Murat Bebiroğlu
Doğa boşluk kabul etmez. Başta seçilmiş patrik olmayınca bazı
kendisini kanaat önderi olarak görenler, vakıf yöneticileri, hayırseverler,
yazarçizerler -çoğu iyi niyetle- boşluğu doldurmaya çalışıyor. Arkasına basın
desteğini alanlar -ezici çoğunluğun nötrleşmesi yüzünden- patrik seçimi de
dahil her konuda daha etkili olabiliyor, ayrıca meşhur oluyor. Yöneticilerin,
kanaat önderi ilan edilenlerin, hayırseverlerin, yazarçizerlerin kendileri ya
da kurumları için daha fazla yetki ve güç istemeleri doğal ve insani. Şaka
yollu da olsa çağdaş amiralardan söz edenler bile var.
Sık sık 1863 Nizamnamesinden söz edenler, cemaatin bu dönemde nasıl yönetildiğini unutmuş görünüyor. Bilindiği gibi, cumhuriyet öncesi çok az sayıda vakıf olarak kurulmuş cemaat vakfı dışında kalan iki bine yakın kilise ve okullar doğrudan Patrikliğe ve ruhani önderliklere bağlıdır ve tüzel kişilikleri yoktur. Günümüzde ise maalesef bütün cemaat vakıflarının patriklikle bağı koparılmıştır.
Bir cemaatin varlığını sürdürmesi, tüzel kişiliğinin
tanınması ve örgütlenmesi ile mümkündür. Bir yandan az doğum nedeniyle doğal
asimilasyon, diğer taraftan din ve patriklik karşıtı gruplar ve aşırı
entegrasyon yüzünden artan gönüllü asimilasyon tehlikesiyle karşı karşı kalan
Türkiye Müslüman olmayan azınlıkları cemaatin tüzel kişiliği tanınmaz ve
merkezi bir yönetime kavuşmazsa ciddi varlık kayıplarına da uğrayabilir.
Elde edilmesinin güçlüğü, geçmişin unutulması yüzünden olacak
Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliği cemaatin gündemine gelememektedir. Doğruyu
söylemek gerekirse, kimse yetki ve gücünü paylaşmak istememektedir. Bu yüzden
Müslüman olmayan cemaatlerin tüzel kişiliği sorunu, Avrupa Komisyonu Türkiye
İlerleme Raporlarında kalmakta ve maalesef genellikle sadece akademisyenler ve
insan hakları savunucularınca dile getirilmektedir. Belki bu yüzden bazı
cemaatin önde gelenleri cemaatin tüzel kişiliği yerine sadece vakıfların
yönetimi ile ilgili olabilecek bir üst kurul istemektedir. Halbuki gerekli olan
vakıfların değil cemaatin yönetilmesi, vakıf yönetimlerinin denetlenmesi ve
merkezi bir yönetimdir. Patriğini seçen cemaat, elbette cemaati yönetecek sivil
meclisi de seçecektir. Cemaatin tüzel kişiliğinin tanınması ve örgütlenmesine
izin verilmesiyle vakıf yöneticilerince değil halk tarafından seçilen sivil
meclis ile Ruhaniler genel meclisi tarafından seçilen ruhani meclis Patrik
başkanlığında, vakıflarla birlikte cemaati yönetir, sorunlarına merkezi
çözümler arar. Merkezi bir bütçenin yapılması da, bir koordinasyon da ancak
cemaatin tüzel kişiliğinin tanınmasıyla mümkün olacaktır.
Yönetimlerin bağımsızlığı o kadar benimsenmiştir ki,
vakıf yönetimlerinin seçiminde adil olmadığı, çağdaş olmadığı ve halkın
iradesini yansıtmadığı bilindiği halde basit çoğunluk yerine nispi sistemle
seçim bir türlü gündeme gelememektedir. Örneğin 1000 seçmenli üç grubun
katıldığı bir vakıf yönetiminin seçiminde A grubu 330, B grubu 334 ve C grubu
ise 336 oy almış olsun. Bu durumda 7 ya da 11 yöneticiyi tümünü C grubu
çıkarır. Buna adalet denebilir mi? Bu seçim sistemi cemaat mensuplarını
küstürmekte, katılımı ciddi ölçüde azaltmakta hatta aidiyet duygusunu
zayıflatmaktadır. Toplumun büyük bir bölümünün ilgisizliğin diğer bir deyimle
nötrleşmesinin temel nedenlerinden bir de budur. Daha kötüsü tüm cemaat
varlıklarının belli gruplarca kontrol edilmesi tehlikesini doğurmaktadır. Hele
merkezi bir yönetim ve denetim yok ve vakıf tamamen bağımsızken tehlike daha da
büyümektedir. Ancak ne yazık ki, bu güne kadar bu konuda da etkili çevrelerden
bir öneri gelmemiştir.
Tarihe kısaca bir göz atalım.
1863 öncesi patriğin mutlak ve kesin hakimiyeti vardır ve
istek ve emirleri kanundur. İmparatorluk da patrikleri paşa olarak görür. Patrik
hem cemaatle devlet arasında aracıdır hem de her konuda yöneten ve denetleyen
kurumdur. Semt ve kilise yönetimlerinin bağımsızlığı söz konusu değildir.
Bir tepki yasası olan ve devletin meşrutiyete geçmesine
benzetilebilecek olan 1863 Nizamnamesi ise, patriğin yetkilerini çok büyük
ölçüde sınırlamış, söz yerinde ise rütbesini indirmiştir. Bu nedenle de
Nizamnamenin kabulünden sonra Patrikliğin devlet üzerindeki gücü ve etkinliği
büyük ölçüde azalmıştır. 1894-96 katliamında ve 1915 soykırımında patriklerin
daha fazla etkin olmamasında patriklerin gücünün azalmasının önemli bir rolü olduğu
düşünülebilir. 1863 Nizamnamesi de semt ve kilise yönetimlerini dini işlerde
genel meclis tarafından seçilen Ruhani Meclise ve sivil konularda tamamen sivil
meclis tarafından seçilen komisyonlarına bağlamıştır[i].
Hastane yönetimi ise sivil meclisçe seçilir ve o da tamamen sivil meclisçe
seçilen komisyonlara bağlıdır[ii].
Cumhuriyet ile birlikte çok şey değişti. Cumhuriyet
döneminde beş kez toplanan ve meclisleri ve komisyonları seçen Genel meclis son
kez 1934 yılında toplandı. 13 Eylül 1934 tarihinde patrik tarafından da
onaylanan bir kararla sivil meclis kaldırıldı, yerine Merkezi Mütevelli
(Getrongan Varçutyun) denen ve halk tarafından değil semt ve kilise
yönetimlerince seçilen bir organ kuruldu[iii].
Bu heyetin görevi cemaati yönetmek değil vakfiyesi olan vakıflar, bazı okullar
ve sahipsiz kiliseleri atama yoluyla yönetmek ve denetlemekti. Diğer semt ve
kilise yönetimleri doğrudan patrikliğe bağlıydı ve tüzel kişilikleri yoktu.
1936 yılında Vakıflar Kanununun yürürlüğe girmesiyle
bütün cemaat yapısı alt üst oldu. Vakfiyesi olan ve gerçekten vakıf olarak
kurulan birkaç vakıf (Hastane, Karagözyan ve Kalfayan gibi) dolaylı olarak
patrikliğe bağlı vakıflar dışında kalan ve doğrudan patrikliğe bağlı kilise ve
okullar da dahil hepsi vakfiyesiz vakıf haline getirildi. Dünyada vakfiyesi ve
vakfeden olmayan ilk vakıflar doğdu. Böylece bu kilise ve okullar patriklikten
koparılarak bağımsız vakıflar haline getirildi. Zaten sivil meclisin
kaldırılması ve merkezi mütevelliliğin gündeme gelmesindeki amaç da patriklik
ve cemaatle vakıfların bağlarının koparılmasıydı. 1938 ile 1949 yılları
arasında bu vakıflara halkın seçtiği değil, devletçe atanan tek mütevelli ile
yönetilmesi bu kopukluğu en üst seviyeye getirdi[iv].
1949’da vakıf yönetimlerinin tekrar halk tarafından seçilmesine yeniden izin
verildi.
1950’lerde merkezi mütevelli hastane dahil 11 vakfın
yöneticilerini atama yoluyla yönetiyor ve denetliyordu. Merkezi mütevelli açıkça olmasa da dolaylı
olarak doğrudan patrikliğin yönetimindeydi.
./. Devam Edecek
Sevgiler.
Mart 2016
Murat Bebiroğlu
[i] Madde 54.- Söz konusu
yönetimlerin (semt ve kilise yönetimlerinin MB) hizmetleri, doğrudan doğruya
anılan komisyonlara ilişkide olacaktır, okullar konusunda eğitim komisyonuna,
idari işler hayır kurumları komisyonuna, dava işleri hakkında yargı komisyonuna
başvurur ve sözü geçen komisyonların her birine ait konularla ilgili olarak
komisyona inceleme sırasında hesap verir.
Madde 56.- Semt ve kilise yönetimlerinin görev ve
davranışlarını sınırlama ve belireme konusunda gerekli talimat Ruhani ve
cismani meclisler tarafından hazırlanacaktır.
[ii] Madde 51.- … Söz konusu
yöneticiler, hastanenin idaresi konusunda hayır kurumları komisyonuna, eğitim
ve öğretim maddesi gereğince eğitim komisyonuna karşı sorumlu olup, işlemlerle
ilgili bilgileri bu komisyonlara inceleme sırasında gösterirler.
[iii] http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=442&DilId=1
[iv] http://www.hyetert.com/yazi3.asp?Id=442&DilId=1

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.