Sait Çetinoğlu
1916 Büyük Ankara Yangınında[1] enkaz olan Aziz Klementos
Kilisesi bitişiğinde[2] büyüyen[3] Androniki Karasuli Mastridu’nun Atina’da 1966
yılında yayınlanan Kayıp Vatanımdan Hatıralar (Ankara’daki Hayatım), başlıklı
anılarında, 1916, yirmi dokuz Ağustos
pazartesi günü. Sabah henüz kalktığımızda, havada bir bulanıklık ve gökyüzünde
kırmızı alevler vardı. sözleriyle anlatmaya başladığı ve Ankaralılar için
unutulmaz bir yıl olan 1916’da, büyük bir yangın sekiz bin Hıristiyan evini kül
etmesiyle sonlanan Ankara Yangını ayrıntılı nakletmesinin yanında Ankara
Rumlarının yaşamı ve Ankaradaki
tehcirleri, ölümleri de ayrıntılarıyla
paylaşır.
1916’da Türkler Ankara’yı yaktıklarında -fark
ediyorsunuzdur, bunlar önemli ve unutulmayan olaylardı-, orada en çok canımı
yakan, dedemin evinin içinde bulunan Aziz Klementos kilisesiydi. Sözleri
yangının ruhunda yarattığı tahribatı tanımlar.
Yoannos Katzis’in annesi Bayan Kiriakitsa Altıntop,
evinin üzerinde ‘Saadet’ yazan, annemin vaftiz anası Altıntop Sophia ve karşıda
aşağıda, ‘İnat’ ismini taşıyan, Ankara’nın en güzel evlerinden biri
Küpeloğlu’larının evi vardı. Tüm Ankaralılar bu evleri bilirdi. 1916
yangınından sonra, her iki evin de duvarları, sanki inat edercesine, ayakta
kalmıştı. Yangın onları hala da yıkamadı.
Küpeloğlu ailesi, oğulları Pavlos Türkler tarafından
kateldilir, Küçük oğulları Anastasis’de kaybedilir. Bay Küpeloğlu’nun kalbi daha fazla dayanamaz.
Bayan Küpelioğlu Semeli, yapayalnız Atina Huzurevi’nde ölür. Andronili Bayan
Semeliyi huzurevinde ziyaret eder:Gittim ve onu gördüm, tümüyle tanınmayacak
haldeydi, onu iyi tanımasanız, hiç teşhis edemezdiniz. Sadece ağzındaki ‘trik’
sesinden tanınıyordu. Birçok yabancının kalmaya geldiği ve üzerinde “İnat”
yazıtı olan evlerinde Ankara’nın en gözde hanımı olarak yaşadığı bunca şaşaalı
günden sonra böylesine düşkünleşmişti
Androniki zengin ve aristokrat bir ailenin
üyesidir.Büyükbabam Türk mahkemesinde 24 yıl yargıç ve kardeşi Simeon 19 yıl
bakan olarak resmi görevde bulundu. Ve Simeon ölünce tek oğluna gayrimenkul
dışında, o dönemde 187.000 altın liralık nakit servet bıraktı. Memleketin
kocabaşılarındandılar ve kadın ve erkek binaları ayrı olan Ankara’nın meşhur
Şengül Hamamı ile kız ve erkek okulu gibi önemli eserler bağışladılar… 1916 büyük yangınında sadece birkaç dakikada
bu mal varlığından otuz altı ev ve dükkan yandı.
Büyük Dünya Savaşları sırasında küçük bir çocuk olan
Androniki olayların canlı
tanığıdır: Çevremdeki her şeyi yok
ettiler. Yangınlar, yağmalar, katliamlar, sürgünler; yeryüzü cehennemin canlı
bir [örneğine] döndü. Çevremde bir dirhem mutluluk yoktu. Çocukken insan ne
hisseder, özlem, biraz sevgi, biraz emniyet, biraz insanlık? Ama nerede?
Toprağın günahkarları vahşileşmişti. Susamışlar, insanlığın kanına
susamışlardı. Onlar için, bu kanın, nefretlerinin ve doyumsuz duygularının
sunağında katledilen, masumlara hatta masum çocuklara ait olması bile önemli
değil. Sözleriyle vahşeti tanımlamaktadır.
Ankara Rumlarının yaşamı çok kolay değildir. Androniki
genel olarak içe dönük, kapalı bir yaşamları olduğunu kaydeder. bunlara dair vereceğimiz bir kaç örneğin bir
fikir oluşturmada yeterli olacağını düşünüyorum. Birinci örnek ailesinin yaşadığı bir olaydır:
1880 yılında, hayatını Ankara’dan fazla Avrupa’da geçiren amcamız Stavrakis E.
Karasulos, Ankara’ya bir arkadaşıyla dönmüştü. Pazar yerinden Yunanca konuşarak
geçerken, Türkler bunlara ateş etmiş, arkadaşı öldürülmüş; amcam dar sokaklara
kaçarak takipçilerini şaşırtmış ve hayatını kurtarmıştı.
İkincisi genel olarak kamu yaşamına dair örnektir.
Androniki sinemaya dahi gidelemediğini nakleder:Ankara’da bir tiyatro ve
sinemamız vardı. Bunlara sadece Türkler giderdi. Hıristiyanlar, Türkler’in
devam ettiği yerlere gitmekten korkardı. Aralarında kavga çıkar ve
Hıristiyanları bıçakla yaralarlardı. Bunların gideceği kahveleri de yoktu. Dükkanlar kapanır
kapanmaz erkekler evlerine koşar ve orada akşam gezmesi için nereye
gideceklerine karar verirlerdi.
Üçüncüsü savaşla birlikte hayatları daha da değişir.
Rumların kamusal binalarına el konulacaktır: 1914’e kadar iyi okuduk.
Sonrasında savaş başladığında, okullarımıza el konuldu ve Türk ordusu için
hastahane yapıldı.
Androniki 1912 [Balkan] savaşında çok küçük olduğunu ve
olayları hatırlamadığını Ama 1915 Gregoryen ve Katolik Ermeni
katliamlarını çok iyi hatırladığını
yazar . Sokaklarda oraya buraya koşuşturan aceleci ayak sesleri duydum.
Ermenileri topladıklarını ve katliam için hazırlandıklarını öğrenmemiz uzun
sürmedi. Ermenileri toplarken araya Rumlar da karışır bunlarda birisi akrabası
Anastasi’dir. Anastasi, bu travmayı atlatamayacaktır: Gerçekten de, babamın kuzeni, Anastasis
Karakas’ı Ermeni sanıp götürdüler. Karakas ancak, ertesi gün yetkililer aziz
Peder Yannis’i çağırıp Rumları Ermenilerden ayırması için götürdüklerinde
kurtuldu. Onu bıraktılar ama şahit olduğu trajedi nedeniyle girdiği sinir
krizine maalesef dayanamadı. Bir süre sonra öldü. Henüz 19 yaşındaydı.
O gece amcam ve annem evin üçüncü katına çıktı ve gün
doğumuna kadar, ne yazık ki insan görünümlü öfkeli hayvanlar tarafından doğranacak
olan talihsiz insanların taşınmasını izledi. Arabalar, çiftliğe giderken
kullandığımız Kızıl Yokuş yoluna doğru yol aldı.
Türkler, Ermenileri, Karagedik’e ve Beynam ormanlarına
götürüyorlardır. Androniki’nin Karagedik’te olanlarla ilgili bilgi sahibidir.
Karagedik Bezirhane civarındaki çiftliklerine yakındır. Katliama kadar onları
elleri arkadan bağlı, orada tuttular. Aç, susuz katledilmeyi beklediler;
endişelerini anlayabilirsinız. Acaba bu trajediyi kağıda dökecek bir kalem var
mıdır? İnsan kafasında böyle bir barbarlığa hiç yer var mıdır? İnsan denilen
akıllı hayvanda?Dağlardaki şuursuz hayvanlar bile, insan denilen hayvanlardan
daha makuldur. Toptan parçalamazlar, hayvani dürtüleri olan insana benzemezler,
aksi halde [avlarından] geriye müzelere konacak birer örnek kalmazdı... Ertesi
gün şafak söktüğünde, onları Gölün[4] yakınına götürdüler ve sonra binbir
barbarca yöntemle öldürdüler, bir kısmını suya attılar, bir kısmını gömmeden
bıraktılar. Babam geldiğinde doğranmış, şişmiş korkunç bedenleri, üstlerinde
gezinen çakal ve kuzgunları gördü ve öyle bir şok yaşadı ki, bu cesur adamın
gözleri, sürgündeki beş yıl boyunca uyku görmedi.
Gregoryen Ermenilerden sonra sıra Katolik Ermenilere
gelmiştir: Belki çağımızda bu çocukların cüreti önemsiz görülebilir ama ya o
zaman? Toplu katliamların ortasında, büyük bir çılgınlık ve kahramanlıktı. Bu
arada Ankara’da Katolikleri toplamaya başladılar. Yine panik [başladı]. Nerede
ve kimi bulurlarsa, Ermeniler[e yaptıkları] gibi öldürmek için topladılar.
Rumlar ellerinden geleni yapıp ölüme yolculuğu tehir
ettirmeye çalışıyorladı ama nafile! sözler tutulmuyordu: İstanbulda yaşayan
babamın kuzeni, Panagiotis Karasulos, Katoliklere yardımcı olabilmek için
Fransız Konsolosluğu’na, Patrikhane’ye, olabilecek her yere koştu… Allah’ın
izniyle başardı. Türk yetkilileri hemen uyarıldı ve öldürme değil, sürgün
amaçlı sert emirler yayınlandı. Ankara’dan Karagedik’e her ne pahasına olursa
olsun ulaşması ve kıyımı durdurması için hemen atlı bir haberci gönderildi.
Zavallı insanların çığlık ve haykırışı öylesineydi ki, bunları bir saatlik
mesafeden duyan babam, insan kalbinin dayanamayacağını söylemişti. Öyle ki dağlar
ve kayalar yarıldı. Tehciri duyduklarında rahatladılar, rıza gösterdiler ve
yürüyüş emri verildi. Sonrasında orada toplanan barbar bölükleri büyük bir
zorlukla dağıldı.[5]
Bu arada Rumların tehciri de tek tük başlamış en küçük
bir bahane ile ölüm yolculuğuna yollanmaktadırlar: O dönemde Rumları tebligatla
karakola çağırıyor ve bir yanlışını bulurlarsa, sürgün ediyorlardı.
Erkeklerin tehcirinden sonra sıranın kadınlara geldiğini kaydeder Androniki,
Kadınlarin trajik sonlarını paylaşır: Sonra Türkler Katolikleri sürgüne
gönderdi ve kadınlarına el koydu. Bir gün bir tellal, kocalarını görmek isteyen
Ermeni ve Katolik kadınların hazırlanması ve kocalarının yanına gitmek için
istasyona inmesi gerektiğini ilan etti. Bazısı inandı ve hazırlandı; çoğu ise
evlerinden çıkmanın ne anlama geldiğini biliyordu. Oyunu anladılar ve değerli
her şeyi yok etmeye başladılar. Aziz Klementos’un ikametgahının karşısındaki
evlerinin balkonuna son derece pahalı servis takımları, aynalar, kristaller
çıkarıp, düşüp bin parçaya bölünmesi için sokağa atan zengin Ermeni Katolik
aileleri kendi gözlerimle gördüm. Bir taraftan da, bıçak ve makaslarla paha
biçilmez halıları kesiyor, küfür edip ‘kana susamış hayvanları
sevindirmektense, kendi kendimizi yok etmek [evladır]’ diye bağırıyorlardı.
Türkler önlemek istedi ama kapılarına sağlam kol demirleri koymuşlardı.
Var olan dramı paylaşır. Ortada büyük bir insanlık
trajedisi yaşanmaktadır. Androniki çocuk gözleriyle herşeyi birebir
kaydetmiştir. Bu durum, günlerce, çoluk çocuk sürgün ve yağma edilinceye kadar
sürdü. Kadınlar kocalarıyla buluşacakları ümidiyle istasyona inmişti. Oradaysa
büyük bir dram vardı. Birçok güzel kız ve aynı şekilde çocuk, haremleri için
Türkler tarafından alıkonuldu. Diğerleri iç bölgelere sürgün edildi.
Büyük saldırıyı savuşturmak için ihtida edenler olur.
Androniki bunları da paylaşır. insanlar tarifsiz acilar içindedir: Bu olayları
tarif edebilmemiz hiç, ama hiç bir şekilde [mümkün değil]. Bunlardan bazıları
din değiştirdi, Türkleştirildi. Bunlardan birçoğuyla daha sonra tanıştım. 15
yaşında ve babam sürgünde iken bir terzi olarak çalıştım ve görünüşte
[Müslüman] hanımların elbiselerini diktim. Hepsi çok iyiydi, bunu [=ihtidayı]
sevdiklerini korumak ya da servetlerinin bir kısmını ellerinde tutmak için
yapmışlardı.
Sürgüne gidenlerin yüzde doksanı kayboldu. Hüzünlü
şarkılardan bazı mısralar hatırlıyorum:
Der Zor içinde bir sıra muşmuş [?][6]
Bütün kuyular insanla dolmuş
Ateş dökülüp yanıp kavrulmuş
Dini bir uğruna giden yavrular
Der Zor içinde bayıldım kaldım
Harçlığım tükendi, evladımı sattım
Anne ben bu canı millete sattım
Dini bir uğruna giden yavrular
…
Katliamın yapıldığı akşamlar Türkler kurbanların
haykırışlarını bastırmak için davullar çalıyordu.
1920-21 yılları Enkara Rumlarının ölüm yoluna koyulduğu
yıllardır.
Özellikle [hatırlıyorum], 21 Mart 1921 günü cumartesi
gece yarısından sonra kapı yüksek sesle çalındı. Gelen Türklerdi; anlamıştık.
İki gün önce, dayım hakim Panagiotis de Mikes Pestimacoğlu ile konuşmuş;
Mikes[7], ona, güvenilir birinden, Türklerin {donanma}[8] yapacağını ve
Ortodoksları öldüreceğini öğrendiğini ve haberi verenin, birkaç gün içinde onu
kaçmaya teşvik ettiğini anlatmış. Dayım önemsemedi ve Ankara’da kalmaya devam
etti ve onun felaketi oldu.
Dış kapıyı açar açmaz şaşkınlıktan donakaldık. Başka
vatandaş ve akrabalarımız da elleri bağlı halde yanlarındaydı. Mikes’i de
bağladılar. Karısı pencereye sürünerek gelmişti, onu bağlı gördüğünde elemle
gözyaşı akıttı ve acı içinde yalvarmaya başladı; sesi hala kulaklarımdadır.
Mikes henüz otuz üç yaşında idi. Ardında iki yaşındaki oğlunu, bugün
Vironas’da[9]tüccar olan, az kalsın savaşta hayatını kaybedecek Yoannis
Pestimacoğlu’nu bıraktı[10]. Androniki
Türklerin alıp götürdüklerini bir daha görmediklerini Onların
Kırşehir ve Kayseri arasında infaz edildiklerini paylaşır. aklına gelen
birçok isimleri sayar: Aralarında, oğlu annemin arkadaşı olan Pavlos Küpeloğlu
ve babamın en büyük kuzeni Urania’nın kocası Dimitrakis Uğurluoğlu vardı. Ve
beraberinde bağlardan şehre indiğim ve o zaman nasıl bir sonun onu beklediğini
bilmediğim Faytacoğlu. Onu aldıklarında mübarek komünyon duasını okuyordum.
Kutsanmış şaraptan istedi. Aynı şekilde, kendi ismini verdiği Yozgatlı Yoannis
ve Yoannis’i Vasilis’in kayınbiraderi ile beraber vaftiz edilen Kontis. Osmanlı
Bankasında çalışan Bafralı Tetomanidi adında biri. Oğlu Sarraf Klimi, Vasilikis
ve tüccar ve bakkal Georgos Coşkunoğlu, katip Kostis’in yeğeni, arkadaşım
Anastasia’nın çiçeği burnunda kocası Aristidis ve daha niceleri. Seferoğlu,
ayakları felçli olduğu için sürgün edilmemiş, Ankara’da kalmıştı. … Bunlar
1920-21’de oluyordu. Şöyle diyelim: savaş vardı; asla özgür değildik ve eski
günler de geride kalmıştı.
Anılardan hayatta kalan birçok rum aile üyelerinin
birbirlerini kaybettiklerini anlıyoruz. Androniki, bunlardan Kayserili
Herakles’i tanır ve ailesini bulmasını sağlar. Herakles’e hemen çok endişelenen yengeme yazmasını söyledim,
doğrudan postaneye gittim ve İstanbul’a telgraf çektim. Ve böylece aile kayıp
üyesiyle buluştu.
Sürgün devam ederken önemli bir protesto olur:Ankara’daki
tehcir devam ediyordu. Dimitri Karakaş, kadın doğum uzmanı Ksenidis ve
başkalarını aldılar. Ama kadınlar doktorun kapısında toplandı ve dağılmadılar,
hükümetten serbest kalmasını talep ettiler; bunun sonucunda serbest bırakıldı.
Kadınların direnişi Dr. Karakaş’ı kurtarmıştır.
Bu arada birçok Hıristiyan esirlerin Ankaraya geldiğini
gözler: Birçok Hırıstiyan askeri
Ankara’ya esir olarak gönderdiler. Ankara, her bahtı karanın mezarı haline
gelmişti. Esirlere mezarlarını kazdırıyor ve onca yoksunluk ve eziyetten sonra,
göğüslerine üzerinde {{‘Vatan Hainleri’}} ibaresi olan bir ferman asıyorlardı.
Bir Yunan uçağının
ele geçirildiğini ve istasyonda müslim, gayrimüslim halka teşhir
edildiğine tanıklık yapar. Bize pilotun yediklerinden geriye kalanlar da
gösterildi. Bir parça kuru galeta, bir avuç kuru üzüm ve bir avuç kavrulmuş
tahıl. Var güçleriyle bağırdılar: ‘Yunanlılar ne ile savaşıyorlar, yiyecek bir
şeyleri bile yok’ ve kahkahalar attılar. İlk görüşte, kavrulmuş tahılın Yunan
yemeği olmadığını anlıyorsunuz, daha çok bizim yöremizde adetti. Tahıl çok
olurdu, kavrularak gevrekleştirilir, kuru üzüm ve kenevir ile leziz olurdu. Ama
teşhir edilenleri, [Yunanlıların] her şeyden yoksun olduklarını görmemiz için
getirmişlerdi.
Bu dönem aynı zamanda bir dehşet dönemidir. Bir gün yirmi sekiz, diğer gün otuz kişi ile
darağacı infazları devam ediyordu; gençler Ankara Minotaur’unun[11]öfkesinin
bedelini ödemeye devam etti, ta ki bir gün terör rejiminin yöneticilerinden
birinin birkaç çocuğu, babalarının oynadığı darağacı oyununu oynamak
isteyinceye dek. Ve bir [devlet] büyüğün[ün] çocuğunu suçsuz yere astılar.
Ankara’da yer yerinden oynadı ve darağacı durdu. Silahlı infazlar başladı.
Binlerce beden devrildi: Anavatanım dev bir mezarlığa dönüştü. Ruhlarımız isyan ediyordu. Ne yapabilirdik: Sabır ve
dua, bize yardımı dokunabilecekler de bizi
düşmanın gazabına terk ettikten sonra. Esirlere yardım etmenin cezası
ölümdü. Hiçbir şey beni kurtaramazdı; bu onların yasasıydı.
Rumların bir kısmı da seferberliğe dahil edilmişti, ama
yük hayvanı olarak: Düzenli orduda, {{Amele Taburlarında}} Türklerin askere
aldığı tümü Türk uyruklu birçok Hırıstiyan vardı. Bunlara ‘can çekişme
taburları’ denilse daha uygun olur. Mahrumiyet içindekiler, eziyet çekenler,
dayak yiyenler, yüzlerce çocuğu böyle tükettiler. Bunlar için darağacı yoktu,
işkence vardı. Bunlardan birçoğu pazarları kiliseye gelirdi. Komitelerin
yaptığı düzenlemeyle, her aile, bakabileceği kadar askeri evine alıyor; böylece
zavallılar biraz şefkat biraz teselli buluyorlardı. Kadınlar, kiliseye bu
askerleri getirmek için özellikle gidiyordu. Annem düzenli olarak her defasında
iki asker getiriyordu.
Ankara Rumlarından seferberlikten kaçabilenlerin bir
kısmı da Yunan ordusunda gönüllü olarak Yunan ordusuna katıldığını öğreniyoruz.
Bunlardan Kostas, Eskişehir’de savaşta öldü… Eskişehir’de, geri çekilme
sırasında, en büyük kuzenim yedek subay Konstantinos Hrisosferidis’i kaybettim.
Androniki, önemli bir bilgiyi nakleder. Dönemin dehşet
verici uygulamalara uygundur: [Panagiotis] Ankara’nın en iyi avukatı idi ve
katliam ve tehcir günlerinde, [Mustafa] Kemal onu tek yetkili kıldı, tehcirden
geri döndürdü ve idam mahkumlarının savunmasında görevlendirdi. Ona
‘duruşmalarınızda yaptıklarınızı okudum ve size verdiğim itibarlı göreve layık
olduğunuz sonucunu çıkardım. Ben onları ölümle yargılayacağım; siz ise
kurtarabileceğinizi kurtaracaksınız, anladınız mı?’ dedi.
Dayım, bu dönemde, Kemal’in Hıristiyan, Türk ayırt
etmeden, her gün yirmisekiz, otuz kişiyi astığına şahit oldu ve yüzlerce insanı
[ipten] kurtardı.
İlginç bir protestoyu nakleder ki, pasif de olsa direnişin önemli bir eylem olduğunu
göstermesi bakımından öğreticidir. Bir
zamanlar, yıllar önce, bir duruşmayı haksız yere kaybetmişti. Hakime rüşvet
vermişlerdi. Ne yapılabilirdi, Türklerin dikkatini çekinceye kadar kiliselerin
çanları sürekli çaldı. Zavallılar kederle çan çalmaktan başka ne
yapabilirlerdi? Sordular ve hakimin neye hükmettiğini öğrendiler. [Dayımı]
çağırıp ‘Ne oluyor, kim öldü?’ diye sorunca, {{‘Efendim hak öldü’}} dedi;
{{‘Allah Allah, hak ölür mü?’}} dediler. Onlara tüm hikayeyi anlattı: Kararı
temyiz ettiler ve hakimi değiştirdiler; böylece davayı kazandı. Panagiotis bir
can daha kurtarmıştır.
Androniki birçok bilgiler yanında birçok el koymalar
hakkında da bilgilendirir. Çiftlikleri AOÇ’nin bir parçası olmuş,
Şişmanoğlu’nun bağlarına Kemal Atatürk yerleşmişti.
Eylül’de Türkler başka bir donanma yaptılar,
coşkululardı, {Gavur} İzmir’i nasıl geri aldıklarını anlatıyor ve şarkı
söylüyorlardı:
Ankara’nın taşına bak…
Yunan bozgunu sonrasında verilen özel bir izinle aile
trenle İstanbul’a doğru yola çıkar. Androniki yoldaki gözlemlerini de paylaşır.
Tren yolu tahrip olan köprüler nedeniyle kesilmekte yola araba ile devam
edilmektedir. Bu durum soyulmaları için bir fırsata dönüştürülür. Refakatçı askerler tarafından soyulmalarını
ve kendilerine eşlik eden subayın anlattıklarını ve gözlemlerinin
eşliğinde aktarır: Arabayla yol alırken, subay bize Hırıstiyan
katliamına ilişkin olaylar anlatıyor ve Türklerin tavır ve davranışını
eleştiriyordu. Bir uçurum kenarına varınca bize çok karanlık ve çok korkunç bir
vadi gösterdi, onu görmek bile ödümü koparttı. Bize bir hafta önce kötü muamele
yüzünden isyan eden 20 esiri Türk askerlerin bu vadiye attığını
söyledi.Yolculuk sırasında paralarını kaybettikleri gibi vermemekte direnenler
üstüne bir de dayak yemişlerdir. Andoniki’nin babası ağır dayak yiyenlerdendir.
Kırklarını birkaç aylık alçı ile iyileşir ama herkes onun kadar şanslı
değildir. Annesinin kuzeni Elenko Teyzesinin
kocası Kostas’ı, Ankara’dan trene binmeden önce, soymak için
öldürmüşlerdi. Eşi ve çocukları, trenin içinden olanları görmüşler, ama
korkudan seslerini çıkaramamışlardı. Ölüsünü istasyonda bırakmışlardı: Ne
yapabilirlerdi? Trajedi sürüyordu. Büyük oğlu gözünü kırpmamış, kabuslarla
sarsılıyordu.
Yollarda çalıştırılan perişanlık içindeki Yunan
askerlerinin içinde bulundukları durumu naklederken büyük bir acı içindedir.
Esirler Biraz aşağılarda, askerlerin kırbacı eşliğinde çalışan esir Yunan
subaylar gördük. Bazılarını özellikle dövüyorlardı; çünkü Hırıstiyan bir kadın
onlara azcık ekmek vermişti.
Sadece ekmek değil, bu bahtsız varlıklara hayatınızı bile
verseniz azdı. [Sırtlarındaki çuval haricinde] anadan doğma üryan, çuvalın yaka
ve kol yerlerinde açılmış birer delik, kemer yerine bir urgan, hepsi yalınayak,
beden açıkta ve soğuğa maruz, saçlar ve sakallar Robinson gibi uzamış. Ruhun,
dövüldüklerinden ziyade, onları [o halde] gördüğün için çırpınır. Bazıları
yavaş yavaş yaklaştı ve onlara bir şeyler vermemiz için yalvardılar. O anda
orada kimsenin olmadığına dikkat ettim ve onlara, ‘Maalesef çocuklar sizlere
hiçbir şey veremem. Bizim için ölüm korkusu, sizin içinse dayak var’ dedim.
Sadece ilerlerken dikkat edin, avucumu nerede açarsam, parayı oraya
bırakacağım. Kaybetmeyin, alın bunları, size yapabileceğim yegane yardım.’
dedim. Çok sevindiler, annem ve Mimika Teyzem ağladılar, üç ayrı yere para
bıraktım. Yürürken alıp almadıklarına baktım, üç yerden de aldılar, teşekkür
etti ve bize seslendiler: ‘Vatana selamlar, kardeşim, vatana selamlar.’ Kadim
topraklar kadim halklarının ölüm tarlalarına dönüştürülmüştür.
Androniki’nin Kayıp Vatanımdan Hatıralar‘ı , kadim
topraklarını terk etmeyle sonuçlanan
yolculuklarının her etabı acı içinde geçen trajedisinin naklidir…
[1] Meraklısı için yangın hakkında geniş bilgiyi T.
Esin/Z. Etöz’ün 1916 Ankara Yangını Felaketin Mantığı,İletişim, 2015.
çalışmasında bulabilir
[2] Eski Anafartalar Adliyesi’nin bulunduğu yer, Kilise
kalıntıları ve karşısında bulunan Yeğenbey camii Adliye binası yapılırken
yıkılmıştır. Şimdiki Yeğenbey camii yeniden yapılmıştır.
[3] bir diğer dedesi
Anastas Pestimazoğlu’nun evi de Ankara yangınında yanar. Bu ev, [bir zamanlar yerinde] Aziz Stephanos
Kilisesi’nin bulunduğu efsanesi olan Kurşunlu Camisi’nin arkasındaydı
[4] Sonradan suni
gölet yapılan Dikilitaş gölü olabilir. Karagedik’e 8 km. mesafededir.
[5] 16,000 Katolik
Ermeni’nin yaşadığı Ankara’da, Katolikler ilk tehcir emrinden muaf tutulmuştu
ama Ağustos sonunda tüm Katolik erkekleri tutuklanmış ve infazla tehdit
edilmişti. Onları Avusturyalı bakanın İstanbul’a müdahalesi kurtarmıştı.
Sonrasında, önce Konya’ya, oradan da Adana’ya gitmeye mecbur tutuldular.
Savaşın sonunda tüm Ankara Katolik cemaati yok edilmişti (Charles A. Frazee,
Catholics and Sultans: The Church and the Ottoman Empire, 1453-1923, Cambridge
University Press, London, 1983, s. 273).
[6] ihtiyaç
[7] Mikes Pestimacoğlu’nun hanımı Bayan Kiriakitsa
Pestimacoğlu, eşi Ankara katliamının ilk kafilesinde öldürüldükten sonra, iki
yaşındaki küçük kızı Yoannis Pestimacoğlu ile kaldı. Mübadele ile Atina’ya
geldi
[8] Milliyetçi
duyguların kabardığı şenlik,
[9] Atina
yakınında bir yerleşim
[10] Yoannis, II. Savaşta, Almanların Dankau kampında esirdir ve Mucize
eseri kurtulmuştur.
[11] mitolojik bir
destan
Not: Sait ÇETİNOĞLU bu önemli çalışmayı Hrant Dink
anısına kaleme alındı. Okumanız, okutmanız, Ankara’nın mikro filmini görmeniz,
dostlarınıza göstermeniz dileğiyle, iyi okumalar diliyor, Sait Çetinoğlu’na
teşekkür ediyoruz.
Hrant Dink’i sevgi ve özlemle anıyoruz.
Mama Syria

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.