Yaşar Bildirici
Doç. Dr. Toros Alcan bu dönem Başbakanlık Vakıflar Genel
Müdürlüğü Azınlık (Cemaat) Vakıfları Temsilciliği ve Vakıflar Meclisi Üyeliği
görevini yürütüyor. Kendisiyle 2015 yılında başladığı görevini ve Türkiye’de
azınlıklara bakışı konuştuk... AK Parti hükümetinin pozitif icraatlarından biri
oldu bu; Ermeni yurttaşımıza en üst seviyede Türkiye’yi temsil etme payesi
verdi. Ancak sokakta bunu yaşayamıyoruz. Devletin üst kademesinden pozitif bir
bakış var ama sokağa baktığınız zaman da halen eski hastalıklar devam ediyor,
eski algıyı bir türlü kıramıyoruz. Bu çift taraflı bir algı aslında. Azınlık
toplumlarında da var, biz buralı mıyız, neden biz buralı değiliz düşüncesi…
Erzurum Pasinler Belediye Başkanı’nın anma töreninde yaptığı konuşmayı
biliyorsunuz; “hain Ermeniler”. Gerçi sonra açıklama yaptı, özür diledi, “Elime
verdikleri metni okudum sadece” dedi. Tabi bu kabul edilebilir bir gerekçe değil.
Daha önce de dediğim gibi, bagajlarımız var, kendi sırtlarımızda yükler var.
***
Doç. Dr. Toros Alcan bu dönem Başbakanlık Vakıflar Genel
Müdürlüğü Azınlık (Cemaat) Vakıfları Temsilciliği ve Vakıflar Meclisi Üyeliği
görevini yürütüyor. Kendisiyle 2015 yılında başladığı görevini ve Türkiye’de
azınlıklara bakışı konuştuk.
Sevgili Toros, bu anlamlı görevi kıymetli dostum Laki
Vingas kardeşimden devralmış bulunmaktasın. Laki kardeşimin çok başarılı
sürdürdüğü iki dönemi tamamlamasıyla bu görev, seçim ertesi 2015 yılının
başında tarafınıza teslim edildi. Laki Vingas’ın görevi Türkiye’mizde bir
ilkti. Sizin başkanlığınız da hayırlı olsun. Okuyucularımız için
sorumluluklarınızı, görevlerinizin tanımını anlatmanızı rica edeceğim.
İlk defa 2008 yılında iktaf edilen Vakıflar Kanununun
değişmesi ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının, azınlık kimliğini de
barındırarak devlet bürokrasisinde aldığı bir görevdir. TC tarihi boyunca
yasamada -gerek 1960 öncesi, gerek 1960 sonrası- küçük örnekler olmakla
birlikte bazı azınlık milletvekillerimiz seçilerek görev almışlardı. Yakın
dönemden aklımızda kalan Jeffi Kamhi var. 24.döneme (2011) kadar azınlıklardan
hiç milletvekili seçilemedi. Bildiğiniz üzere son seçimlerde de (25.
Dönem-2015) azınlık cemaatlerine mensup üçü Ermeni olmak üzere dört
milletvekilimiz çeşitli partilerden seçildi. Şahsen diğer cemaatlerimizden de
milletvekillerimizin olmasını çok isterdim. Mesala Laki Bey’in devlet
bürokrasisini ve devlet terbiyesini de içine alan tecrübesiyle milletvekili
olmasını çok arzu ederdim. Kendisini bir dışişleri bürokratı olacak kadar
yetkin görüyorum. Yeri gelmişken, benden önce iki dönem bu görevi yapmış
sevgili dostum Laki’ye de teşekkür etmek istiyorum. İlk kez olmasına rağmen
böyle bir görevi başarıyla yürütüp cemaatleri de birbirlerine hiç olmadığı
kadar yakınlaştırarak güzel bir dönemi tamamladı. Umarım aynı yorumları 2017
yılının sonu olan görev süremin bitiminin ardından benim için de söylerler.
Vakıflar Genel Meclisi denen bir yapı var. Türkiye’de
hemen hemen elli bini aşkın -gerek medeni kanuna tabi, gerek Osmanlı döneminde
kurulmuş Mülhak Vakıflar denilen İslami vakıflar, gerek artık devamı olmayıp
devlet tarafından yürütülen mazbut vakıflar ve de cemaat vakfı olarak
tanımlanan 167 gayrimüslim- vakıf mevcut. Bu meclis tüm bu vakıfların en üst
karar ve denetim organı. 15 kişiden oluşan bir vakıflar meclisimiz var; başkanı
Dr. Adnan Ertem. Aynı zamanda Vakıflar Genel Müdürümüzdür. Vakıflar Genel
Müdürü, Vakıflar Meclisinin başkanı olarak atanıyor ve direkt Vakıflar Genel
Müdürlüğünden sorumlu başbakan yardımcısına bağlı çalışıyor. Uzun yıllar bu
görevi Sayın Bülent Arınç götürdü. Yeni hükümette Sayın Yalçın Akdoğan
tarafından yürütülmekte; kendisi yakın zaman önce bütün cemaatlerle ortak bir
toplantı yaptı.
“2008, AZINLIKLAR İÇİN TÜRKİYE DEMOKRATİK HAYATINDA BİR
SIÇRAMADIR”
Vakıflar Genel Meclisinin kimlerden oluştuğunu,
işleyişini ve çalışma esaslarını anlatır mısınız?
Meclisin on üyesi vakıfların çalışanları, bürokratları
arasından atama ile başbakan tarafından seçiliyor; beşi ise seçimle geliyor.
Seçimle gelen beş temsilciden üçü, tamamen sivil dediğimiz, Medeni Kanun’la
kurulan modern vakıfların temsilcileri, biri Osmanlı’dan beri devam eden,
mülhak dediğimiz vakıfların temsilcisi. Biri de bugüne kadar varlığını korumuş,
çoğu İstanbul’da olan 167 azınlık vakfının temsilcisi. 15 kişilik mecliste bir
temsilci az gibi görünebilir ancak 50 bin vakfa 14 temsilci, 167 vakfa bir
temsilci olduğunu göz önünde bulundurursak bunun çok büyük bir oran olduğunu
görebiliriz.
2008, azınlıklar için Türkiye demokratik hayatında bir
sıçramadır. Gayrimenkullerin iadesi, bazı hakların verilmesi bu tarihten sonra
başladı. Bunların çok ötesinde, ufacık bir kalorifer dairesini tamir
ettirebilmek için kapısında aylarca beklenilen Vakıflar Genel Müdürlüğünün en
üst karar organında yer almaya başladık. Bu çok büyük bir gelişmedir.
Siz bu göreve gelmeden nasıl bir süreç geçirdiniz?
Halen yürütmekte olduğum, mezunu da olduğu Tıbrevank
Ermeni Lisesi Vakfının yönetim kurulu başkanıydım. Aynı zamanda Cerrahpaşa Tıp
Fakültesinde doçent olarak akademisyenlik görevimi yürütmekte ve kliniklerimde
hastalarıma bakmaktaydım. 2015’te mevcut sorumluluklarım arasına Cemaat
Vakıfları Temsilcisi görevi de eklendi. Umuyorum bu onurlu görevi layığıyla yerine
getiriyorumdur.
Vakıflar çok önemli kurumlardır. Zamanında birçok insan
bunu düşünüp toplumsal ihtiyaca göre, organize olmuşlar. Koç Vakfı’nın da
Hahambaşılık Vakfı’nın da, sosyal hayat içinde bir yeri vardır. Bundan birileri
yararlanır, biri öksüz olduğu için yararlanmış, biri muhtaç olduğu için
yararlanmış, bir müzik için, biri din adamı olmak için yararlanmış. Sosyal
örgütlenmede vakıfların çok önemli bir yeri var.
Bu konuda da Adnan Ertem’e çok teşekkür etmek lazım.
Adnan Bey’in yaptıkları ortada.
Evet. Adnan Bey’e hakkaniyetli yaklaşımı için her zaman
teşekkür etmek lazım. Genel olarak değişen, demokratikleşen bir bakış açısı
mevcut. Siyasi irade çok önemli tabii ama yalnızca siyasi iradenin yaklaşımı
yeterli olmaz. Bunu uygulayan bürokratların da hakkaniyetli, demokratik bir
görüşe sahip olması ve bunu iyilik içerisinde yapmış olması gerekiyor. Vakıflar
‘’iyiliğin’ şekil almış halidir aslen.
“BANA BİR ŞEY OLURSA, GÖREVİ SİLVYO OVADYA ÜSTLENECEK”
Azınlık Temsilcisi nasıl seçiliyor?
Temsilci olması için biri seçilecekti. Kim olsun
tartışmaları içerisinde şöyle bir metot bulundu: Cemaatleri vakıf sayılarına
göre sıraya koyalım. Türkiye’de sayıları az da olsa, en çok Rum vakfı var.
Sonra sırasıyla Ermeni vakıfları, Yahudi vakıfları, Süryani vakıfları, Keldaniler,
Bulgarlar ve Gürcüler (Gürcülerin bir, Bulgarların iki vakfı var). Üçer sene
devam edecek görevi centilmenlik çerçevesinde bu sıraya göre seçelim. Böyle
olunca önce Rum cemaatinden Laki Bey aday oldu ve hepimizin oy birliği ile
seçildi. Gerçekten çok da doğru bir karar verdiğimiz anlaşıldı. Ermeni adaya
sıra gelince, bu sefer Ermenilerin içinden kimin seçileceği konusunda Ermeniler
arasında bir oylama yaptık. Bu seçimden sonra, Ankara’da tüm cemaat
vakıflarının oy birliği ile seçilip bu göreve geldim. Seçimle gelen beş
temsilcinin hepsi bu tip seçimlerle meclise geliyorlar. Üç yıllık bir süre için
– birinci yılımız doldu, ikinci yılın içindeyiz. Laki Bey altı yıl - iki dönem
yaptı, iyi de oldu. Biz Laki Bey’in yaptıklarının üstüne ne koyabiliriz, nasıl
devam ettirebiliriz, bunlar üzerinde çalışıyoruz.
Anlaşılan görevinizi tamamlamanızın ardından centilmenlik
anlaşmasına göre bir Yahudi arkadaşımız devir teslim alacak.
Tabii, hatta şimdiden yedeğim bile var. Bana bir şey
olursa, görevi Silvyo Ovadya üstlenecek. İnşallah üç yıl sonunda Yahudi
cemaatine bir devir teslim olacak. Ben altı yıl yapmayı düşünmüyorum.
Peki, bir Ermeni olarak Ankara’da olmak nasıl bir şey?
Negatif ya da pozitif neler yaşıyorsunuz?
Eskiye ait bir vakıf yöneticisi olsaydım zorluk
çekebilirdim. Darbeler öncesi ve sonrası ağır olaylar yaşanmış. Mesela ben
Kırklareli’ni çok iyi bilirim, oralı arkadaşlarım olduğu için. Sinagogun
birahane olarak kullanıldığını bizzat gördüm. Güzelim Kırklareli mahallelerinin
boşaltılıp, insanların Lüleburgaz’a nasıl kaçtıklarını doktor arkadaşlarım
anlattılar. Çok zor zamanlardı; Türkiye çok kapalıydı, dünya da kapalıydı.
1968’de Rumların, 20 kilo 20 dolarla bir haftada kovulmaları… Tabii bunlarla
büyümüş yöneticiler Ankara’da zorluk çekebilirlerdi. Benim şansım oldu, ben
orta kuşağım yani iki grubu da gördüm. 90’ların özgürleşme rüzgârını da
yaşadım. Devletin üniversitesinde uzun yıllar çalıştığım için devlet
bürokrasisini de biliyorum. Akademik kimliğimden kaynaklanan rahat konuşma
özelliğim var. Yani akademik gerekçelerle konuşma. Politik olmayan bir tarzda
konuşma anlamında da hiç zorluk yaşamadım. Fikirlerimi hiç frene basmadan
-tabii bir terbiye içinde, bir aktivist dilim yok benim- dile getirebildim.
Akademik insanlar, kanıta dayalı çalışan insanlardır o yüzden orada bir zorluk
yaşamadım. Ancak hep söylüyorum kanunların değişmesi, siyasi iradenin değişmesi
önemli; ama uygulamanın da değişmesi lazım. İnsanların sırtında taşıdığı
bagajlar, yükler -ki bunları hepimiz taşıyoruz- her ne kadar siyasi irade
istemese de, insanların tavırlarını belirliyor ve bürokraside karşınıza başka
sorunlar olarak çıkıyor.
Meclis ortamı çok iyi, 15 arkadaşımızın hepsi;
ağabeylerimiz, büyüklerimiz. Gerçekten çok hüsnü kabul görüyoruz. Etkilendiğim
iki olay oldu; biri pozitif diğeri ise negatif. Negatifle başlayıp pozitifle
bitireyim… Süryani Katolik Cemaatinin Mardin’deki bir gayrimenkullü iade
edilecek, edilemiyor bir türlü. Laki Bey döneminden kalma dava dosyaları
önümüze geldi. Vicdanen herkes o arazinin o cemaate ait olduğunu biliyor. Adı
da belli, Ravda diye bir yer. Başka Ravda diye bir yer yok. Tapuda da Ravda ve
çevresi diye geçiyor. Osmanlı tapuları öyle, ama tapu kayıtları bir şekilde yok
olmuş. Dolayısıyla bugün tapuyla eşleştirilemiyor. Orayı iade edemedik. Süryani
Katolik manastırının malı; diyorlar ki, “1940’larda tapuda beyan etselerdi.”
Ben de dedim ki, 1940’larda Süryani Katolik bir rahip tapuya gidip “bunu bana
yazın” diyebilir miydi? İstanbul’da bile mümkün değildi. İnsaf diyorsunuz. Öbür
taraftan bakınca da kanuna adapte edemediğiniz zaman verseniz de gerçekliği
yok; verdiğiniz hazine malı gözüküyor. Bu sefer de Hazine, Vakıflar Genel
Müdürlüğünü dava ediyor; hangi kanuna, evraka göre verdin sen bunu diye.
Kanunlar tutmuyor. O yüzden zorlanıyoruz.
Olumlu bir örnek vereyim. Yeni seçilmiştim; Vakıflar
Genel Müdürümüzden bir telefon geldi. AB Bakanlığı’nın -o zaman da Volkan
Bozkır Bey bakandı- Alman meslektaşını ağırlayacağı bir yemek olduğunu,
kendileriyle aynı masada oturup oturamayacağımı sordu. Ben de yemekte hep
birlikte bir masada oturacağımızı sandım. Bir baktım, masada Bakan Bey ortada,
bir tarafında ben, bir tarafında Genel Müdürümüz; resmi Türk delegasyonundayım.
Benim için çok anlamlıydı. Daha önceleri Türkiye’yi akademik alanda çok temsil
ettim, konuşmalar yaptım ama devlet bürokrasisinde olmak bir başkaydı. Bakan
Bey, açılış konuşmasını yapmamı istedi. Hiç hazırlığım yoktu; söze “Ülkemize
hoş geldiniz” diye başladım. İnsanlar şaşırdı, insanların şaşırmalarına ben de
şaşırdım. Bu bizim ülkemiz. Almanla benim Hıristiyan olmaktan öte bir
benzerliğim yok. “Ülkemize hoş geldiniz” deyince kendimi de çok iyi hissettim,
iyi geldi. O dönemde hayatımda çok yoğundum, görevin hakkını veremeyeceğimi
düşünüyordum. Ancak orada rahatladım ve artık “çalışabilirim” dedim.
“BİR IRKI KÜLLİYEN HAİN VEYA KÜLLİYEN MÜKEMMEL İLAN ETMEK
EN HAFİF DEYİMİYLE FAŞİZANLIKTIR”
AK Parti hükümetinin pozitif icraatlarından biri oldu bu;
Ermeni yurttaşımıza en üst seviyede Türkiye’yi temsil etme payesi verdi. Ancak
sokakta bunu yaşayamıyoruz. Devletin üst kademesinden pozitif bir bakış var ama
sokağa baktığınız zaman da halen eski hastalıklar devam ediyor, eski algıyı bir
türlü kıramıyoruz.
Bu çift taraflı bir algı aslında. Azınlık toplumlarında
da var, biz buralı mıyız, neden biz buralı değiliz düşüncesi… Erzurum Pasinler
Belediye Başkanı’nın anma töreninde yaptığı konuşmayı biliyorsunuz; “hain
Ermeniler”. Gerçi sonra açıklama yaptı, özür diledi, “Elime verdikleri metni
okudum sadece” dedi. Tabi bu kabul edilebilir bir gerekçe değil. Daha önce de
dediğim gibi, bagajlarımız var, kendi sırtlarımızda yükler var. Bizler
bürokraside, Türkiye’nin siyasi hayatında, çok yer alamadığımız için toplumdaki
dönüşümlere çok katkıda bulunamadık. Siyasi irade dese bile toplumlarda
dönüşümün çok kolay olmuyor.
Bu bagajlarımızdan kurtulmamız için bu yürüttüğüm
temsiliyet görevinin önemli olduğunu düşünüyorum. Büyük topluma ulaşmak zor
biliyorum, ama birçok proje yaparak büyük topluma ulaşmamız lazım. Mesela
Edirne Sinagogu açılışında, Bakan Bey ve bütün vakıf temsilcileri bir arada
sohbet ediyorlar. Söylenen ilahileri dinledikçe “kürdi hicazkâr gibi bu”
dediler. Dedim ki “ortak kültürümüz bu zaten.” Osmanlı’da müzikte etkileşim
oldu. İnanamadılar. Hepsi yüksek düzey bürokrat bu insanlar daha önce hiç sinagogda
ilahi dinlememiş.
Zaten en büyük sıkıntımız bizi tanımamaları, bilmemeleri.
Kendimizi anlatma adına çok çabalarımız olsa da, 100 bin kişilik bir cemaatin
kendini 80 milyona tanıtması kolay değil. Belki İstanbul’da biliniyorsunuz
ancak Ardahan’da bilinmeniz mümkün değil.
Aynen, Edirne’deki vali, Erzurum’daki belediye başkanı
olayında olduğu gibi… “Sadece metni okudum” diyor, “Hain Ermeni, katil Ermeni”
demekten çekinmiyor. Bakın, Soykırım’ın en büyük kurbanı Yahudiler oldu ama
“katil Alman” demediler, “katil Naziler” dediler. Bu çok önemli, bir ulusu
rencide etmemek lazım. Almanların içinde çok vicdanlı insanlar vardı, diğer
taraftan Avusturyalı Naziler, Fransız Naziler de vardı. Bir ırkı külliyen hain
veya külliyen mükemmel ilan etmek en hafif deyimiyle faşizanlıktır.
“BURADAKİ MUSEVİLERİN SADECE İSPANYA’DAN GELDİĞİNİ
ZANNEDİYORLAR”
Bugün azınlık cemaatlerinin en büyük sorunlarından biri
yapılması gereken seçimlerin ertelenerek ötelenmesidir. Diğer taraftan Yahudi
cemaati, kendi içindeki seçimleri her geçen gün daha demokratikleşerek
gerçekleştiriyor. Ermeni cemaatinde durum nasıl?
Gerçekten Türkiye’de bir Yahudi modeli var. Ermeni ve
Rumlar bundan biraz uzakta ama farklı yapılar da söz konusu. Öncelikle az
bilinen bir şey belirtmek istiyorum. Dünyada, patriğini yani dini liderini
halkın seçtiği tek ulus Ermeniler. Papa’yı bile metropolitler seçiyor. Ta
Osmanlı’dan, 1868 yılındaki Ermeni Nizamnamesinden beri patriği siviller
seçiyor. Bir ‘millet başı’ kavramı var. Meşruti bir yapı da kazandırılmış
patriğe; Osmanlı’da milletler düzeni olduğu için. Cumhuriyet döneminde de bu
durum devam etmiş. Aslında Ermenilerin de ortak mütevelli heyeti var, bütün
vakıfları tek bir heyet yönetiyor. Bu Osmanlı’daki cismani meclisin ruhunu
taşıyan laik bir sistem. Bu cismani heyeti 1960 darbesinde kaldırdılar. Aynı
şekilde Rumlarınkini de kaldırdılar. Musevi cemaatindeki bu ortak mütevelli
nasıl işliyor, ayrıntılı bilgim yok. 1960 darbesinde bu yapı tırpanlanıyor ama
Ermeniler ısrar ediyor. 54 vakıftan, İstanbul’da olan beşi, benim okulum gibi,
ortak mütevelli heyeti ile yönetilmeye devam ediyor, ta ki 1970 darbesine
kadar. 1970’te o da elimizden alınıyor. Ermeniler yine ısrar ediyor, “Bari
seçimlerini ortak yapalım” diyorlar. 1980’e kadar seçimleri ortak yapılıyor;
80’de o da kaldırılıyor. Böylece kısıtlı hale geliyor. Aslında devlet
bürokrasisi her vakfın müstakil hale gelip öyle organize olmasını istiyor.
Hatta üzülerek söylüyorum, eski Cumhurbaşkanımız Sezer, Vakıflar Kanunu’nu veto
gerekçesinde -kendisi yüksek hakimdir- derki “Vakıflar Osmanlı bakiyesidir,
zaman içinde erimesi ve yok olması lazım. Siz bunları bu kanunla tekrar
yaşatmaya çalışıyorsunuz.” Kısacası
80’den sonra Ermenilerin tüm vakıfları müstakil vakıflara dönüşüyor. Bir türlü
organize olamıyorlar. Tabi bunların içinde bir sürü bireysel itirazlar olabilir,
bireysel yetersizlikler, fazlalıklar olabilir. Ama sonunda Vakıflar Yasası ve
Laki Vingas’ın seçilmesinden sonra Ermeniler ve Rumlar tekrar örgütlendi.
Ermeniler, Vakıflar Arası Dayanışma ve İletişim Platformu’nu (VADİP) kurdu;
gayri resmi, hukuksal bir kimliği yok. Bir dernek değil, bir platform. Buna
çoğunluk katıldı; birkaç Ermeni vakıf katılmadı. Onlarla bireysel çekişmeler
oldu. Benim de gündemimdeki ilk madde bu seçimlerin yapılamaması… Sebep olarak
çeşitli gerekçeler söylediler, bu konudaki dedikodular muhtelif. Dediler ki
Ermeniler bir türlü seçim tüzük çalışmasını yapmadılar, onun için seçimler
erteleniyor. Aslında Ermeniler oy birliği ile bir tüzük çalışması yaptı ve
Adnan Bey aracılığıyla bakanlığa ilettik. Ancak arada başka görüşte olan küçük
ya da büyük vakıfların başka kanallardan baskı yaptıklarını biliyoruz. Bu
Rumlardan da oldu, Ermenilerden de oldu. Yahudilerden hiç olmadı. Yahudiler
daha monoblok davrandı. Doğrusu da oydu zaten. Devlet bürokrasisini bilenler
aslında bunların hiç de önemi olmadığını bilirler. Devlet bürokrasisi bir
kanunu bir tüzüğü yazarken, network bazında tüm parametrelere bakar ama sonuçta
kendi ideolojisi ve devletin bekasını öne alarak bu tür yönetmelikleri
yaparlar. Yani biz istesek de tüzüğün çıkartılmasını engelleyemeyiz. Kişisel
yorumum bu. Bunun basit bir tüzük olduğunu düşünüyordum ama Sayın Bakan’ın
toplantısında işin bu kadar basit olmadığını anladım. Aslında bu bir tüzük işi
değil; hükümetimiz azınlıkları kapsayıcı yeni ve bütünsel bir yasa hazırlığı
içinde. Aslında bu bir yasa tasarısı – büyük ihtimalle bir çerçeve yasa.
Azınlıkların AB normlarında haklara sahip olması hedefleniyor. Gerçi, AB’deki
azınlıklar bizim azınlıklarımızla aynı model değil. Buradakiler sonradan
oluşmuş azınlık değil; kadim, hep olan azınlık. Herkes, Musevilerin sadece İspanya’dan
geldiğini zannediyor ama değil.
Musevi cemaatinin Gelibolu Mezarlığı olmak üzere bazı
mezarlıklarla ilgili sorunları var. Bu konuda bir gelişme var mı?
Başbakan Yardımcısı Yalçın Bey ile olan toplantıda bu
konu gündeme geldi; hatta Adnan Bey’den bilgi istedi. Mezarlıkların şöyle bir
sorunu var: Mezarlıklar, başka bir kurum veya vakıf tarafından
sahiplenilmemişse belediyeye geçiyor. Belediyeye geçen mezarlıkların bazıları
korunmuş, bazıları ise çok kötü durumda. Mezarlıklarda belediyeye geçenlere fazla
bir şey yapamıyoruz. Vakıf malı olduğu tescil edilirse iadesini isteyebiliriz.
Birçok mezarlık, mezarlık işlevini yitirmiş olsa bile, iade edildi. En büyük
örneği de Ortaköy Ermeni Kilisesi Mezarlığıdır. Artık mezarlık olmamasına
rağmen arazi iade edildi, hatta oraya bazı binalar da yapıldı. Mezarlıkları
korumak bizim için çok önemli. İshak İbrahimzadeh, Bakanımızla ortak
toplantıda, “Bunlar bizim canlımız kadar değerli” dedi. Azınlıklar, Lozan
dışında, Vakıflar Genel Müdürlüğü Kanunu’nda küçük bir paragraftan başka,
hiçbir yerde yok. Ne Milli Eğitim Bakanlığında, ne Maliye Bakanlığında azınlık
tanımı var. Ne mezarlıklarda, ne belediyelerde... Bizim çerçeve kanunumuz
Lozan, bunu binaen kanunların yapılması gerekirken, çoğu yapılmamış. Hatta
hiçbiri yapılmamış diyebiliriz. Kanunun belediye ayağından “mezarlık en yakın
vakfa verilir” demesi lazım; bu kadar basit. Bu sorunu ancak yeni çerçeve kanun
çözebilecek. Yeni bir kanun ve uygulama olmadan, geçici 8. ve 11. madde ile
verilebilenler verilebildi. Ama eğer 36 beyannamesinde, mezarlığı yazmadıysanız
bugünkü kanunlar çerçevesinde yapılabilecek fazla bir şey yok.
AK Parti hükümetlerinin son dönemlerde yaptığı
icraatlarda gayrimüslim cemaatlere çok samimi bir bakış açısı var. Özellikle de
hak sahibi olduğu mülk mevzuatlarında. Ancak bürokraside bazı sebeplerden
dolayı tıkanıklıklar yaşanıyor. Bunlar da inşallah zamanla aşılacak.
Türk entelektüellerinin -Türk derken gayrimüslim olmayan
büyük toplumu kastediyorum- bilim insanlarının, politikacıların özel ihtimam göstermesi
gerektiğini düşünüyorum, yoksa o ülke klasik anlamda çağdaş bir demokrasiye
dönüşemez. Ayrımcı dil terk edilmedikçe, “Aaa Antep’de Yahudiler mi vardı?”
diyen bilgisizlik ortadan kalkmadıkça bu durum aşılamaz.
Türk Musevi Cemaati ile ilişkileriniz nasıl?
Her şeyden önce sizin sisteminizle çalışmak çok kolay. En
basitinden, bir toplantı olacak ise cemaatinizi temsilen donanımlı, kaç kişi
denirse o kadar kişi hiç sorunsuz, hemen geliyor. O manada çalışmak çok kolay.
İshak Bey de çok orijinal bir kişilik. Yakından tanımazsanız önce biraz
şaşırabilirsiniz. Ben kendisini tanımaktan çok mutluyum; çok renkli, çok
yapıcı, ilkeli, çelişmeyen bir kişi.
Şu an itibariyle görevinizi nerede gerçekleştiriyorsunuz?
Ermeni toplumu, bize bila bedelle Şişli’de Key Plaza’da
100 metrekare bir ofis tahsis etti. Temsilcilik görevi devam ettiği sürece,
başkanı hangi cemaate mensup olursa olsun, benden sonra seçilecek hiçbir
temsilciden de bedel talep edilmeden bu ofis temsil makamı olarak
kullanılabilecek. İnşallah, Nisan’ın 15’inden sonra hep beraber ofisimizin
açılışını gerçekleştireceğiz.
Yaptıklarımızla ilgili bir data, bir arşiv oluşturmak
istiyoruz. Benden sonra gelen, neler yapıldığını görsün, sistemin kişilere
bağımlı kalmadan devamlılığı oluşsun diye. Kurumsal kimliğe doğru ilerlemek ve
bunun kesintisiz devam etmesini arzuluyoruz. Çünkü yedi ortak cemaatin ilk defa
bir kişi tarafından temsil edilmesinde bilgi akışı ve devamlılık çok önemli. Bu
sebeple size de takdim etmiş olduğumuz 2015 yılı için bir çalışma raporu hazırladık.
Bu rapor genel bilgiler, yıl içinde neler gerçekleştirdiğimizi, bütçelerimizi
vs. içeriyor. Bunu iki yıl daha, yıl sonlarında yaparak yine tüm vakıflarımızın
ve ilgililerin bilgilerine sunacağız.
Mali konularda da hiçbir sıkıntımız yok. Laki Bey’in
döneminden beri devam etmekte olan bir bütçeleme var. Bunun detaylarını da yine
raporumuzda görebilirsiniz. Şeffaflık karinesi bizler için çok önemli. Tüm
cemaatlerimiz ofis bütçesine katkıda bulunuyor. Bu da yine sene başlarında
gerçekleştirdiğimiz toplantıda belirleniyor. Bir şansımız da önceleri Laki
Bey’le çalışmakta olan Sevgili Muteber’den (Muteber Yılmazcan), yine devamlılık
ilkesiyle, benim dönemimde de kurumsal iletişim direktörü olarak her konuda
destek almaktır.
Osmanlı’da ve Cumhuriyet döneminde gayrimüslim cemaatler
arasında böyle ortak çalışmalar yoktu. Hatta büyük kıskançlıklar, problemler
yaşandı. Ne mutlu ki bugün bir masanın etrafında büyük keyifle
toplanabiliyoruz.
Bütün başkanlar yılda en az iki kez toplanıyoruz.
Şöyle toparlayalım; gönül arzu ediyor ki Türkiye
Cumhuriyetinde gayrimüslim milletvekillerimiz, Toros arkadaşımız gibi
cemaatlerimizi temsil eden Ermeni bir yurttaşımız, yarın öbür gün bir Yahudi
veya Rum bakanımız, bir hakim, bir subay olsun… Bu temenniler hep içimizde oldu,
fakat bunu bir türlü başaramadık. Türkiye Cumhuriyetinde demokrasi ilerledikçe
inşallah bu günleri de göreceğiz.
Ümitliyim bu konuda çünkü bu artık vazgeçilmez veya
engellenemez bir mecraya girdi çünkü bir sürü birikimli insan var. Belki bir
Süryani çok iyi bir askeri stratejist olacak, niye engelleyelim ki onu?
Sevgili Toros kardeşim, Şalom okurları adına bu güzel ve
samimi söyleşi için teşekkür ederim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.