Cengiz Sözübek
“Cumhuriyet bir
anlamda İngiltere ile uzlaşmadır. İnönü’nün Lozan çıkışındaki “Ohh! Yüz sene
kazandık” sözü Lozan’ın özüdür.” diyen emekli büyükelçi Aydın Nurhan,
"Hariciye siyasetinde, bugün Tayyip bey ne yapıyorsa Atatürk'te onu
yapardı sanırım. Ama bugün yaşasaydı bir dezavantajı olurdu, yaptıklarını
demokrasi içinde yapmakta zorlanırdı." dedi.
Emekli Büyükelçi Aydın Nurhan'la; Anadolu’daki bin yıllık
tarihimizin köklerinden 28 Şubat’ın “İmam-Hatip’leri kapatan ve bir gecede
burjuva ahlâkı oluşturacağını zanneden Generalleri”ne, “Besleme Burjuvazi”nin
psikolojisinden “Devşirmeler”in serencâmına, “Batı fakir ülkeleri işgal
ettikçe, o fakirler de Avrupa’ya göç ederek oraları işgal edecek” tespitinden
Orta Asya’dan bir göç dalgasına karşı hazırlıklı olma uyarısına, “okumayanların
bozulmadığı ve tabiî kalabildiği” eğitim sistemimizden Türkiye’yi “kuşatma
operasyonu”nun arka planına, İsmet
İnönü’nün Lozan’dan sonra “Ohh! Yüz sene kazandık” sevincinin geleneksel
Hariciye siyasetinin reflekslerine etkisinden hariciye siyasetimiz için
“Atatürk yaşasaydı, Tayyip Bey’in yaptığını yapardı”ya kadar uzanan çok keyifli
bir sohbet yaptık.
Cemil Meriç’in “Tanzimat’tan bu yana, Türk aydınının
alınyazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak” dediği yerden
devamla, Bu Ülke’nin hakiki bir münevveriyle tüm “aldananlar ve aldatanlar”ın
hikâyesini konuştuk.
"Batı'cı olmanın parolası Kemalizm idi"
diyorsunuz. Kemalizm’den ne anlamalıyız? Kemalizm Batıcılık’tan, Batı
Kemalizm’den ne anlamıştı?
Kemalizm kısaca materyalizmdir. Kilise Roma
İmparatorluğunu ele geçirince Avrupa 1000 yıllık uykuya yattı. Reform, Rönesans
ve Fransız ihtilali ile Kiliseyi başından defetti, maddeye, “Dünya Malına”
uyandı. Kemalizm de onu yanlış taklit etti, dini başından atmaya çalıştı. Ama
bizde ruhban yoktu, Şeyhülislam daima Devlet memuru ve siyasi otoritenin
emrinde idi. Hayali bir ruhban icat edilerek adına “yobazlar” denildi, o yolla
maneviyat yok edilmeye çalışıldı. Batı’ya gelince, özellikle aslından iğrenen,
ondan kaçmak isteyen Jön Türkler’i “Kullanışlı Ahmaklar” olarak gördüler,
rahmetli Attila İlhan’ın tabiriyle Kültür Emperyalizminin “üst yapı” kompradorları
olarak kullandılar.
"Türkiye, Fatih Sultan Mehmet döneminden bu yana
“Devşirme” sistemi ile yönetilmektedir." diyorsunuz. Kemalizm'i bu noktada
nereye konumlandırabiliriz? "Cumhuriyet'in Beyaz Türkleri"ne de
geçebilir miyiz?
Bildiğiniz gibi Atatürk dahil, Cumhuriyet bürokratlarının
neredeyse tamamı Batılı eğitim almış köylü çocuğu idi, Tanzimat
bürokratlarıydı. Yani Osmanlı Devşirme sistemi kesintiye uğramadan Cumhuriyet
Bürokrasisi oldu. Bu bürokrasi Devlet desteği ile sermaye sınıfı yarattı, buna
“Besleme Sermaye” diyoruz. %90’ı köylü olan beslemeler okumuş köylü
bürokratlara özendiler, onlar da köklerini reddedip Avrupaî olmaya çalıştılar.
Sayın Cumhurbaşkanının “yerli değiller” sözü bunun ifadesidir. Daha sonra
geleneklerimizden kopan lumpenler de buna heveslenerek “Beyaz Türk” olmak
istediler.
1960 darbesi bu "kavga"nın neresinde duruyordu?
"27 Mayıs demokrasi bayramı" ifadesindeki "bayram" neye
tekabül ediyordu? "Menderes, Beyaz Türk'lere ihanet eden Beyaz idi.
Affedilmedi." derken ne demek istiyorsunuz?
60 Darbesi sabahı ben ilkokul bitirme tarih sınavına
girecektim, bayram, gerçek bayramdı. Devşirmeler, kendilerine ihanet eden bir
devşirmeyi devirmenin, intikam almanın orgazmı içindeydiler.
"Yeniçerilikten Mehmetçiğe" Ordunun tarihi
vetirede dönüşümü ve "devleti sahiplenme" anlamında kendisine biçtiği
misyon nasıl şekillendi? 12 Eylül 2010 referandumunun Ordunun devlet üzerindeki
ağırlığına nasıl bir etkisi oldu?
Önce de söylediğim gibi Yeniçeri, Asakir-i Mansure-i
Muhammediye, Cumhuriyet ordusu, kesintisiz bir müessesedir. Gelenekleri
muhkemdir. Gerçekten “Devlet”imizi sahiplenir, onu gözü gibi korumaya çalışır.
Bundan kıvanç ve onur duyarız. Ama ordumuz devşirme sisteminden Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın “Anadolu İhtilali” diyebileceğimiz değişimine ayak uydurmakta,
“yerli halkın” emrine girmekte zorlandı biraz. Özellikle bazı ihtiraslı,
başıbozuk generaller yüzünden de ciddi sıkıntılar, toplumsal kutuplaşmalar
yaşadık bu nedenle.
Ama mutlulukla görüyorum ki bugünkü kurmaylarımız artık
Anadolulu köklerine, içinden çıktıkları değerlere daha bir önem vermeye
başladılar. İnanıyorum ki Batılılaşmada nasıl öncü oldular ve Beyaz Türkler de
onları takip ettilerse, şimdi de kökünü reddetmişlerin, özellikle köy ile şehir
arasında geçiş sürecinin şaşkın kalmış lümpenlerinin köklerine dönmelerinde
örnek ve öncü rolü oynayacaklardır.
2002-AK Parti iktidarı için “Anadolu İhtilali” dediniz.
Kemalistlerin ifadesiyle "Taşralılar"ın intikamı değil yani?
Asla! Anadolu sermayesi rahmetli Menderes’den beri
büyüyor. Bunun tabiî sonucu, ABD’nin elit okullarında okumuş başörtülü ve erkek
“yuppie”lerin lüks otel ve tatil yerlerinde görünmesi, kendi medya, think tank
ve kültür müesseselerini kurmaları, Sayın Erdoğan’ı da lokomotif olarak
önlerine katmaları olmuştur. Kendilerine güvenleri tamdır. İstanbul sermayesine
de, “Ben zenginleştikçe köküme yabancılaşmayacağım, beni kendin gibi Batı
kopyası yapamayacaksın.” mesajı vermektedirler. Marksist tahlille durdurulamaz
tabii bir süreçtir.
"ASKERİMİZ, KÜRESEL SERMAYEYLE İŞ TUTAN ve ÜLKEYİ
SOYANLARIN OYUNUNA GELDİ"
12 Eylül'de ve 28 Şubat'ta "devşirmeler" neyi
amaçladılar?
Generallerimiz gönül koymasınlar, kışlada büyümüş,
Çankırılı bir askerin oğlu olarak şunu söyleyebilirim: Askerimiz temiz yürekli,
mütevazı ailelerden gelen saf insanlardır. Kışkırtıldıklarına inanırım. Kökünü
reddetmiş, uluslararası sermaye ile iş tutanların, ülkeyi soyanların oyununa
geldiklerini düşünürüm.
Tanzimat'tan bu yana varlığını hemen her dönem devam
ettiren ve sizin tabirinizle "Kimliğinden nefret eden devşirmeler"in
çocukları bugün neredeler?
En önemli soru bu belki de. Beyaz Türk’ün en büyük
korkusuna dokundunuz. Beyaz Türk dediğimiz henüz oturmuş bir burjuva değil. Bir
burjuva aile beş nesilde yetişir. Önce de gözü doyar. Vahdettin Han’ın saraydan
ayrılırken altın tabla hikayesini bilirsiniz. Altı asırlık majestik doygunluk,
asalet vardır bu davranışta. Bir de Cumhuriyetin ilk yöneticilerinin astronomik
maaşlarını okuyun, daha iyi anlarsınız oturmuşluğu. Bugün Beyaz Türk
dediklerimizin çoğunun serveti iki nesil bile dayanmaz. Çoğunun çocuğu dar
gelirli işçi, memur, hatta okuldan terkdir. Daha ebeveynlerinin sağlığında
“Siyah Türk” grubuna düşme tehlikesindedir. İşte “Beyaz Türk”ü gerçekten
ürküten ve onu ideolojik hayal alemine fanatikçe yapıştıran, dünya malına gözü
dönmüşcesine saldırtan da bu “aşağıya”, içinden çıktığı Anadoluluların arasına
düşme korkusudur. Bu konular ciddi bilimsel araştırmalar gerektiriyor.
Burjuva terimini biraz daha açar mısınız?
Burjuva için evleviyetle burjuva ahlâkını irdelemek
gerekir. Köyden kente göçenin din/gelenek kaynaklı ahlâkı hızla erimeye başlar.
Burjuva ahlâkı ise en az beş nesilde oluşur. Geçiş süreci iyi yönetilemezse
insanlar “ahlâk”sız kalır, hayvandan da aşağılık vahşi mahlûka dönüşür. 28
Şubat Generalleri bundan bihaber oldukları için İmam Hatip okullarını
kapattılar, korkunç bir hata yaptılar. Çökertmek istedikleri köy ahlakının
yerine bir gecede burjuva ahlâkı oluşturabileceklerini sandılar. Burjuva ahlâkı
yüzyıllarca birbirini boğazlayan insanların yorgun düşerek sözleşmelerine dayanır. Kısaca “Sen beni saymazsan,
ben seni saymazsam ikimiz de kaybederiz.” “Sen çalarsan, ben çalarsam ikimiz de
kaybederiz.” ilkesinden hareket eder, terör dengesidir. Narindir, Batı dünyası
ekonomik sıkıntıya düştüğünde çökmeye mahkûmdur. O nedenle ben “burjuva ahlâkı”
tabirini pek sevmem.
Benim tarihimden, medeniyetimden gelen daha üstün ve
muhkem bir değerim var. “İstanbul Efendisi”. Daha duyduğunuz anda ruhunuzu bir
huzur kaplar. Zerafet, incelik, kibarlık, güngörmüşlük, almayı beklemeden
vermek… Huzurlu, dingin bir yuva… Siz ekleyin gerisini. Acaba geri getirebilir
miyiz o ruhu? Evet, imanım tamdır, ama birkaç nesil alacaktır, zira mütedeyyin
burjuva henüz aslını, geçmiş ruhunu aramada.
Burjuva’dan “İstanbul Sermayesi”ne geçersek; Mustafa
Koç’un ölümüyle başlayan tartışmaların devamında sorarsak; Türkiye neden sanayileşmesini
daha erken tamamlayamadı? Suçlu sadece “Devlet” miydi sizce?
Tabiî değil. Bunun kökeni Osmanlı’nın Batı
sanayileşmesini ıskalamasına gider. Sonra gayrı-müslim azınlık kompradorlar
dönemi, Cumhuriyet döneminde Anadolu’yu terketmeleri, ülkede nalbant bile
kalmayışı ve nihayet “her mahallede bir milyoner yaratma” hayali. Ha özel
sektörün suçu var mı? Hayır, tüccar kar peşindedir, bürokrasi bedavadan
desteklerse neden hayır desin? Montaj sanayii dönemi uzadı derseniz haklısınız,
burada montajcılar hatalıdır, bürokrasiyle
işbirliği yapıp tekel oluşturdular, halka pahalı ve çürük mal sattılar,
zira kapitalist rekabet ortamı oluşmamıştı, Türkiye’nin dünyaya kapalı bir
ekonomisi vardı, ihracat nedir bilinmezdi. Bugün Avrupa’dan daha atak
girişimcilerimiz, pazarlamacılarımız var. Artık suçlu aramayı geride bırakmalı,
2023’e odaklanmalıyız.
"ATATÜRK, TAYYİP BEY NE YAPIYORSA ONU YAPARDI"
Atatürk "Yurtta sulh cihanda sulh"la ne demek
istiyordu?
Cumhuriyet bir anlamda İngiltere ile uzlaşmadır.
İnönü’nün Lozan çıkışındaki “Ohh! Yüz sene kazandık” sözü Lozan’ın özüdür.
Uluslararası ilişkilerde güçlü isen pazunu, güçsüz isen beynini kullanırsın.
Taha Akyol’un “Ama Hangi Atatürk” kitabı bence Atatürk hakkında yazılmış en iyi
kitaptır, tavsiye ederim, Makyavel’e külahı ters giydirecek bir diplomasi
dehasıdır Atatürk. Bence askerliği ikinci gelir.
“Yurtta Sulh Cihanda Sulh” o günün koşullarında
söylenmiştir, bugün söylemezdi zaten. Hatay’ı hatırlayın yeter. Arap dünyasına
yabancılaşması da, hilafetin TBMM uhdesine tevdii de o günün koşullarındaki
davranışlardır.
Ömrü vefa etseydi çok ama çok farklı bir siyasete dönerdi
kanısındayım. Dogmaya en uzak kişiydi, pratikti, amacına ulaşmak için her fikri
kullanırdı.
Peki bugün ne söylerdi? Mesela; Hatay’daki hassasiyetini
Halep’te, Musul’da da devam ettirir miydi?
Bugün Tayyip bey ne yapıyorsa onu yapardı sanırım. Ama
bugün yaşasaydı bir dezavantajı olurdu, yaptıklarını demokrasi içinde yapmakta
zorlanırdı derim.
TÜRKİYE ÇEVRELENMEK İSTENİYOR
"Müttefiklerimiz dahil, yükselen Türkiye Alarmı
verildi. Artık Türkiye'yi 'çevreleme' zamanı" diye yazdınız. Türkiye,
neden çevrelenmek isteniyor?
“Containment”, yani çevreleme stratejisi, Türkiye’nin
yeniden dünyanın en büyük beş devletinden biri olma potansiyelinin
görülmesidir. ABD, Avrupa, İsrail ve Rusya bunu istemezler. Bin yıl uğraşmışlar
yıkmak için. İsterler mi? Bir de ortada Bush, Begin ve Yinon doktrinleri
varken.
O doktrinlerin müşahhas sonuçlarını hangi olaylarda
gördük/görüyoruz?
Yine çok isabetli bir soru. Bu doktrinlerden ilk ikisi,
“Dünyada hiçbir yerel ve küresel gücün ABD ve İsrail’in nükleer egemenliğine
kafa tutacak hale gelmesine izin verilmeyeceği” , daha küçükken başının
ezileceği esasına dayanır. Kelimede “nükleer” rakip yazılsa da, ruhta askeri,
ekonomik ve siyasi, topyekûn güçlenmeden bahsediyoruz.
Yinon Planı ise, İsrail’in etrafında kendisine rakip
olabilecek tüm ülkelerin parçalanmasını, Balkanlaştırılmasını öngörür. İmdi..
Çevremizdeki suni yapılanmalar parçalandı. Sıra kimde?
Peki Ermenistan Azerbaycanı işgal ederken ABD ambargoyu
kime koydu? Niçin Rusya ile bir oldu Ermenileri desteklemekte? Her ne ise...
Sonuçta Türkiye’nin Orta Asya teması kesildi.
Gelelim günümüzde olanlara. Güneyimizdeki Kürdistan
koridoru ile ne amaçlanıyor? Manevi olarak yabancılaşmamız istenilen Arap/İslâm
âlemiyle fiziki temasımız da kesilmek isteniyor. Balkanlar zaten gitmiş, işte
(contained) çevrelenmiş, izole edilmiş Anadolu. Stratejimiz bu çemberi nasıl
kıracağımız üzerine bina edilmelidir.
Bu vesile ile ifade edeyim, Avusturya Macaristan İmparatorluğunu
hatırlarsınız. O koca imparatorluktan kalan nedir? 8 milyonluk, yani nüfusu
Yunanistan’dan bile az, 84.000 kilometrekareye
sıkışmış minik bir Devlet. Eh öyle bir Türkiye’yi kim sevmez?
BATI İŞGAL ETTİKÇE, GÖÇLERLE KENDİSİ DE İŞGAL EDİLECEK
Kapitalizm'in geldiği noktanın sonuçlarından olan
"göç", Davos 2016 toplantılarında "Terörizm ve Göç"
başlığıyla ele alındı. Son tahlilde bir trajedi olan "göç"ün
"Terör"le birlikte anılması da Batı'nın geleceğe dair
"niyetleri" hakkında ipucu veriyor. Tam bu noktada sizin
"Önümüzdeki 10 yıl içinde Avrupa'da müslüman "holokost"u
olabilir. Ve neticesi Türkiye'ye büyük "exodus"!" tespitinize
gelsek..
Geçenlerde bir tweet atmıştım. Batı’nın orduları fakir
ülkeleri işgal ettikçe fakirler de Batılı ülkeleri işgal ediyorlar diye. Bu
tabii bir sonuç ve günümüz koşullarında durdurulması imkânsız bir akım. Bakın
geçtiğimiz günlerde Fransa’dan İsrail’e yoğun Yahudi göçü başladığı haberi
vardı, gözlerden kaçmış olabilir. Bu göç, ileride başlaması muhtemel müslüman
holokostunun durmayıp Yahudileri de kapsayabileceği korkusunun göstergesidir,
ciddi bir işarettir. Avrupa’daki altı milyon Türk’ün bir anda dönmeye
kalktığını düşünün.. Bu vesile ile ifade edeyim, DAEŞ’in Orta Asya’yı
karıştırmak için hazırlandığı sır değil. Orta Asya karışırsa oradaki
soydaşlarımız da büyük kitleler halinde kapılarımıza dayanabilirler. Stratejik
olarak bu ihtimallere hazırlıklı olmalıyız.
Şu hususu da ilave etmeme izin verin, 21. Yüzyılın mutsuzları
İslam dinini Hijack ettiler, tam Türkçesi yok, aslından kopardılar diyelim, ve
siyasi emellerine alet radikal ideoloji haline getirdiler. Batılılar
sanmasınlar ki bu iş İslâm’da durur. Hayır, Batı ekonomileri gerilediği oranda
orada da sosyal çalkantı ve terör başlayacak ve büyük ihtimalle Hristiyan dini
de teröre alet radikal bir ideolojiye dönüştürülecektir. O nedenle bu konularda
birlikte samimiyetle çalışmamız gerekir. Ama ben 67 yaşıma geldim, hâlâ Batı
dünyasında o samimiyeti göremiyorum.
Son olarak eğitimden bahsedelim mi?
Sorunların kökeni. İnsan denilen mahlûk iki bacak
üzerindedir. Biri madde, diğeri mana. Batı Ortaçağında eğitim ezici oranda mana
üzerineydi. Bugün birçok İslâm ülkesinde de öyledir. Kilise bağnazlığından
bunalan Batı, eğitim sisteminden manayı defetti, sırf madde üzerine bina etti,
biz de onları kopyaladık.
Bu sistemde bir çocuk anaokulundan üniversite sürecine ne
hale geliyor? Müfredat bir keser. Çocuğun mana ayağı keserle her gün yontuluyor
ve üniversite diplomasını aldığında topal, tekbacaklı bir zavallıya
dönüştürülüyor. Maneviyatını kaybetmiş, sadece maddiyat olarak kalan mahlûk da
psikolojik bunalımlar içinde kıvranıyor. İlginç olan, okumamışlar tabiî
kalıyorlar..
Gönül ister ki, dinimizin de amaçladığı gibi insanın hem
maddi ve hem de manevi ihtiyaçlarını ahenk içinde karşılayan bir eğitim
sistemimiz olsun. Bu da Eğitim Bakanımıza bir dilek mesajımız olsun.
Sayın Büyükelçim, bu dileğinize biz de katılıyor ve bize
zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.
Ben de teşekkür ederim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.