Murat Bebiroğlu
Avrupa Komisyonu Türkiye İlerleme Raporunda yer verilmeyen konulardan biri de, Cumhuriyet’ten bu yana bir türlü kalıcı bir çözüm bulunmayan cemaatin örgütlenmesinin en önemli parçalarından biri olan Ermenilerin Patrik seçimidir. Ermeni patrikliği günümüzde bile de facto var olan ama de juro olmayan bir kurumdur.
Avrupa Komisyonu Türkiye İlerleme Raporunda yer verilmeyen konulardan biri de, Cumhuriyet’ten bu yana bir türlü kalıcı bir çözüm bulunmayan cemaatin örgütlenmesinin en önemli parçalarından biri olan Ermenilerin Patrik seçimidir. Ermeni patrikliği günümüzde bile de facto var olan ama de juro olmayan bir kurumdur.
Not: Değerli okurlar, -az da olsa- bu yazıları izleyen
okurlardan özür dilemek istiyorum. Konuyla ilgili bu son yazım sağlık
nedenleriyle çok gecikti, bağ koptu, kusura bakmayın. Eğer mümkün olursa bütün
yazıları sağlık nedenleriyle eksikleri de gözden geçirerek tekrar yayımlamaya
çalışacağım. İzlediğiniz için hepinize teşekkür ederim. Mutlu yıllar dileğiyle.
Murat Bebiroğlu.
Örgütlenme ve Patrik Seçimi
Din ve Vicdan özgürlüğü, inanç gruplarının kendi dini
geleneklerine göre örgütlenme özgürlüğünü de kapsar. Özellikle azınlıkların din
ve vicdan özgürlüğünü özgürce kullanmaları kendi gelenek ve göreneklerine göre
örgütlenmesi ile mümkündür.
Birinci Dünya savaşı sonrasında gerçekleştirilen barış
anlaşmalarının ortak özelliği azınlık haklarının korunmasına ilişkin maddeler bulundurmasıydı.
“yine bu anlaşmaların ortak maddelerinden biri de ulusal azınlıkların kendi
yararlarına vakıflar, dini, toplumsal ve eğitim kurumlarını kurabilmeleri, bu
kurumları denetlemeleri, yönetmeleri, kendi dini kurumlarında ibadetlerini
özgürce yapmaları hakkını tanımadır.[i]”
Bizim için en önemli belge Ermenileri dini toplum yani
cemaat olarak tanımlayan Lozan Anlaşmasıdır. Çağına göre azınlıklarla ilgili
pek çok sorunu çözecek şekilde düzenlenen anlaşma, ne yazık ki Ulus devlet
tarafından azınlıkların aleyhinde yorumlanmış ve pek çok hükmü uygulanmamıştır.
Daha da önemlisi 24 Temmuz 1923’te
imzalanan ve 23 Ağustos 1923’te TBMM tarafından onaylanarak yürürlüğe giren
Lozan Antlaşmasının 37. Maddesinde belirtilen bu anlaşma hükmüne aykırı hiçbir
kanun, yönetmelik ve hiçbir resmi işlem olmayacağına dair kesin hükmü neredeyse
hiç dikkate alınmamıştır. Gerçekte 1923 yılından sonra çıkarılan 1935 tarihli
Vakıflar Kanunun, 1937 yılında anayasaya giren laiklik ilkesinin ve okullarla
ilgili kanunların ve yönetmeliklerin azınlık statüsüne aykırı hükümlerinin
azınlıklara uygulanmaması gerekirken bu hüküm dikkate alınmamıştır. Bir yandan
Müslüman olmayan azınlıklar resmen azınlık cemaati olarak tanınır, ana dilde
eğitime izin verilirken diğer yandan, neredeyse yüzde doksanı vakıf olarak
kurulmamış, vakfedeni ve vakfiyesi olmayan doğrudan patrikliğe bağlı kilise ve
okullar, vakfiyesiz ve vakfedeni olmayan garip vakıflara dönüştürülmüş
patriklikle bağları koparılmıştır. Yine vakfiyesi olan ve yönetim
yoluyla patrikliğe bağlı okul ve hastaneler de patriklikten koparılmıştır.
1927 seçiminde Genel meclisin toplanmasına son defa izin
verilmiş ve patrik seçimi 1863 Nizamnamesine göre yapılmıştır. Ancak 1927
seçiminden sonra yapılan her patrik seçimine devlet müdahale etmiş, istediği
seçim yönetmeliği ve istediği zamanda seçime izin vermiştir.
1937 yılında Anayasa’ya giren Laiklik ilkesi devlete
negatif ve pozitif yükümlülükler getirmektedir. İlke, Devlete, mecbur olmadıkça
kişilerin din ve vicdan özgürlüğüne müdahale etmemek görevini verirken, diğer
yandan da kişilerin din ve vicdan özgürlüğünü özgürce kullanabilmeleri,
uygulamaları için gerekli ortamı hazırlama görevini vermiştir. Halbuki laiklik
ilkesi tamamen farklı yorumlanmış ve uygulanmıştır[ii].
“Türkiye’de laiklik, “devletin dinler ve inançlar (ve tabii ki inançsızlık)
karşısında tarafsız kalması” anlamındaki liberal tarafsızlık ilkesi olarak
değil, devlet eliyle din ve inanç alanının biçimlendirilmesi ve devlete bağlı
din kurumu (Diyanet) aracılığıyla din “hizmetleri”nin yürütülmesi olarak
anlaşılmış ve öyle uygulanmıştır.” Bu
nedenle de patriklik hukuken yok sayılmış, cemaat varlıkları ile bağları
koparılmış, dahası patrik seçimi ve atanması da dolaylı yollardan da olsa
devletin kararlarına bırakılmıştır. Laik devletin tarafsız kalması gerekirken
eş patrik seçimi talebinde olduğu gibi haksız müdahalelerle karşılaşılmıştır. Laik
devletin Ruhani Meclisin talebini kabul etmesi gerekirken, yürürlükte olmayan
geçici bir yönetmeliğe dayanarak seçime izin vermemiştir.
Birleşmiş Milletler sözleşme ve bildirgelerinde dini
toplulukların kendi gelenek ve göreneklerine ve toplumun ihtiyaçlarına göre
örgütlenmeyi ve kendi liderini seçme hakkını da kapsar. Din ve vicdan özgürlüğüne
“ancak yasalarla belirlenen ve kamu güvenliğini, düzenini, sağlığını,
ahlakını ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli
kısıtlamalar getirilebilir.[iii]”
Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve Ulusal Azınlıkların
Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesinde de din ve vicdan özgürlüğü ancak “Din
veya inancını açıklama özgürlüğünün,
kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlığın veya ahlakın, ya da
başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda
zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir,” [iv]denmektedir.
“Galatasaray
Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Emre Öktem’e göre, “Avrupa’da geçerli
normatif standartlara göre, dini cemaatlerin özerkliği, demokratik toplumlarda
çoğulculuğun vazgeçilmez bir unsurunu oluşturmaktadır. Dini toplulukların
özerkliği ve iç örgütlenmesine dair meseleler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
önüne gelmiş ve mahkeme her zaman dini toplulukların daha çok özerklik ve
örgütlenme serbestîsi kazanması yönünde tavrını koymuştur”[v].
Anayasa’nın 90. Maddesinde Usulüne göre
yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası
antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle
çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınacağı
belirtilmiştir.[vi]
Kaldı ki, Lozan Anlaşmasına göre anayasa dahil hiçbir kanun azınlıklarla ilgili
Lozan Anlaşması hükümlerine aykırı olamaz, laiklik ilkesi azınlıklara
uygulanmaz. Nitekim Müslüman olmayan azınlık vakıflarının cemaat vakfı olarak
tanınması laiklikle bağdaşmaz. Yine azınlıkların ana dilde eğitim yapması da
Lozan’dan kaynaklanan Anayasada yer almayan bir haktır.
Federal Almanya Anayasa Mahkemesi “ Dini örgütlenme
özgürlüğünün de din özgürlüğünün parçası olduğunu kabul etmiştir”[vii]
13 Mayıs 2010 tarih ve 2010/13 sayılı Başbakanlık
genelgesinde de belirtildiği gibi Müslüman olmayan azınlıkların kendi kimlik ve
kültürlerini yaşama ve yaşatabilmeleri için de cemaatin örgütlenmesi
gerekir.
Anayasa’nın 5. Maddesi devlete “ kişilerin ve toplumun refah, huzur ve
mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk Devleti
ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve
sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için
gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” görevini vermektedir. Anayasanın 10.
Maddesi ise herkesin kanun önünde eşit olduğunu belirtmektedir. 1982 Anayasasının
din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili 14 ve 24. Madde hükümlerinin de cemaatin
tüzelkişiliğinin tanınmasına engel olmayacağı düşünülmektedir. Yeni anayasada
bu maddelerin AİHM’nin kararları doğrultusunda değişeceğine kesin gözüyle
bakılmaktadır. Yine anayasada inkılap kanunları arasında yer alan Tekke ve
Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men
ve İlgasına Dair Kanun da sadece Müslümanları ilgilendirmektedir.
Azınlık hakları ile ilgili belgelerde örgütlenme daha çok
azınlıkların vakıf, dernek ve sivil toplum kurumları kurmak olarak
tanımlanmaktadır. Bizim açımızdan ise en önemlisi cemaatin yaşaması ve
varlığını sürdürmesi için merkezi bir yönetim ve denetimi sağlayacak olan,
patrik liderliğinde cemaatin tüzel kişiliğinin tanınması ve cemaatin gelenek,
görenek ve çağdaş ihtiyaçlara göre patriğini seçmektir. Öncelikle Ermeni
cemaatinin gelenek ve göreneklerine ve çağdaş ihtiyaçlara göre yeni bir patrik
seçim yönetmeliği hazırlanmalı ve eş patrik, halk tarafından bu yönetmeliğe
göre seçilmelidir. Özellikle yeni anayasa çalışmaları yapılırken cemaatin tüzel
kişiliğinin gündeme gelmesi ve gündemde tutulması gerekmektedir.
Aslında cemaatin tüzel kişiliğinin tanınması artık bir
mecburiyet haline gelmiştir. Mahkeme kararıyla Büyük Ada Rum yetimhanesi tapuda
Fener Rum Patrikhanesi adına tescil edilmiştir[viii].
Bu durumda Fener Rum Patrikhanesinin tüzel kişiliği hukuken de kabul
edilmiştir. Ancak, elbette bu tanıma patrikliğin tüzel kişiliği sorununun çözüldüğü anlamına gelmez. Bu durumda en kısa zamanda patriklik liderliğinde
cemaatin tüzel kişiliğinin kanunla tanınması gerekmektedir. Cemaatin tüzel
kişiliğinin tanınması için anayasa değişikliğini beklemek gerekmediği Lozan Anlaşmasının
ve çağdaş insan hakları belgelerinin yeterli olacağı düşünülebilir.
Patrik Seçimi
Ermeni patrikliği günümüzde bile de facto var olan ama de
juro olmayan bir kurumdur.
Cumhuriyet balosuna patrik davet edilir, resmi görevliler
tarafından ziyaret edilir ama cemaat adına işlem yapamaz, Lozan Anlaşması
dahil, yürürlükte olan hiçbir kanun, yönetmelik ve tüzükte patrik sözü geçmez.
Cumhuriyetin kuruluşundan başlayarak devletin patrikliğe
bakış açısına bir göz atarsak gelişmeleri anlamak daha kolay olacaktır. M. K.
Atatürk’ün 1919 tarihli yazısında
patrikhaneler devlete karşı ayaklanan çetelerin örgütçüsü ve merkezi
gibi görülmektedir.[ix]
Nitekim bu yüzden Türkiye Ermenileri Patriği Zaven Deryeğiyayan baskı ile
istifaya zorlanmış ve Romanya’ya kaçmak zorunda kalmıştır.[x]
Devlet çok uzun bir süre Müslüman olmayan azınlıkları potansiyel iç düşman ve
patrikleri bu düşmanlığın örgütçüsü olarak görmüştür. Bu yüzden örgütlenmesine
izin verilmemiş patrik seçimi devletin iznine bağlanmıştır.
Seçilen patriğin onayı ise 3 Aralık 1934 tarihli Bazı
Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanuna göre Patriğin sokakta dini kıyafet
giymesine izin vermesi yoluyla devlete bırakılmıştır. Halbuki bireylerin ya da
dini görevlilerin dini sembollerin, dini giysilerin kullanma hakkı ancak
uluslararası sözleşmelerde belirtilen kısıtlamalar göz önünde bulundurularak
yasa ile sınırlanabilir.
Patrik Seçimleri
Türkiye Ermenileri en az 150 yıldan beri kendi patriğini
iki dereceli seçimle seçmektedir. Cumhuriyet döneminde de patrikler halk
tarafından iki dereceli seçimle seçilmişlerdir.
1927 seçiminin, 1863 Nizamnamesine uygun olarak halk
tarafından seçilen Genel meclisçe seçildiği biliniyor. Ancak 1950 ve sonrası
genel meclis ve sivil meclis kaldırıldığından seçimler geçici seçim
yönetmeliklerine göre yapılmıştır. Geçici seçim yönetmeliğine göre -görevi
seçimden sonra sona ermesi koşuluyla- seçim delegeler meclisine bırakılmıştır. 1960
sonrası seçilen üç patrik seçiminde de 27 Mayıs sonrası hazırlanan geçici
yönetmelik uygulanmıştır. Kısacası, hem hükümetlerin hem de cemaatin
değişiklikten kaçınması nedeniyle pek çok eksiği olan bu geçici yönetmelik üç
patrik seçiminde de kullanılmıştır.[xi]
Eş Patrik Seçimi
Azınlıklar ya da “dini inanç grupları din görevlisi seçme
ve atama süreçlerinde özgürdürler. Bu hak ‘kamu güvenliğinin, kamu düzeninin,
genel sağlığın ve ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin koruması
için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla’ sınırlanabilir.”[xii]
Son patriğimiz Mesrob Mutafyan maalesef çaresiz bir
hastalığın pençesindedir ve görevini yapamamaktadır. Ermeni Ortodoks
kilisesinin kurallarına göre patrikler yaşam boyu görev yapmak üzere seçilirler
ve görevleri ancak istifa ya da ölümle sona erer, hastalık nedeniyle görevden
alınamazlar. Bu nedenle de Ruhani meclis patriğin yaşam boyu görevinde
kalacağını ve ancak eş patrik seçimi yapılacağına karar vermişti. Bu nedenle de Ruhani Meclis eş patrik seçimi için resmi makamlara başvurdu. Seçim için Ruhani Meclisçe görevlendirilen seçim heyeti haksız ve
hukuksuz olarak ve görev ve yetkilerini kötüye kullanarak hükümete yeni patrik
seçimi başvurusu yaptı. Bu durumda hükümet yetkilileri Ruhani Meclisin kararını
dikkate almak yerine orta yolu bulma adına hem eş patrik seçimini hem de yeni
patrik istemini reddetti. Halbuki müteşebbis heyet denen seçim heyetini atayan
ve atamayı resmi mercilere bildiren Ruhani Meclistir. Hükümet, eş patrik yerine
yeni patrik seçimi isteyen seçim heyetinin başvurusunu da dikkate alarak eş
patrik seçimini son üç patrik seçiminde kullanılan geçici yönetmeliklerde
olmadığı gerekçesiyle kabul etmedi. Diğer taraftan patriklerin yaşam boyu görev
yaptıkları dikkate alınarak yeni patrik seçimi de engellendi. Sonuçta patriklerin
uzun süreli seyahatleri ya da tatilleri süresince, patrik tarafından belirlenen
ve patriğin dönüşüne kadar görev yapan genel patrik vekilliği makamı, devletin
de onayı ile Ruhani meclis tarafında seçilen bir makam haline getirildi.
Bu kararda pek çok yanlış bir arada. Öncelikle müteşebbis
heyet denen seçim heyetini görevlendiren patrikliğin tek yasal organı Ruhani
Meclistir. Bu heyet ise kendini görevlendiren Ruhani Meclisin kararına aykırı
olarak, yeni patrik seçimine gitmek istemiştir. Bu heyet kendisini
görevlendiren Ruhani Meclisin amacına aykırı hareket etmiş yani görevini kötüye
kullanmış hak ve yetkilerini aşmıştır. Diğer taraftan Ruhani Meclis görevini
kötüye kullanan bu heyeti derhal görevden alıp yeni bir seçim heyeti
görevlendirmesi gerekirken maalesef sessiz kalınmış bu da bu heyete ve
destekçilerine yeni girişimlerde bulunma fırsatını vermiştir.
Patrik ve din karşıtlarının da desteğiyle seçim resmi
mercilerin tercihine bırakılmıştır. Resmi merciler bir yandan eş patrik seçimini
geçici patrik seçim yönetmeliklerinde yer almadığı için kabul edilmezken, 1863
Ermeni Nizamnamesinde ve de 4 seçimde kullanılan geçici yönetmelikte adı
geçmeyen Müteşebbis heyetin başvurusunu dikkate almıştır. Görüldüğü gibi yürürlükte
olmayan patrik seçimi geçici yönetmelikte yani olmayan bir mevzuatta olmadığı
için eş patrik seçimi kabul edilmemiştir. Kısacası eş patrik seçiminin kabul
edilmemesinin dayanağı yürürlükte olmayan geçici patrik yönetmeliğidir ve
gerekçe dayanaktan yoksundur.
Patrik Seçim Yönetmeliği
Daha önce bu konuda yazmıştım.[xiii]
“İlk olarak, yeni, çağdaş ve ihtilal döneminde hazırlanan geçici patrik seçim
yönetmeliklerinin eksiklerini gideren ve yanlışlarını düzelten bir Patrik seçim
yönetmeliği hazırlanmalıdır. Bu yönetmelikle öncelikle eş patrik seçimi
düzenlenmeli, delege seçimi -adil olmadığı bütün bilim çevrelerince kabul
edilen- basit çoğunluk yerine, nispi sistemle yapılması sağlanmalı, seçim
kurulunun görev ve yetkileri açıkça belirtilmelidir.”
Cemaatin tüzel kişiliği tanınana kadar geçerli olmak
üzere hazırlanacak yönetmelikte seçimin adil ve demokratik olması için bazı
tedbirler alınmalıdır. Örneğin seçim çevresi Apostolik Ermeni kilisesinin
bulunduğu her ilçe olmalı, ilçesinde kilise bulunmayan cemaat mensupları
oylarını en yakın kiliseli ilçede kullanmalıdır. Seçim basit çoğunluk yerine
nispi sistemle yapılmalıdır. Seçmen sayısı belli bir sayının altında olan
ilçeler de en yakın kilise bulunan ilçe ile birleştirilir ve seçim çevresi iki
ilçe olur. Bu arada Patriklik Kaymakamlığı (Değabah- Locum Tenens) yerine aynı yetkilere sahip olan patrik genel
vekilliği konabilir.
Sonuç olarak, en kısa zamanda yeni bir patrik seçim
yönetmeliği hazırlanarak hükümete sunulmalıdır. Son olarak Patrik genel vekili
Başepiskopos Aram Ateşyan’ın yaptığı eş patrik seçimi dilekçesi ancak yeni bir
seçim yönetmeliği ile anlam kazanacaktır.
Murat Bebiroğlu
Ocak 2016
[i]
Uluslar arası Belgelerde Azınlık Hakları Derleyen Zeri İnanç Ütpya Yayınları
2004 Sayfa 19
[iii] İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, fikir, vicdan ve
din hürriyetini şöyle tanımlıyor.
“Madde 18.- Her şahsın, fikir, vicdan ve din
hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyeti, dinini
veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim,
tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etmek hürriyetini içerir”.
BM
Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşme’nin 18. Maddesinin 3.
Fıkrasında açıkça tarif edilmiştir.
Madde 18-3. Bir kimsenin kendi dinini veya inançlarını ortaya koyma özgürlüğüne ancak yasalarla belirlenen ve kamu güvenliğini, düzenini, sağlığını, ahlakını ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli kısıtlamalar getirilebilir.
Madde 18-3. Bir kimsenin kendi dinini veya inançlarını ortaya koyma özgürlüğüne ancak yasalarla belirlenen ve kamu güvenliğini, düzenini, sağlığını, ahlakını ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini korumak için gerekli kısıtlamalar getirilebilir.
BM Kişisel ve Siyasal Haklar
Uluslar arası Sözleşmesi’nin 27. Maddesi de din ve vicdan özgürlüğü ile
ilgilidir.
Madde 27- Azınlıkların
korunması Etnik, dinsel veya dilsel azınlıkların bulunduğu bir Devlette, böyle
bir azınlığa mensup bulunan kişiler grubun diğer üyeleri ile birlikte toplu
olarak kendi kültürel haklarını kullanma kendi dinlerinin gereği ibadeti etme
ve uygulama veya kendi dillerini kullanma hakları engellenmez.
Bu madde hükmünde de dinin
uygulanması için patriğin varlığı ve seçimi gerekir.
BM Din Yada İnanca Dayalı
Her Türlü Hoşgörüsüzlük Ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirgesi
Madde 1.- g) Bir dinin
veya inancın gerekleri ve standartları bakımından uygun olan liderleri
yetiştirme, atama, seçme ve yerini alacak olanı belirleme;
Ulusal Veya
Etnik, Dinsel Veya Dilsel Azınlıklara Mensup Olan Kişilerin Haklarına Dair
Bildiri
Ulusal veya
Etnik, Dinsel veya Dilsel Azınlıkların Korunmasına dair Bildiri'yi ilan eder:
2. Madde
Azınlıklara
mensup olan kişilerin hakları
1. (Bundan
sonra azınlıklara mensup olan kişiler şeklinde geçecek olan) ulusal veya etnik,
dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişiler, özel veya kamusal yaşamda hiç
bir müdahaleye veya hiç bir ayrımcılığa maruz kalmadan ve serbestçe kendi
kültürlerini yaşama, kendi dinlerinde ibadet etme ve uygulamada bulunma ve
kendi dillerini kullanma hakkına sahiptir.
2. Azınlıklara
mensup olan kişiler kültürel, dinsel, sosyal, ekonomik ve kamusal yaşama etkili
bir biçimde katılma hakkına sahiptir.
3. Azınlıklara
mensup olan kişiler ulusal düzeyde ve uygun olduğu takdirde, mensubu oldukları
azınlıklarla veya üzerinde yaşadıkları bölgelerle ilgili olarak bölgesel
düzeyde verilen kararlara ulusal mevzuata aykırı olmayacak bir tarzda etkili
bir biçimde katılma hakkına sahiptir.
4. Azınlıklara
mensup olan kişiler kendi örgütlerini kurma ve sürdürme hakkına sahiptir.
5. Azınlıklara
mensup olan kişiler hiç bir ayrımcılığa maruz kalmadan, kendi grubunun diğer
üyeleriyle ve başka azınlıklara mensup kişilerle ve ayrıca hudut komşusu diğer
Devletlerin ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel başlarla bağlı oldukları
vatandaşlarıyla serbest ve barışçıl ilişkiler kurma ve bu ilişkileri sürdürme
hakkına sahiptir.
5. Devletler,
azınlıklara mensup kişilerin ülkenin ekonomik kalkınmasına ve gelişmesine tam
olarak katılabilmelerini sağlayacak tedbirleri almayı kabul eder.
[iv] AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ
Madde 9
Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
Madde 9
Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir.
Bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, açıkça
veya özel tarzda ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya
inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.
2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzenin, genel sağlığın veya ahlakın, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir.
2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, ancak kamu güvenliğinin, kamu düzenin, genel sağlığın veya ahlakın, ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için demokratik bir toplumda zorunlu tedbirlerle ve yasayla sınırlanabilir.
Türkiye’nin henüz imzalamadığı
Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme
Madde
5
1. Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmeleri ve kimliklerinin asli öğeleri, yani dinlerini, dillerini, geleneklerini ve kültürel miraslarını korumaları için gerekli koşulları sağlamayı taahhüt ederler.
Madde 7
Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin barışçıl amaçla toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına saygı gösterilmesini sağlarlar.
1. Taraflar, ulusal azınlıklara mensup kişilerin kendi kültürlerini yaşatmaları ve geliştirmeleri ve kimliklerinin asli öğeleri, yani dinlerini, dillerini, geleneklerini ve kültürel miraslarını korumaları için gerekli koşulları sağlamayı taahhüt ederler.
Madde 7
Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin barışçıl amaçla toplanma özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkına saygı gösterilmesini sağlarlar.
Madde 8
Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin dinini ya da inancını açıklama ve dini kurumlar, örgütler ve dernekler kurma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt ederler.
Taraflar, ulusal azınlığa mensup her kişinin dinini ya da inancını açıklama ve dini kurumlar, örgütler ve dernekler kurma hakkına sahip olduğunu tanımayı taahhüt ederler.
Madde
19
Taraflar, bu Çerçeve Sözleşmede yer alan ilkeleri, bu ilkelerden kaynaklanan hak ve özgürlükler için geçerli oldukları ölçüde, gerektiğinde, sadece uluslararası hukuk belgelerinde, özellikle de İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmede öngörülen kayıtlamalar, sınırlamalar ve aykırı önlemleri kullanarak, uygulamayı ve saygı göstermeyi taahhüt ederler.
Taraflar, bu Çerçeve Sözleşmede yer alan ilkeleri, bu ilkelerden kaynaklanan hak ve özgürlükler için geçerli oldukları ölçüde, gerektiğinde, sadece uluslararası hukuk belgelerinde, özellikle de İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmede öngörülen kayıtlamalar, sınırlamalar ve aykırı önlemleri kullanarak, uygulamayı ve saygı göstermeyi taahhüt ederler.
[v]
http://www.salom.com.tr/haber-84447-turkiyede_dini_azinliklar_temsiliyet_ve_kurumlasma_paneli.html
[vi] Madde 90.- D. Milletlerarası Antlaşmaları Uygun Bulma
Usulüne göre yürürlüğe
konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla
kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek
uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.
[vii]
Türk-Alman İşbirliği Konusu olarak İslam ve Avrupa X- Almanya Federal
Cumhuriyeti Büyükelçiliği- Dönmez ofset 2012- Sayfa 33
[viii]
http://www.sabah.com.tr/gundem/2010/11/30/buyukadadaki_rum_yetimhanesi_tapuda_patrikhaneye_gecti
BELGE, 1.
Çok gizli tutulacaktır Erzurum, 22/8/1919 GENELGE Pek güvenilir kaynaklardan elde
edilen bilgilere göre İstanbul Rum Patrikhanesinde Mavri Mira adında bir kurul
kurulmuştur… Görevi, Osmanlı illerinde çeteler kurup yönetmek, mitingler ve
propaganda yapmaktır. Yunan Kızılhaçı da bu gibi insancıl bir perde altında
çete örgütü kurmak, ayaklanma önlemlerini hazırlamaktadır… İstanbul Patrikhanesi ve Yunan Konsolosluğu
silâh ve cephane deposu halini almıştır ve dahası kiliseler tapınaktan çok
askerî ambarlar gibi kullanılmaktadır. Ermeni Patriği Zaven Efendi de Mavri
Mira kurulu tarafından satın alınmıştır
[xii]
http://www.aihmiz.org.tr/files/Turkiyede-Inanc-Ozgurlugu-Hakkini-Izleme-Raporu-2015.pdf
[xiii]
http://hyetert.blogspot.com.tr/2015/08/patrik-secimi-2015.html#more
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.