Mine Koçak
Rumların Karadeniz bölgesine yerleşimleri M.Ö. 100'lü
yıllara dayanır. M.Ö. 400'lü yıllarda Karadeniz'de, Trabzon ve çevresinde
yaşayan halklar, Kardukhlar, Armenler, Taokhlar, Khalybler, Skythenler,
Makronlar, Kolkhlar'dır…Milliyetçilik ideolojisi Karadeniz'e ulaşana kadar
bölge halkı (Rumlar, Türkler, Ermeniler, Gürcüler, Lazlar, diğer Kafkas
boyları) bir arada yaşarlar. Çoğu alanda ortaklaşmış bir kültüre sahiptirler;
birlikte eğlenirler, yaylaya birlikte çıkarlar vb… Fakat, Osmanlı-Rus savaşı
yıllarında da görüldüğü üzere, milliyetçilik ideolojisi özellikle de kıyı
bölgelerde 1800'lerin sonlarına doğru etkili olmaya başlamıştır. Kıyı
bölgelerin bu anlamda iç kesimlerden farklılık göstermesinin nedeni, ticaret
(deniz ticareti), basın vb. yollarla dış dünyayla haberleşmenin bu kesimde daha
güçlü olmasıdır. Dağlık iç kesime bu ideolojinin ve hareketlerin taşınmasında
kıyı bölgelere hakim olan hava etkili olmuştur.
***
Rumların Karadeniz bölgesine yerleşimleri M.Ö. 100'lü
yıllara dayanır. M.Ö. 400'lü yıllarda Karadeniz'de, Trabzon ve çevresinde
yaşayan halklar, Kardukhlar, Armenler, Taokhlar, Khalybler, Skythenler,
Makronlar, Kolkhlar'dır.
M.Ö. 2000'lerde, daha batıda, Yunanistan topraklarında,
özellikle de Girit ve Mora yarımadasında ise, Miletliler hakimiyet kurmuş;
tarih öncesi dönemin çok önemli uygarlıklarından birine, Miken uygarlığına imza
atmıştır. Kendilerinden önce gelen Girit uygarlığının tüm önemli yanlarını
devralan Miletliler, Giritlilerin yaptığı deniz ticaretini de devralmış,
geliştirmiş; Akdeniz, Ege denizi ve hatta Karadeniz'de koloniler kurarak tüm bu
denizlerde yürütülen ticareti hakimiyet altına almışlardır. Daha sonra,
kuzeyden gelen Dorların istilası sonucunda Yunanistan'daki hakimiyetlerini
kaybeden Miletliler, Dorların kendilerini köleleştirme girişimleri sonucu
topraklarını terk ederek Batı Anadolu'ya göç eder ve burada kurdukları yeni
uygarlıklar (özellikle İyonya) aracılığıyla, Anadolu'da bu dönemde var olan
diğer kültürlerle de kaynaşarak hayatlarını sürdürürler. Anadolu'daki hayatları
da öncelikle deniz ticareti, dolayısıyla da özellikle Ege ve Karadeniz'de
kolonileşme çabası ile geçer.
Miletliler, M.Ö. 100'lü yıllarda tüm Karadeniz'i
kolonileştirmişlerdir ve burada bir Pont Krallığı kurmuşlardır.
Pontus ismi Karadeniz'e verilen isimlerden geliyor.
Efksinos Pontos (dost deniz), Karadeniz için söyleniyor. Pontos kelimesi deniz
anlamına geliyor. Karadeniz'in bu ismi Grek kökenlidir. Fakat bundan önceki
orijinal ismi antik Persçe'den gelir: Pontos Axeinos (düşman deniz, karanlık
deniz), denizin renginden ötürü bu ismin verildiği düşünülmektedir.
Resmi tarih, Pont krallığının Pers kökenli olduğunu ve
Yunanlılarla ilgisi bulunmadığını öne sürer. Buna dayanarak, Pontos krallığını
"Anadolu Milli Devleti" olarak adlandıran tarihçiler bile vardır.
Oysa, Mithridat hanedanlığı (ki, krallığın en önemli
hanedanlığıdır) Yunanca konuşur. Sarayın resmi dili Yunanca'dır. Kralların
sikkelerinde başka bir dil yoktur. Helenizm etkisi çok güçlüdür. Helen kolonisi
olan Sinop'u başkent yapmışlardır. Karadeniz'de o zamana kadar Pers ve Helen
etkisi ortak iken, o dönemden sonra Helenizm etkisi baskın hale gelmiştir.
Pont krallığı, Mithridat Evpator döneminde bütün
Karadeniz kıyılarını ele geçirir. Küçük Asya'nın büyük bölümünde hakimiyet
kurar (Efesos'a kadar gelip Sakız ve Midilli'yi alır). Helence'de Anadoli, doğu
demektir.
Bu dönemde Küçük Asya Romalıların elindedir. Karadeniz'i
ve Küçük Asya'nın büyük bölümünü ele geçiren Pont krallığı Roma ile karşı
karşıya kalmıştır ve sonuçta Roma İmparatorluğu, Pont Krallığını M.Ö. 63
yılında yok eder.
Daha sonra tekrar kurulan Pontus Krallığı, bölgede küçük
ve siyasi olarak Bizans İmparatorluğunun karşısına çıkmayan bir ülkedir.
Bölgeye Türkler geldiğinde Karadeniz bölgesinin doğusuna hakim olan bu devlet
dışında, Anadolu'nun büyük çoğunluğu Bizans İmparatorluğunun elindedir.
Türklerin Pontos Bölgesine Gelişi:
11. yüzyılda Karadeniz'de Gürcü, Rum, Laz, Ermeni, Pers
ve çeşitli Kafkas boyları yaşamaktadır. Aynı yüzyılda Türkmen ve Oğuz boyları
Anadolu'ya kitleler halinde gelirler. Bizans hakimiyeti altındaki Anadolu'nun
birçok bölgesini ele geçirip, önce çeşitli boylar halinde bu topraklarda
yarı-göçer bir şekilde yaşamaya başlayan Türkmenler, daha sonra, arkalarındaki
Büyük Selçuklu gücüne dayanarak, dönemin bu güçlü devletine bağımlı bir devlet
kurarlar: Anadolu Selçuklu Devleti. Bizans'ı Marmara bölgesi topraklarına kadar
geriletmiş olan bu devlet ve daha sonra kurulacak olan ve Anadolu'da yerleşip
hızla Balkanlar'da toprak almaya başlayan Osmanlı Devleti için Karadeniz
bölgesini ele geçirmek öncelikli hedef olmamıştır. Güçlü bir düşmanın,
dolayısıyla bir tehlikenin gelmediği bu bölgenin batısı Venedik ve
Cenevizlilerin kolonisi halindedir, doğusu ise Rum Pontus Krallığının
elindedir. Bölgeyi ele geçirmenin tek bir önemi olabilir: Deniz ticaretini ele
geçirmek. Akdeniz, Ege ve Karadeniz'de deniz ticareti bir bütündür ve bu
dönemde aslen Venedik ve Cenevizlilerin hakimiyetindedir. Osmanlılar ise, Fatih
Sultan Mehmet dönemine kadar, kırsallardan gelen insanlar olarak denizlerde
hakimiyet kurma isteğine kapılmamışlar, hatta derme çatma bir donanmayla
"idare etmeye" çalışmışlardır. Kıyıya paralel uzanan zorlu dağları
aşarak Karadeniz bölgesini ele geçirmeye çalışmak, Osmanlı'nın hedefleri
açısından çok da anlamlı değildir.
Aslında bölgeye Türkmen yerleşimi 11. yüzyılda başlar.
Türkler 1057'lerde Trabzon dağlarına inmişler, 1073-74'de kentin dış
mahallelerine girmişlerdir, ama Pontus'ta yoğun bir yerleşmenin yer alması için
birkaç yüzyıl geçmesi gerekmiştir. Bölgede Oğuz kelimesi yabani insan anlamında
kullanılır ("ne oğuz insan"), çocuklara Oğuz ismi konmaz.
Bölgenin Osmanlının eline geçmesi Fatih Sultan Mehmet
döneminde, 1461'de olmuştur. İstanbul'u fethetmek için Osmanlı donanmasını
iyice güçlendiren Fatih Sultan Mehmet, bu amacına ulaştıktan hemen sonra
Karadeniz kıyı şeridine yönelmiş ve Osmanlı egemenliğinde olmayan toprakları
bir bir ele geçirmiştir. Daha önce, denizlerde Venedik ve Cenevizlilerle
karşılaşmalar yaşayan ve deniz ticaretinde bu güçlere rakip olmaya çalışan
Osmanlı devleti için, Karadeniz bölgesini ele geçirmenin vakti gelmiştir.
Yerasimos'a göre, hakimiyeti Osmanlıların eline geçmiş
olsa da, Pontus bölgesi 16. yüzyılda Hıristiyanların en kalabalık olduğu
bölgedir. Bunların çoğu da Ortodoks'tur, Ermeni değillerdir. Bölgede Türk
fethinden önce, Gürcülerin Hıristiyanlaşmış kolu olan Tzanlar; Rumca konuşan Lazlar;
Helenleşmiş büyük Bizans aileleri (1207-1461yılları arasında, Trabzon Rum
İmparatorluğu döneminde bölgeye göç etmiş olan aileler) yaşamaktadır. 1461'de
bölge Türklerin eline geçince, Tzanlar ve Lazlar İslamiyeti kabul ederler.
Rumlardan da Müslümanlaşanlar olur.
Bölgede yaşayan Hıristiyanlar arasında Müslümanlığa
geçişin görülmesinin en temel nedeni Osmanlı'nın uyguladığı yönetim modelidir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun, bünyesinde bulunan farklı etnik ve dini temele
dayanan halkları yönetmenin yolu olarak uyguladığı yöntem, millet sistemidir.
Buna göre, Osmanlı toplumu etnik aidiyete göre değil, dini aidiyete göre
sınıflandırılmaktadır. Tüm Ortodoksların "Rum" olarak adlandırıldığı
bu sistemde gayrimüslim ve Müslüman ayrımı temeldir ve bu sistemde Müslümanlar
daha ayrıcalıklı bir pozisyondadırlar; örneğin daha az vergi öderler. İlk
dönemlerde, Hıristiyan nüfusa Müslümanlaşmayı çekici kılmak üzere cüzi bir
şekilde uygulanan vergilendirmedeki bu farklı yaklaşım, 16. yüzyıl sonrasında
ekonomideki bozulmaya paralel olarak büyümüş ve giderek Hıristiyan nüfusu
Müslümanlığı benimsemeye zorlar hale gelmiştir.
Bu dönemde, Karadeniz bölgesinde yaşayan birçok
Hıristiyan Müslümanlaşmıştır. Bunların çoğu, gerçekte Hıristiyanlıktan
vazgeçmeyip Müslümanlığın avantajlarından yararlanmak üzere, kamusal hayatta
Müslümanlaştıklarını ilan etmiş olan, "Gizli Hıristiyan" olarak
adlandırılan kesimdir. Bu insanlar, Sünni İslam'ın tüm gereklerini yerine
getirirler, camiye giderler vb… Fakat evlerin mahzenlerinde yaptıkları mabetlerde
Hıristiyan ibadetlerini gizlice yerine getirirler. Çoğunlukla, iç kesimlerdeki
dağlık bölgelere yerleşirler. 1800'lerin sonlarında Osmanlı-Rus savaşı
sırasında Rusların Trabzon'a kadar gelmeleri sonucu, artık
"gizlenmek" gerekmediğini düşünerek, çoğu gerçek kimliğini açığa
vurmuş; Rusların bölgeden çekilmesi ile zor durumda kalarak göç etmişlerdir.
Aslında, 1856 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile din özgürlüğünün gelmesinin hemen
ardından, gizli Hıristiyanlar dinlerini açıklamaya başlamıştır. Bu, 1910'lara kadar
sürmüştür.
Karadeniz bölgesinde Müslümanlaşan Hıristiyanların bir
kısmı da, gerçekten (belki zamanla) rıza ile Müslümanlığı benimsemiş olanlardır
ve "dönme" olarak adlandırılırlar. Bu kesim, -belki de- kendilerini
Gizli Hıristiyanlardan ayırabilmek için, dine bağlılıklarını göstermeye çalışır
ve oldukça katı birer Müslüman haline gelirler. Örneğin, Of ilçesinin kökeninin
tamamen dönmelerden oluştuğu ve Of insanının bu nedenle oldukça sofu olduğu
Karadeniz araştırmacılarının dile getirdiği bir olgudur.
16. yüzyıl sonrası Karadeniz bölgesindeki nüfusun
hareketini ve etnik dağılımını tam olarak ortaya çıkarmak mümkün değildir.
Osmanlı'da, nüfus sayımı yapılmaz, bu anlamda bir kayıt tutulmaz. O dönemden
bugüne kalan ve yararlanılabilecek ana kaynak, vergi gelirlerini takip etmek
üzere tutulan tahrir defterleridir. Tahrir defterlerindeki kayıtlar, millet
sistemi esasına göre tutulmuştur ve toprağın mülkiyetini temel aldığı için
ailelerin soy ağacını da vermektedir. Fakat bu kayıtlarda tüm Ortodoksların Rum
adı altında sınıflandırılması, birçok Rum'un Müslümanlaşmış olması veya gizli
Hıristiyanların da Müslüman olarak kayda geçmesi nedeniyle nüfusun etnik
dağılımına tam olarak ulaşmak mümkün değildir.
1915 ve sonrası:
Milliyetçilik ideolojisi Karadeniz'e ulaşana kadar bölge
halkı (Rumlar, Türkler, Ermeniler, Gürcüler, Lazlar, diğer Kafkas boyları) bir
arada yaşarlar. Çoğu alanda ortaklaşmış bir kültüre sahiptirler; birlikte
eğlenirler, yaylaya birlikte çıkarlar vb… Fakat, Osmanlı-Rus savaşı yıllarında
da görüldüğü üzere, milliyetçilik ideolojisi özellikle de kıyı bölgelerde
1800'lerin sonlarına doğru etkili olmaya başlamıştır. Kıyı bölgelerin bu
anlamda iç kesimlerden farklılık göstermesinin nedeni, ticaret (deniz
ticareti), basın vb. yollarla dış dünyayla haberleşmenin bu kesimde daha güçlü
olmasıdır. Dağlık iç kesime bu ideolojinin ve hareketlerin taşınmasında kıyı
bölgelere hakim olan hava etkili olmuştur. 1900'lerin başına gelindiğinde ise,
idari boşluğun da etkisiyle milliyetçilik hareketleri iyice yükselmiş, karşılıklı
çeteler oluşmuştur.
Hobsbawm'ın da belirttiği gibi, bütün ulus-devletlerin
inşası sırasında, farklı olan unsurların bir şekilde yok edilmesiyle "saf
bir millet"e ulaşma isteği şekillenmiştir. Ulus-devletleşme sürecinde,
asimilasyon, baskı, göçe zorlama ve toplu öldürmeler veya soykırım gibi
yöntemler kullanılmıştır. Bu yöntemlerin hangilerinin, ne yoğunlukta
kullanılacağı ise, her ulus-devletin kendi etnik, dini, kültürel ve politik
durumuna göre değişiklik göstermiştir.
Bu aşamada, Türk milliyetçiliğinin bir ideoloji ve
öncelikle devlet eliyle oluşturulan ve sonra kitleselleşen temel yönelimini
hatırlamak gerekiyor. İttihat ve Terakki Partisi başta olmak üzere, Türk
milliyetçiliğinin devlet nezdinde oluşturulma sürecinde "millet sistemi"
temel alınmıştır. Osmanlı toplumu, "milli" ayrımlar ortada yokken de,
Müslüman ve gayrimüslim olarak sınıflandırılmaya alışkındır. Toplumsal bir
uzlaşmanın kolaylıkla sağlanabileceği sınıflandırma, Müslümanlığın önüne
"Türklüğün" eklenmesiyle olacaktır. Dini temel bu anlamda milletin
inşasında önemli bir rol oynayacaktır. Buna göre, "Türk milleti"
yaratılırken, Müslüman olan diğer halklar asimile edilmeye müsaittir. Fakat,
gayrımüslim halkları asimile ederek Türkleştirmek mümkün görülmemektedir.
1900'lerin başlarında Osmanlı devletinde, İttihat Terakki
önderliğinde oluşturulan devlet milliyetçiliğinde, Müslüman unsurların asimile
edilmesi kadar, asimile edilmeleri olası görülmeyen gayrimüslimlerin "saf
dışı bırakılması" politikası benimsenmiştir. Dolayısıyla da, Türk
milliyetçiliğinin gayrimüslim politikası, baskı, göçe zorlama başta olmak
üzere, toplu öldürmeleri de içermiştir.
Karadeniz bölgesini Türkleştirme adına atılan adımların
ilki, 1914 yılında gerçekleşmiştir. Öncelikle bölgenin nüfus yoğunluğu
değiştirilmek istenmiştir. Ağustos 1914'de Kosova'dan göçen 20.000 Müslüman
Samsun'a kadar Karadeniz bölgesine, Rus savaşı sonrasında göç eden
Hıristiyanların boş duran evlerine yerleştirilir.
1915'de Doğu ve Güneydoğu'da yaşananlardan ve dünyanın bu
olaylara gösterdiği tepkilerden sonra, Karadeniz bölgesinde halihazırda
yaşamakta olan Rumlara karşı aynı politika uygulanamaz olmuştur. Fakat yine
Hobsbawm'ın belirttiği gibi, devletlerin milliyetçilikleri ve devlet
politikaları dışında, milliyetçilik kitlelerle tanışarak bir hareket
oluştuğunda çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabilmektedir.
Karadeniz bölgesinde oluşan çeteler, daha 1900'lerin
başlarında yağma hareketlerini başlatmıştır. 1915 yılının ilk aylarında köy
yakmalar başlar. Topal Osman adındaki çete reisi tüm Karadeniz bölgesine nam
salmıştır. Giresunlu Topal Osman, daha önce de karanlık işlere bulaşmış,
tehditle haraç toplamış, sık sık mahkemelere düşmüştür. Makedonya Cephesine
gönüllü asker olarak gidip bacağı sakatlanınca "Topal" lakabını alan
Osman, asker kaçaklarını ve Hıristiyan asker kaçaklarını ihbar ederek zengin
olur.
Mart 1916'da Osmanlı-Rus savaşı başlar. Doğu
Karadeniz'deki Müslümanlar Karadeniz'in içlerine kaçarlar. 16 Ağustos 1916'da
Ruslar Trabzon'a girer. Türk yönetimi zayıftır, Trabzon valiliğini Rumlara
bırakıp kaçar. Şehirdeki Müslümanların kaderi de Rumların elindedir.
Bölgede sıra Pontus milliyetçiliğinin yükselişine
gelmiştir. Rumlar arasında "Pontos devleti" kurma hayali güçlenir.
"Doğu Pontos" olan Gürcistan'ın Batum kentinde Pontus Ulusal Meclisi
kurulur. Trabzon'da da bir meclis kurulur. Gizli Hıristiyanların bir bölümü
dinlerini açıklar...
1917'de Rus devriminin gerçekleşmesinin ardından, Ruslar
I. Dünya savaşından ve bölgeden çekilirler. Rus işgali sırasında, Trabzon ve
çevresinde yönetimin Rumlara bırakılması sonucu kızışan Türk ve Rum çeteler
arasındaki çatışmalar Rusların bölgeden çekilmesinin ardından iyice artar.
İstanbul hükümeti, çeteler arası çatışmaları durdurmak üzere Mustafa Kemal'i
görevlendirir. Resmi görevi "Karadeniz'de çetecilerden eziyet çeken
Rumları korumak ve asayişi sağlamak" olan Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da
Samsun'a gider. Samsun'a gidişiyle başlayan süreçte, Mustafa Kemal "milli
mücadele"yi başlatmak üzere, bölgedeki Türk nüfusla bağlantı kurar. Şehirlerde
özellikle eşrafla bağ kurmaya çalışır, Karadeniz'de birbirinden bağımsız ve
dağınık hareket etmekte olan çeteleri organize hale getirir. Karadeniz'in en
ünlü çete reisi Topal Osman, bölge kuvvetlerinin başına getirilir. Bu süreçte
Mustafa Kemal'in yakın arkadaşı da olan Topal Osman, Ankara Meclisi kurulduğu
yıllarda M. Kemal'in korumalığını da yapacaktır. Fakat, bilinmeyen bir nedenle,
Cumhuriyet döneminde ilişkileri kötülemiş ve bitmiştir.
Topal Osman'ın bölge kuvvetlerinin başına geçmesiyle,
Hıristiyan evlerinin işaretlenmesi, ev baskınları, askerler eşliğinde zorunlu
göç uygulamaları, köylerin yağma edilmesi ve yakılması süreci başlar. Yorgo
Andreadis tarafından kaleme alınmış olan Tamama, bu deneyimi çok iyi anlatan
bir romandır. Tamama'da, yüzyıllar birlikte yaşamakta olan, birlikte yaylaya
çıkan Türk ve Rum halklarının milliyetçilik ideolojisiyle nasıl düşmanlaşmaya
başladıklarına (ve yine de birbirine düşmanca davranmayı reddedenlerin de
olduğuna); köyünün tüm insanlarıyla birlikte askerler eşliğinde göçe zorlanan
Tamama'nın yolculuk boyunca yaşadıklarına ve gözlemlerine; daha sonra bir subay
tarafından evlat edinilerek Türkleştirilme sürecine tanıklık ederiz. Tamama'nın
torunları kendisinin Rum geçmişinden habersizlerdir, ta ki ölüm döşeğinde
bilmedikleri bir dilde sayıklayıncaya kadar… Bu dönemde, özellikle birçok
Ermeni ve Rum kızın yaşadığı bir deneyimdir bu.
İlk göçün ardından, Pontus Rumlarının çoğu Kafkasya'ya
göç eder. Önce SSCB'ye yerleşirler. Bunlardan bir kısmı, II. Dünya savaşı
yıllarında Yunanistan'a göç eder. Ciddi bir kısmı da, SSCB'de kalmıştır.
Romanya'da da küçük bir grup vardır.
1921 sonrasında Türkiye çapında 1.4 milyon Rum göçe
zorlanmıştır. Pontos bölgesinden göç edenlerin sayısı tam olarak belli değil.
Fakat 1973'te yapılan alan araştırmasına göre, 1 milyon Pontuslu Rum'un
Yunanistan'da yaşadığı tahmin edilmektedir.
Yunanistan'daki Pontus Rumları:
Yunanistan'a göç eden Pontusluların yerleştikleri bu
topraklardaki hayata uyum konusunda zorluk yaşadıklarını belirtmek gerekiyor.
Hatta kültürel entegrasyonun 1972-73'lerde yeni yeni başladığı söyleniyor.
Bunun nedenlerinden biri, geldikleri topraklarda geçim
sıkıntısı yaşayarak toplumun en alt kesimini oluşturmaları. Bu nedenle de,
bölgenin yerleşikleri tarafından sınırlı kaynaklara "yeni ortaklar"
olarak görülüp dışlanmaları. 1924'te Büyük Mübadele ile Yunanistan'a göç etmek
zorunda kalan Rumlar da aynı sorunu yaşamışlar, hayatlarına toplumdaki
diğerlerinden izole bir şekilde devam etmek zorunda kalmışlardı. Fakat Pontuslu
Rumların Yunan toplumuna uyum sorununun önemli bir nedeni daha var: Pontuslular
ve Yunanlılar arasında, paylaşılamayan bir tarihsel miras söz konusu.
Pontuslulara göre, Antik Yunan mirası Yunanistan'a değil, Pontuslulara ait.
Pontusça 2500 yıl önceki antik Yunancaya çok yakın bir dil; günümüz Yunancası
ise Türk ve Balkan etkisiyle asimilasyona uğramış bir dil. Bu nedenle
Pontuslular, sadece Türk ve Bulgar azınlıklara karşı değil, Yunanlılara karşı
da üstünlük hissediyorlar.
Diğer taraftan, Yunanistan da milli kimliğini kurarken,
kritik bir milli tarih öğesi olarak sarıldığı Antik Yunan mirasını Pontuslulara
bırakmak istemiyor. Bu nedenle, Yunanistan hiçbir zaman "Pontus"
davasına sıcak bakmamıştır. Yaşanan deneyimlerden politik bir malzeme olarak
istifade etmeye bile çalışmamıştır. Yunanistan için de, Pontuslular istenmeyen
akrabalar olmuştur.
Pontuslular Yunanistan'da özellikle kuzey ve iç kesimlere
yerleşmişler, kendilerine ait köyler kurup, Karadeniz'deki memleketlerinin
ismini vermişler. İsmin başına nea (yeni) sözcüğünü eklemişler. Örneğin,Nea
Trapezunta (Yeni Trabzon). Köylerin dış görünüşü de farklılıklarını yansıtıyor,
sokak ve ev düzenlemeleri de bölgedeki diğer köylerden farklı kalıyor.
Az sayıda da olsa, Yunanlılarla ortak yaşadıkları köyler
var. Fakat köyün içinde etnik farklılık çok net olarak görülüyor. Her birinin
kendilerine ait bölgeleri var. Kahveleri, müzikal aktiviteleri ve müzisyenleri
ayrı... Nadiren birbirlerini ziyaret ediyorlar.
19 Mayıs, Karadeniz'den kopuşun sembol tarihi olarak
görülüyor, bu nedenle de Pontusluların yas günü. Her yıl, Sürmene Manastırı'nı
ziyaret ediyorlar, horon çekiyorlar.
Pontus Kültürü
Pontus ulusal çalgıları kemençe ve gayda (tulum).
Kemençenin doğum yerinin Girit olduğu söyleniyor, bölgeye Miletlilerden kalma
bir miras olduğu düşünülüyor. Danslarına horon deniyor; RumcasıHoromi.
Horoncubaşının komutu "ule, ule, ule"... Miletoslular sağlık ve şifa
tanrısı Ulios'a taparlardı. Nidanın bu tanrıya edilen bir duadan kaynaklandığı
düşünülüyor. Pontus Rumcasında ulein fiili sağlıklı olma anlamına geliyor.
Özel Günleri:
Likohantsu: 20 Şubat-9 Mart arası. Kurtların kudurma
zamanı olarak kabul ediliyor. Aç kalan kurtlar köylere iniyorlar. Bu dönemde
kimse gece evinden dışarı çıkmıyor.
Kalandar Geleneği – Karakonculo: 25 Aralık-6 Ocak arası.
Kalandar Ocak ayı demektir. Kalandar'ın gelmesi çeşitli oyun ve eğlencelerle
kutlanır. 12 gün devam eder. İlk gün eve gelen misafir o ailenin nasıl bir yıl
geçireceğinin belirtisidir. İyi biri gelmişse yılın iyi geçeceğine inanılır.
Kutlanan 12 gün, 12 ayla kıyaslanır. (Birinci gün güneşliyse Ocak ayında
havalar iyi olacak anlamı çıkarılır.) En iyi yemekler yapılır ki, gelecek yıl
bereketli olsun.
Yayla Şenliği: 20 Ağustos (Rumi takvime göre 7 Ağustos).
Karnes denen çayırları kesme zamanının öncesinde yapılır. Önceden sözleşmeden,
herkes bu tarihte yaylada buluşur, bütün kemençeciler, tulum, zurna ve
kavalcılar toplanır. Bu geleneğin çok tanrılı dinler döneminden geldiği düşünülmektedir.
Musa'ların (müzik perileri) yöneticisi, çalgı ve ezgiyi, şiir ve dansı
esinleyen büyük yaratıcı tanrı Apollon adına Pont krallığı döneminde birçok
tapınak yapılmıştır. Heredot eserlerinde, Apollon Karneios bayramından
bahseder. Bu bayram Sparta'da Ağustos'ta kutlanmıştır.
Yunanistan'daki Pontusluların Müzik ve Dansları:
Bu konuda yapılmış çok fazla çalışma yoktur. Literatürde
en önemli çalışma olarak Christian Ahrens'in 1972-73'te yaptığı alan çalışması
geçer. Ömer Asan, Pontus Kültürü isimli kitabında, Christian Ahrens'in Music of
Pontic Greeks-Northern Greece (Pontus Rumlarının Müziği - Kuzey Yunanistan) adı
altında 1972-73'te yapılmış olan alan çalışması sonuçlarını aktarmıştır.
Ahrens'e göre, Pontuslular kültürlerine (dil ve
müziklerine) çok bağlılar. Çünkü diğer etnik gruplarla rekabet halindeler ve
içe kapalı bir yapıları var. Öncelikle kendi iç yapıları için çalışıyorlar, dış
sunumlar 1972-73'te yeni yeni gündeme geliyor.
Genel olarak, Pontus müziği repertuvarı, tüm bölgelerde
şaşırtıcı derecede aynılık gösteriyor. 50 yıldan fazladır Yunanistan'da
olmalarına rağmen, Pontuslular köklerine bağlılar.
Pontuslulardaki bazı sesler (ü, ö, ş, ç) Yunan
alfabesinde yoktur. Pontus literatüründe ek semboller de vardır.
Müzik ve danslar sadece evlerde değil, kahvehanelerde ve
Pontus barlarında da icra ediliyor. Klarinet ve davul, bazen viyolonsel
eşliğinde dans ediliyor. En önemli enstruman kemençedir. Kemençeci tek başına
çalıyor ve kendisine çok kıymet veriliyor. Fakat, 1970'li yıllarda kemençe giderek
yerini viyolonsele bırakmaya başlamış. Ayrıca, son dönemde kemençe ve
viyolonsele eşlikçi olarak buzuki de görülmeye başlanmış. SSCB'den göç edenler
akordeon da çalıyor.
Pontus müziğinde enstrümantal müzik önde geliyor. Metin
veya vokal kullanılan müzikler de var. Fakat 580 parçalık araştırmada
parçaların % 75'i enstrümantal. Sadece vokalin olduğu müzikler ise, çocuk
şarkıları ve ninnilerle sınırlı.
Pontus müziği işlevine göre üçe ayrılıyor:
1.Dans müziği:
a). Neredeyse her zaman vokal kullanımı vardır, metin
eklenmesi de mümkündür.
b).Enstrümantal hali. Virtüozite hakimdir. Dans edenler
müzisyenin doğaçlama yapmasına ve yaratıcılığına izin verirler.
2. Dans edilmeyen, oturularak dinlenen müzik: "Epi
trapezios" ("masada", masa müziği) denir. Sadece bir kişi de
şarkı söyleyebilir.
3.Düğün törenlerinde kalıcı bir yeri olan şarkılar:
İsteyen dans edebilir, ama asıl olarak dans müziği değildir. Burada yapılan
danslarda, bilinen dans adımları kullanılmaz, doğaçlama yapılır. Bu tür
şarkılara "Makrys skopos" ("uzun şarkı") denir.
Dans Pontusluların kültüründe oldukça önemli bir yer
tutar. Parçaların p'i dans müziğidir. Tüm danslar halka şeklinde yapılır. Kadın
ve erkeklerin ayrı ayrı dansları olduğu gibi, ortak dansları da vardır.
En ünlü dansları Serra'dır. Bir savaş dansı olan Serra,
tek bir dansçı tarafından yapılır, doğaçlamaya açık bir danstır. Geçmişte
özellikle, Akçaabat civarında çok yaygın bir dansmış ve burada ünlü dansçılar
yaşarmış. Her zaman, herkes tarafından icra edilen danslarının adı ise Tik (dik).
Halka şeklinde icra edilen ve basit ayak figürlerine dayanan dans, genç yaşlı
herkesin kolaylıkla icra edebildiği ve kadın erkek birlikte yapılan bir dans ve
Karadeniz'de bugün hala yaygın. Bu anlamda, ortak kültürel geçmişin bir işareti
sayılabilir.
Kaynakça:
Eric J. Hobsbawm; Milletler ve Milliyetçilik, 1780'den
Günümüze Program, Mit, Gerçeklik, (İstanbul, Ayrıntı Yayınları, Tarih dizisi,
Nisan 1995).
Sabahattin Özel; Milli Mücadelede Trabzon, (Ankara, Türk
Tarih Kurumu, 1991).
Ömer Asan; Pontus Kültürü, (İstanbul, Belge Yayınları,
1996).
Yorgo Andreadis; Gizli Din Taşıyanlar, (İstanbul,Belge
yayınları, Marenostrum, Mitos dizisi, Mart 1997).
Yorgo Andreadis; Tamama Pontusun Yitik Kızı, (İstanbul,
Belge Yayınları, Marenostrum, Mitos dizisi, Mart 1996).
Yunanistan'daki Pontus Derneği 19 Mayıs broşürü.
Ömer Asan'la yapılan söyleşi.
Not: Bu yazıya başlık, orjinal başlığının yazıyı
açıklayamadığını düşündüğümüz için tarafımızdan eklenmiş, içeriği yazarının
kaleme aldığı gibi korunmuştur.
Yazarına teşekkür eder, sizlere iyi okumalar dileriz,
Mama Syria
2 da
http://mamasyria.blogspot.com.tr/2016/01/mine-kocak-pontus-rum-kulturunun-olup.html



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.