A. Turan Alkan
Emin olamadığım bir noktayı Selahattin Demirtaş önceki gün
aydınlattı; o, Türkiye'nin siyasi hayatında ve politik sisteminde zirvelere
kadar gidebilecek bir aktör olmayı seçmedi. Milliyetçi bir refleksle kendini
Kürtlerin geleceğinde ve tarihinde resmetti: “Kürtler artık kendi coğrafyasında
siyasi irade olacak (...) Gelecek yüzyılda bir Kürdistan gerçeği olacak. Belki
Kürtlerin bağımsız devleti de olacak federal devleti de, kantonları da özerk
bölgeleri de...” Demirtaş'ın konuşması ‘milliyetçi siyaset'in galebesidir;
oysaki ben onu ‘demokratik siyaset'te varolmayı seçen bir lider prototipi
olarak görüyordum.
Emin olamadığım nokta şuydu: Demirtaş'ın Türkiye siyaseti
yapmak konusunda samimi olduğu halde partisinin derin yöneticileri ve nihai
planda dağ kadrosu tarafından engellendiğini düşünüyordum. Gerçekte tam olarak
ne düşündüğünü muhtemelen hiç öğrenemeyeceğiz çünkü köprüleri yakan, te'vili
imkânsız bir konuşma yaptı.
Bu konuşma tarihi
ve dramatik bir mahiyet taşıyor; çünkü Kürt faktörünü Türkiye siyasetinden ve
parlamentosundan hissi mânâda koparıyor. Oysaki Türklerle Kürtlerin bir masa
etrafında konuşup tartışarak problem çözebileceklerine güvenmiştik, şaheser bir
fikirdi ve eğer başarabilirsek hakikaten yaşadığımız zamana yaraşan, müşterek
hayatımızı zenginleştiren, yeni boyutlar katan güzel bir şey yapmış olacaktık.
7 Haziran seçimleri, Türkiye'de gidişatı zehirlemek
bakımından 17-25 ‘İndira Gandi Haftası'nı andıran berbat bir tesir yaptı.
HDP'nin demokratik ve meşru bir siyaset platformu olarak parlamentoda temsili
‘Milliyetçi siyaset'in kâbusu oldu. Haziranla Kasım arasında inanılmaz geri
dönüşler, hayalgücünü bile zorlayan ölümcül savruluşlar yaşandı. Milliyetçi
siyaset, uğradığı güç kaybını, insanlara ‘kan kokusu'nu yeniden hatırlatarak
telafi edebileceğini anladı. Savaş lobisi, gömdüğü silahları topraktan
çıkararak insan ölüsü üzerinden siyaset yapmanın pahalı ama garantili tarzına
döndü. İşte tam bu noktada Demirtaş, liderlik cerbezesi taşıyan sempatik
vizyonu ile Türkiye'nin geleceğinde yer almak şansıyla yüz yüzeydi. Demokratik
siyaset usulleriyle problem çözebilen yeni bir siyasetçi modelinin parlak
modellerinden biriydi ve bu görüntüsüyle elbette savaş lobisi için büyük bir
potansiyel tehlike arz ediyordu. Kürt ve Türk milliyetçileri, bu ‘tehlikeli'
gelişmeyi ânında sezerek Demirtaş'ı köşeye sıkıştırdılar ve Demirtaş, bu tuzağa
karşı direnmedi. ‘Direnemedi' diyememenin hayal kırıklığı içindeyim.
Direnebilirdi, dar kapıyı, çileli yolu, değerli olanı seçebilirdi. Neticede o
da milliyetçi retoriğin kolaycı diline sarılarak tarihi şansını reddetti.
‘Milliyetçi siyaset' derken elbette MHP'yi kasdetmiyorum.
Milliyetçi siyasetin ana akım partisi artık AKP'dir ve 1 Kasım'daki seçim
zaferiyle bu unvanı MHP'den söküp aldı. HDP, AKP'nin milliyetçi retoriğini,
tersine çevrilmiş bir cep gibi kopyalıyor; o da AKP gibi kendi siyasi
çizgisinde kısa dönemde başarılı olacak ancak uzun vadede Kürtlere ‘kan,
gözyaşı ve acı' verecektir.
‘Türk-Kürt beraberliği' denilen kavram bu espriyi de ihtiva
ediyor: Demokratik ve onurlu bir yönetim aramak yerine, kendilerini zafere
götürmeyi vaadeden ‘iyi zorba'ya iradesini teslim etmek!
Güle güle Demirtaş; bir ara epey heyecanlanmıştık!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.