Ayşe Hür
Talat Paşa’nın defteri. Halide Hanım ve Cemal Paşa’nın
Suriye ve Lübnan’daki görevleri 1917’de bitti ama Ermeni yetimlerinin çilesi
bitmedi. Ermeni Soykırımı’nın mimarı Talât Paşa’nın kara kaplı defterinde
Ermeni yetimlerinin sayısının 10 bin 269 olduğu; bunların 6.768’inin
yetimhanelere, 3.501’inin ise Müslüman ailelere dağıtıldığı yazılıydı.
Başbakanlık Arşivi ise kız ve erkek çocukların ailelerinden alınmaları,
Ermenilerin bulunmadığı Müslüman köylerine dağıtılmaları ve Müslümanlarla
evlendirilmeleri veya yetimhanelere konulmaları ve özellikle Müslüman
âdetlerine göre yetiştirilmeleri konusunda onlarca belge ile dolu.
***
(Değerli Tarihçi ve yazar Ayşe Hür’ün 1915’in bir
soykırım olduğunun önemli belgelerinden biri olan bu önemli yazısını tekrar
yayımlıyoruz. HYETERT)
"Türkçe bilmeyen çocuklar Ermeni oldukları
anlaşılmasın diye haftalarca konuşmadı. Eğer çavuşlar bunu duysaydı onları
falakaya yatırır veya saatlerce güneşe bakmaya zorlardı."
Sevgili Hrant Dink’i sonsuzluğa uğurlayalı 6 yıl oldu. Acı,
öfke, özlem ve endişeyle geçen koskoca 6 yıl... Hrant Dink, sadece sevgili bir
eş, iyi bir baba, sevecen bir dede, AGOS’un her şeyi, sol eğilimli demokrat
gazeteci, güçlü bir hatip ve yazar değildi. Milli Güvenlik Siyaset
Belgeleri’nde ‘potansiyel iç düşman’ olarak tanımlanan, Yargıtay tarafından
‘yabancı vatandaş’ sayılan, toplumun çeşitli kesimleri tarafından ‘içimizdeki
düşman’ olarak görülen Ermeni cemaatinin açık sözlü, yürekli, akıllı, duygulu,
coşkulu, yakışıklı ve ünlü evladıydı. Nitekim ölmeden önce kaleme aldığı son
yazısında “Her seferinde ‘Türk düşmanı’ olarak biraz daha meşhur ediliyorum. Ne
yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum. ‘A bak, bu o Ermeni değil
mi?’ diyen bakışları daha çok hissediyorum” demişti. Ama onu sadece ‘hain Ermeni’
olarak nitelemekle kalmamış, devletin tüm aygıtlarıyla toplumsal bilinçaltımıza
itinayla yerleştirilmiş diğer paranoyalarla uyumlu olarak ‘AB uşağı’, ‘misyoner
çocuğu’, ‘Soros’un çocuğu’ gibi sıfatlarla da damgalamıştık. Halbuki cansız
bedeni kaldırımda yüzükoyun uzanmışken, ayakkabısının altındaki o yürek
paralayıcı delikle aslında hüzünlü bir ‘yetimhane çocuğu’ olduğunu
anlayıvermiştik.
Evet, Hrant, 8 yaşında girdiği Tuzla Yetimhanesi’nde 20
yıl geçirmişti, ‘hayatımın piyangosu’ dediği eşi Rakel Hanım’ı orada tanımıştı.
Orada evlenmiş, çocukları orada doğmuştu. Bu yüzden devletin kirli elleri
tarafından sürekli taciz edildiği için son günlerini ‘güvercin tedirginliğinde
geçiren Hrant Dink’i saygı ve sevgiyle anarken, katledilmesini örgütleyenlerin
ortaya çıkarılmamasına öfkemi haykırırken, bu ülkenin kara vicdanlı insanları
tarafından ailelerinden koparılarak acılara gark edilen on binlerce öksüz ve
yetimi de anmayı bir borç biliyorum.
Halide Edip ve Ayn Tura
Dahiliye Nezareti’nin 26 Mayıs 1915 tarihinde Sadrazamlık
makamına gönderdiği ve Ermeni meselesinin ‘esaslı bir şekilde sona erdirilmesi
ve tamamen yok edilmesini’ emreden telgrafıyla resmen başlayan ‘Ermeni Tehciri’
(benim tabirimle ‘Ermeni Soykırımı’) sırasında resmi tarihçi Kamuran Gürün’e
göre bile en az 300 bin Ermeni hayatını kaybetmişti ama ölenler bir anlamda
‘kurtulmuşlardı’ çünkü geride kalanları, özellikle de kadın ve çocukları çok
büyük acılar bekliyordu.
Örneğin, 1916 yazında Cemal Paşa’nın isteği üzerine
Suriye ve Lübnan’a giden edebiyatçı ve siyasetçi Halide Edip (Adıvar) Hanım,
bin kadar Ermeni yetiminin kaldığı Ayn Tura Yetimhanesi’nde gördüklerini,
İstanbul’da kurulan yeni kabinede Maliye Nazırı olan dostu Cavid Bey’e mektupla
şöyle anlatıyordu: “…Çöllerde ot yiyerek karınları şiştikten sonra kimi
anasını, kimi babasını, birçokları da çocuklarını kaybettikten sonra buraya
düşmüşler. Daha doğrusu, Cemal Paşa getirtmiş (…) Dışarıda anası açlıktan ölen,
babası yanında öldürülen, on iki yaşında bir Ermeni kızı geldi, iltica etti.
Mahzun, büyük gözleriyle etrafımda dolaşıyor, lüzumlu lüzumsuz elimi öpüp
ağlıyor. Bahçede bir facia daha var. Oğlunu yanında öldürürlerken birdenbire
dilini kaybeden bir bedbaht, öteki oğlunu ve ailesini nereye attıklarını
bilmiyor. Ayakları çıplak, gözleri elem içinde, mütemadiyen işaretle felaketini
haykırıyor. Bazen geceleri çocuğu ölen bir kadın gibi, başı elleri içinde
döğünüyor, döğünüyor... Gündüzleri yazımı yazarken bazen hıçkırdığını
işitiyorum. Pencereye koşuyorum, aşağıda bahçede ellerini sallıyor, oğlunun
kalbinden kurşun geçerken çıkan sesi göklere uluyor, söylüyor. Bunlardan
binlerce, yüzlerce var. Yetimhaneler hayatta bir şeyin telafi edemeyeceği şeyi
kaybetmiş yarı aç bedbaht çocuklarla dolu…”
535 Şükrü’nün hikâyesi
Bu çocuklardan biri olan 1904 Fındıcak doğumlu Harutyun
Alboyacıyan yıllar sonra Ermeni etnolog Vergine Svazlian’a şöyle anlatmıştı Ayn
Tura’da gördüğü muameleyi: “Ana-babamı öldürdükten sonra, beni ve benim gibi
ergin olmayan çocukları toplayıp Cemal Paşa’nın Türk yetimler yurduna
götürdüler. Benim soyadım 535’ti; adım ise Şükrü’ydü. Ermeni arkadaşım da Enver
adını aldı. Bizi sünnet ettiler. Türkçe bilmeyen bir sürü çocuk vardı; onlar
Ermeni oldukları anlaşılmasın diye haftalarca konuşmadılar. Eğer çavuşlar bunu
duysalardı onları falakaya yatırır, tabanlarına 20-30-50 darbe vurur veya
saatlerce güneşe bakmaya zorlarlardı. Bize dua ettiriyorlardı; ‘Padişahım çok
yaşa!’ cümlesini üç kere tekrarlamamız gerekiyordu. Bize Türk giysileri giydiriyorlardı:
beyaz entari, onun üstüne de siyah cüppe. Bir müdürümüz, birkaç bayan hocamız
vardı. Cemal Paşa bize iyi bakılmasını emretmişti; zira o Ermenilerin aklını ve
yeteneklerini çok takdir ediyor ve savaşı kazandığı takdirde, binlerce
Türkleşmiş Ermeni çocuğun gelecekte kendi halkını yücelteceğine, bizim
gelecekte kendisine destek olacağımıza inanıyordu...”
Talat Paşa’nın defteri
Halide Hanım ve Cemal Paşa’nın Suriye ve Lübnan’daki
görevleri 1917’de bitti ama Ermeni yetimlerinin çilesi bitmedi. Ermeni Soykırımı’nın
mimarı Talât Paşa’nın kara kaplı defterinde Ermeni yetimlerinin sayısının 10
bin 269 olduğu; bunların 6.768’inin yetimhanelere, 3.501’inin ise Müslüman
ailelere dağıtıldığı yazılıydı. Başbakanlık Arşivi ise kız ve erkek çocukların
ailelerinden alınmaları, Ermenilerin bulunmadığı Müslüman köylerine
dağıtılmaları ve Müslümanlarla evlendirilmeleri veya yetimhanelere konulmaları
ve özellikle Müslüman âdetlerine göre yetiştirilmeleri konusunda onlarca belge
ile dolu.
Savaşın son yılında, İstanbul’daki mevcut yetimhaneler
yetmediği için devlet, Elmadağ’daki Notre Dame de Sion, Yedikule’deki İtalyan
Mektebi, Galata’daki Rus Manastırı, Kadıköy’deki Saint Joseph Mektebi gibi
yabancılara ait binalara el koyarak yetimhaneye dönüştürmüştü. Ancak İttihatçılar,
işletme işini yüzlerine gözlerine bulaştırdılar ve yetimhaneler kısa sürede
yolsuzluk ve yoksunluk yuvaları haline geldi.
Daha kötüsü, küçücük yaşlarında büyük trajedilerin
kahramanı olmuş olan bu yavrucaklar bir de boğaz tokluğuna sanayi ve tarım işletmelerinde
işçi, evlerde hizmetçi olarak çalıştırıldılar. Öyle ki, Enver Paşa’nın
Küçükçekmece’deki çiftliğine bile 50 kadar Ermeni yetimi yollanmıştı. Eski
Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’in, Enver Paşa’nın amcası Halil (Kut) Paşa’nın
evlerinde de kız ve erkek Ermeni yetimleri vardı. Yabancı misyonların gözü
önünde olduğu için tehcirden kurtulan İstanbul’daki Ermeni cemaati bu
uygulamaları kıyasıya eleştiriyor, İttihatçıların ‘devşirme’ sistemi ile
Türkleştirme politikalarına devam ettiğini söylüyordu.
Mütareke sonrası
30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesi’nden
iki gün sonra Enver, Talât ve Cemal paşaların yurtdışına kaçmasının ardından
İstanbul’un yönetimini ele alan İtilaf Devletleri’nin ilk işlerinden biri
yetimler konusu olacaktı. Özellikle Amerikalı görevliler, harp dolayısıyla
erkeksiz kalan Müslüman kadınları çalışma yaşamına alıştırmak amacıyla 1916’da
Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın idaresinde kurulan Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i
Hayriyesi tarafından ülkenin dört bir yanına ucuz emek gücü veya hizmetçi
olarak dağıtılmış bulunan çocukların listelerini incelemeye aldı ve ‘Müslüman’
olarak etiketlenerek Müslüman-Türk ailelerine dağıtılmış çocukları tespit
etmeye başladı.
İmparatorluğun dört bir yanından İstanbul’a kimsesiz
çocuk akarken, hem Türk-Müslüman tarafı, hem Ermeni tarafı bu çocukların
kendilerine ait olduğunu ileri sürüyordu. Çocukların konuştukları dil veya
isimleri açıklayıcı değildi çünkü küçük yaşlarda ailelerinden ayrılmak zorunda
kalan çocuklar anadillerini unutmuş oluyorlar, isimleri de zaten kimliklerini
gizlemek için başkaları tarafından konmuş oluyordu. Bazı çocuklar ise
kökenlerini bildikleri halde, geçmiş tecrübelerden dolayı, tedbir olarak sessiz
kalmayı tercih ediyorlardı. Yaşı biraz büyük olan erkeklerin sünnetli olup
olmadıklarından kalkarak teşhis yapmak bir ölçüde mümkündü ama kızlarda ve yaşı
çok küçük olanlarda bu yöntem işe yaramıyordu.
Küçücük yaşlarında kim bilir ne acı tecrübeler yaşamış
olan bu yavrucaklar için, Türk/Müslüman ya da Ermeni/Hıristiyan olarak
yetişmekten çok, düzenli, güvenli ve sıcak bir yuvada büyümenin daha önemli
olduğu açıktı ama kimse onlara ne istediklerini sormadığı gibi, son derece
yüzeysel usullerle yapılan tasnifler sonucu, düzeltilmek istenen kaderler daha
da kötüye gidiyordu.
Bitarafhane'nin oluşturulması
Tarafların birbirini, kendi toplumlarından olan yetimleri
‘çalmakla’, ‘kaçırmakla’, ‘asimile etmekle’ suçlamalarının zirveye çıktığı 1919
yılının Nisan ayında, İtilaf Devletleri çeşitli yerlere dağıtılmış kimsesiz
çocukların, bulundukları yerlerden alınarak İstanbul’da İngiliz işgal
kuvvetlerinin gözetimi altında oluşturulacak tarafsız bir merkezde toplanmasını
kararlaştırdı. Edirne, Bursa, Konya ve Kırklareli’nde birer yetimhane bırakılıp
diğerlerindeki çocuklar İstanbul’a nakledilmeye başlandı. Bu çocuklardan Türk
olanlar Osmanlı Emniyet Müdürlüğü’ne, Ermeni olanlar ise Ermeni Patrikhanesi’ne
teslim edileceklerdi. Çocukların dağıtıma kadar kalması için Nişantaşı’nda bir
ev kiralandı ve başına Amerikalı, Türk ve Ermeni kökenli üç kişilik bir heyet
atandı. Halk arasında ‘Bitarafhane’ (Tarafsız Yuva) adıyla anılan bu evde
ayrıca, biri Müslüman biri Ermeni olmak üzere iki aşçı ile bir Ermeni hizmetçi
ve bir Müslüman kapıcı görev yapıyordu. Mayıs ayı geldiğinde, İtilaf Kuvvetleri’nin
polis teşkilatı söz konusu çocukları toplayıp İstanbul’a getirmeye başlamıştı.
Ancak şikâyetler ve çocukların taraflar arasında çekiştirilmeleri bitmedi.
Şikâyetlerin biraz nebze de olsun azaldığı1920 yılının
Nisan ayından 1921 yılının Ekim ayına kadar İstanbul’da saha araştırması yapan
Amerikan Pathfinder şirketinin raporuna göre bu dönemde İstanbul’daki
yetimhanelerde 3.827 Ermeni, 2.798 Türk, 1548 Rum, 279 Yahudi, 280 Rus yetimi
vardı. Ayrıca Katolik Kilisesi’nin yetimhanesinde çoğu Ermeni olmak üzere 171
yetim vardı. Ülkenin diğer merkezlerinde ne kadar yetim olduğuna dair sağlıklı
bilgi ise yoktu.
1920 yılından itibaren yabancı yardım kuruluşları, Ermeni
yetimlerini ülke dışına taşımaya başladılar. İlk olarak 3 bin yetim Kıbrıs’a
götürüldü. Ancak bu çocuklar 1921’de tekrar İstanbul’a getirildiler.
1921-1922’de Maraş, Urfa, Antep, Malatya ve Harput’tan 12 bini aşkın çocuk
Suriye’ye taşındı. Kasım-Aralık 1922’de 15.600 kadar çocuk Yunanistan’a
götürüldü. Bu çocuklar daha sonra başka ülkelere taşındı.
Türkiye’deki arşivler tamamen açılmadığı için geride ne
kadar Ermeni yetiminin kaldığını bilmiyoruz. Ancak 1921 yılı başında Ermeni
Patrikhanesi tarafından hazırlanan bir listeye göre ise ülkenin dört bir
yanında “kurtarılmamış” 63 bin Ermeni yetimi vardı. Bu sayıdan yabancı
kuruluşların yurtdışına taşıdığı çocukları çıkarırsak en az 30 bin Ermeni
yetiminin Türkiye’de kaldığını tahmin edebiliriz. Bu çocukların Cumhuriyet
tarihi boyunca neler yaşadıkları konusunda bir fikir sahibi olmak istiyorsanız,
Fethiye Çetin’in 'Anneannem' (Metis, 2003), İrfan Palalı’nın 'Tehcir Çocukları:
Nenem Bir Ermeniymiş' (Su Yayınevi,2005) adlı eserlerini okuyabilirsiniz,
elbette yüreğiniz dayanırsa…
Kazım Karabekir’in Gürbüzler Ordusu
Nitekim Milli Mücadele sırasında Doğu Cephesi komutanı
olan Kâzım Karabekir, görev bölgesinde 50 bine kadar himayeye muhtaç çocuk
olduğunu rapor etmişti. Paşa, Erzurum civarında yetim kalan 2 bini kız, 4 bini
erkek olmak üzere 6 bin çocuğu (sokaklardan ya da bakamayacak durumda olan
akrabalarının yanından toplatmış oğlanların yarısıyla, ‘Gürbüzler Ordusu’ (ya
da Erzurum Çocuklar Ordusu) kurmuştu. Bu çocuklara kayak dersi de dahil olmak
üzere askeri eğitim verilmiş, bir kısmına Erzurum’daki Yakutiye Kışlası’nda
kurulan Sanayi Gürbüzler Mektebi’nde zanaat öğretilmiş, orduya kaput, potin
diktirilmişti. Ama Paşa’nın en çok öğündüğü husus, bu çocuklara Türklük bilinci
verilmesiydi.
Karabekir’in koruma altına aldığı kimsesiz erkek çocuklar
arasında, Ermeni yetimler de bulunuyordu. Bu çocuklardan kabiliyetli olanlar,
Karabekir tarafından, sanki Türk ailelerin yetimleri gibi gösterilerek Bursa’da
yeni açılan Işıklar Askerİ Lisesi’ne (Bursa Askeri İdadisi) ve Sarıkamış Askeri
İdadisi’ne gönderilmiş, bir bölümü ise meslek erbabı olarak hayata karışmıştı.
Özet Kaynakça: Yavuz Selim Karakışla, “Savaş Yetimleri ve
Kimsesiz Çocuklar: Ermeni mi, Türk mü?”, Toplumsal Tarih, S. 69, Eylül 1999,
s.46-49; İbrahim Ethem Atnur, Türkiye’de Ermeni Kadınları ve Çocukları Meselesi
(1915-1923), Babil Yayıncılık, 2005; Kazım Karabekir, Çocuk Davamız, 2 Cilt,
Emre Yayınları,1995.
Not: Geçen haftaki yazımı yazarken yararlandığım Metin
Çınar’ın Anadoluculuk ve Tek Parti CHP'de Sağ Kanat (İletişim, 2013) adlı
kitabını kaynakçada belirtmeyi unutmuşum. Yazardan ve sizlerden özür dilerim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.