuştu. Çünkü, eğitimsiz ve başıboş kimselerin ocağa
girmeleriyle bu askerî teşkilat, doğrudan siyasete katılan, devlet adamlarını
tayin veya azlettiren, padişahları tahttan indiren veya tahta çıkaran bir
kuvvet halini almıştı. Diğer taraftan Yeniçerilerin kendileri gibi Bektaşî olan
Ahi esnaf ocaklarıyla iç içe olması ve Sultanın aldığı bazı ekonomik ve siyasi
tedbirlere Ahi Esnaf Ocaklarıyla birlikte karşı durması Sultanın ve Ulemanın
tepkisini çeker olmuştu. 16. yüzyılın sonlarından itibaren Padişahın sefere
çıkmaması neticesinde ganimet geliri azalan Yeniçeriler, sakat ve yaşlı yoldaşlarına
bakmak ve kendi hayatları ile savaşa gidenlerin ailelerinin geçimini ikame
etmek için gelir elde etme çabasına girmişlerdir. Neticesinde; askerlikle
ilgisi olmayan ticaret, kahvehane işletmeciliği, hamam işletmeciliği,
kayıkçılık, depoculuk, odun ve yakacak işleri gibi sektörlere el atmışlardır.
Yeniçerilerin; özellikle İstanbul’da bulunan Yeniçeri Ortaları mensuplarının
ticaret hayatına atılması; Yeniçeri Ocağının bozulması gibi lanse edilse de;
gerçek bundan farklıdır. Avrupalı imparatorlukların deniz ticareti ile birlikte
sömürgeciliğe yönelmesi, ve savaşların uzayıp gitmesi, devletin mali sistemini
bozmuştu. Anadolu ve Rumeli eyaletlerinde Ayan sınıfının ortaya çıkması ile,
savaştan geri dönen veya savaşa katılmayan yerel beylerin sayısı artmış, Padişahın
savaşa katılmaması neticesinde kendisine bağlı Kapıkulu Ocağı'nın da savaşa
katılmayışı, savaş esnasında Osmanlı Ordusunun vurucu gücünü azaltmıştır.
Yeniçeriler çeşitli nedenlerden dolayı; 17. ve 18. yüzyıllarda sık sık
ayaklanmışlardır.
Yeniçeri Ocağı, Vaka-i Hayriye diye isimlendirilecek olan
bir karar ve hareketle, 15 Haziran 1826'da Sultan II. Mahmud tarafından ortadan
kaldırıldı. Ocağın kaldırılması olayı II. Mahmud'un tüm esnaf teşkilatını ve
ordudaki çoğu birimi bu konuda ikna etmesiyle başlamıştır. Şeyhülislama bu konu
hakkında fetva çıkarılmasıyla devam etmiştir. Bir günün sabahında II. Mahmud
yeniçerileri son kez uyarmış ve bu uyarıya saygı göstermeyen yeniçeriler itiraz
etmişlerdir. Bunun üzerine II. Mahmud topçulara ateş emri vererek yeniçeri
ocağını büyük bir top ateşine maruz bırakmış ve hiçbir yeniçerinin kurtulmasına
imkan vermemeye çalışmıştır. Kaçabilen yeniçeriler ise yakalandıkları yerde
öldürülmüştür. Bu olaydan sonra, onların yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediyye
(Muhammed'in Zafer Kazanmış orduları) adlı ordu kurulmuştur.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.