Derleyen: Ayşe Hür
Hepimiz için felaketin doğuş sebepleri bir!... Vatanından
ayrılarak yollarda ölen veya öldürülen Ermenilerle, Cezire ve Suriye çöllerinde,
Erzurum dağlarında açlıktan, hastalıktan, sıcaktan telef olan veya telef edilen
Türkler ve Suriye’de açlıktan sokaklarda inleye inleye ölen Arapların ve Cemal
Paşa’nın kanunuyla ipe çekilen ve sürgün yerlerinde sefalet içinde kalan
uğursuz kuvvet aynı kuvvettir. Binaenaleyh, Türkler de, Araplar da, Ermeniler
gibi davacıyız. Biz de adalet istiyoruz! Birbirimizi suçlamaktansa, el ele
verip medeni dünyadan adalet dilemek ve asırlardan beri kardeşçe yaşamış olan
Arapları, Türkleri ve Ermenileri bu hale getirenlerin cezasını istemek ve henüz
vakit geçmemiş ise, bundan böyle yine kardeşçe yaşamaya çalışmak pek uygun
olur.”
***
Not: 1915’e Özbeöz
Müslüman/Türk tanıklardan içeriden bir
bakış amaçlı bu yazı Toplumsal Tarih Dergisi'nin Haziran-Aralık 2015 sayılarında
'Tehcir anlatıları' başlığı altında peyderpey yayımlanmıştır.
1915’E DAİR MÜSLÜMAN/TÜRKLERİN TANIKLIKLARI
1) ÇERKES AHMED’İN KRİKOR ZOHRAB VE VARTKES SERENGÜLYAN’I
NASIL ÖLDÜRDÜĞÜNÜ ANLATIŞI
O meşum 1915 yılında, 23 Nisan’ı 24 Nisan’a bağlayan gece
İstanbul’da tutuklama haberini duyanlar İstanbul Mebusu Krikor Zohrab’ın evine
koşmuşlardı. Zohrab Sadrazam Said Halim Paşa’yı aramış, ardından Talât Paşa’ya
bir mektup yazmıştı. Ama sürgünleri durduramamıştı. Durduramadığı gibi kendisi
de sürülmüştü. Tutuklanış hikâyesi gayet ilginçti. 2 Haziran Çarşamba gecesi
Cadde-i Kebir’deki (İstiklal Caddesi) Cercle d’Orient Kulübü’nde Talât Paşa ve
Halil Bey’le yemek yemiş, ardından kâğıt oynamış, Zohrab Efendi gitmek üzere
ayağa kalktığında Talât Paşa da kalkmış ve Zohrab’ı yanağından öpmüştü. Şaşıran
Zohrab “Bu iltifat neden?” diye sormuştu. Talât Paşa da “İçimden geldi” demişti.
Zohrab, yayan olarak evine giderken kendisini takip eden bir polis tarafından
tutuklanmıştı. Erzurum Mebusu Vartkes Serengülyan’la birlikte Zohrab’ı
Diyarbakır Divan-ı Harbi’nde yargılamak üzere Haydarpaşa’dan trene
bindirdiklerinde, karısı Klara ile İttihatçı gazeteci Hüseyin Cahit (Yalçın)
Bey, Talât Paşa’nın evine gitmişlerdi. Talât Paşa Klara’yı kayıtsız bir şekilde
dinlemiş ve “Soruşturma bitince dönecektir” demekle yetinmişti. Ama Zohrab ve
Serengülyan dönemeyeceklerdi.
İki arkadaş, zorlu yolculukları sırasında İstanbul’da pek
çok kişiye (Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Bey’e, Dahiliye Nazırı Talât Paşa’ya,
İTC’nin Merkez Komitesi üyesi Halil Bey’e, eski Adliye Nazırı Necmettin
Molla’ya, Almanya Büyükelçisi Wangenheim’a, İTC’nin önde gelenlerinden Dr. Nazım’a)
mektup yazarak geri dönmelerine yardım etmeleri için ricada bulunmuştu. Ama
hiçbirinden cevap alamamıştı. Ermeni komitacıların ve bazı Türk dostlarının
(örneğin Bekir Sami Bey’in) kaçmalarını tavsiye etmelerine de kulaklarını
tıkamıştı. Hâlâ işin vahametinin farkında değillerdi. Zohrab ve Serengülyan,
18, 19 veya 20 Temmuz’da Urfa yakınlarında, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu Çerkez
namıyla maruf Binbaşı Ahmed tarafından öldürüldüler.
Cinayetin nasıl işlendiğini, İkinci Meşrutiyet’in üç
önemli tarihçisinden (diğerleri Ali Reşad ve Diren Kelekyan’dır) biri olan ve
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin resmi tarihçisi olan Ahmed Refik Altınay İki
Komite, İki Kıtal/Kafkas Yollarında (Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2010) adlı
kitabında şöyle anlatmıştı: “Çerkes Ahmet, Ermeni felaketi için mühim bir belge
idi. Bu katili, hadisenin evrelerini bizzat failinden dinlemek istedim. Çerkes
Ahmet’e doğu vilayetlerinde neler yaptığını sordum. Çizmeli ayaklarını
birbirinin üstüne attı, cigarasının dumanlarını karşısına savurdu:
‘Beybirader’, dedi, ‘şu hal namusuma dokunuyor. Ben vatanıma hizmet ettim.
Gidin, görün, Van ve havalisini Kâbe toprağına döndürdüm. Bugün orada bir tek
Ermeniye tesadüf edemezsiniz. Vatana bu kadar hizmet ettim: sonra o Talât gibi
hergeleler İstanbul’da buzlu bira içsinler, beni de böyle muhafaza altında
getirtsinler, yok bu haysiyetime dokunuyor!’
Fakat onun bir arkadaşı vardı, kendisiyle beraber Zeki
Bey’i öldüren Nazım! Çerkes Ahmet’e Nazım’ı sordum: Sus beybirader. Zavallı
şehit oldu. dedi. Çerkes Ahmet’ten daha fazla malumat almak istiyordum:
-Peki, bu Zöhrab filan ne oldular?
‘A duymadınız mı? Hepsini geberttim.’ Sigarasının dumanlarını havaya doğru savurdu, sol eliyle bıyıklarını düzelterek sözüne devam etti: ‘Halep’ten çıkmışlardı. Yolda rast geldik, derhal arabalarını kuşattım. Gebereceklerini anladılar. Vartakes dedi ki: Peki Ahmet Bey. Bize bunu yapıyorsunuz, fakat Araplara ne yapacaksınız? Sizden onlar da memnun değiller.’ ‘O senin bileceğin iş değil kerata dedim, bir mavzer kurşunu ile beynini patlattım. Sonra Zöhrab’ı yakaladım. Ayağımın altına aldım. Koca bir taşla kafasını ezdim, ezdim, geberinceye kadar ezdim.’” (s. 41-42)
-Peki, bu Zöhrab filan ne oldular?
‘A duymadınız mı? Hepsini geberttim.’ Sigarasının dumanlarını havaya doğru savurdu, sol eliyle bıyıklarını düzelterek sözüne devam etti: ‘Halep’ten çıkmışlardı. Yolda rast geldik, derhal arabalarını kuşattım. Gebereceklerini anladılar. Vartakes dedi ki: Peki Ahmet Bey. Bize bunu yapıyorsunuz, fakat Araplara ne yapacaksınız? Sizden onlar da memnun değiller.’ ‘O senin bileceğin iş değil kerata dedim, bir mavzer kurşunu ile beynini patlattım. Sonra Zöhrab’ı yakaladım. Ayağımın altına aldım. Koca bir taşla kafasını ezdim, ezdim, geberinceye kadar ezdim.’” (s. 41-42)
Meclis-i Mebusan’ın saygın ve renkli üyelerinden olan Zohrab’ın böyle vahşice öldürülmesi İstanbul’da büyük tepki yaratınca, Talât Paşa bir soruşturma açmak zorunda kaldı. Aslında Talât Paşa bir süredir uygun bir bahane bulup başına buyruk davranan Çerkez Ahmed’den kurtulmak istiyordu. Nitekim IV. Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın Emir Subayı Falih Rıfkı (Atay) Suriye anılarını topladığı Zeytindağı (Varlık Yayınevi, 1964) adlı kitabında “Tam fırsatı idi. Cemal Paşa hemen ikisinin de tevkif olunmasını emretti. Fakat Çerkes Ahmet’le Nazım durumu kavramış olduklarından ilk trenle İstanbul’a hareket etmişlerdi. Cemal Paşa, çılgın, Adana’ya, Afyon’a, şiddetli emirler yağdırıyordu. İki arkadaş İstanbul’a can atmışlardı. Merkez Kumandanına emir verdi: Bütün mesuliyeti bana ait olmak üzere derhal bu iki arkadaşı eşyalariyle Şam’a yollayınız.’ Merkez-i Umumi bırakmıyordu. Talat Paşa ile şifre yazışmaları başladı. Talat Paşa nihayet: ‘Bu vesile ile onlardan da kurtulmuş oluruz’, kararını vermiş olacaktı. İki arkadaş Şam’a geldiler. (…) Çerkes Ahmet ve Nazım’ın eşyaları açıldığı zaman çantalarında kadın yüzüğü, bilezik, küpe ve mücevher buldular. Harp divanının eline mükemmel bir silah geçmişti, bu iki serserinin bir ideal için fedakârlık değil, zengin olmak için cinayet yapmış oldukları belli idi. İstanbul’dan iltimas telgrafları yağıyor, Şam Harp Divanına sür’at emirleri gidiyordu. Harp Divanı yirmi dört saat içinde iki azılının idam kararını verdi ve mazbatasını Kudüs’e yolladı. (…) Zöhrap’la Vartekes’in katilleri ertesi gün Şam’da asılmıştı.” (s. 90)
2) AHMET REFİK ALTINAY’IN ESKİŞEHİR ERMENİLERİNİN
TEHCİRİNE DAİR TANIKLIĞI
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin resmi tarihçisi olan
Refik Ahmet Altınay, İki Komite İki Kıtal/Kafkas Yollarında (Tarih Vakfı Yurt
Yayınları, 2010) adlı eserinde Eskişehir ve havalisindeki Ermenilerin tehcirini
şöyle anlatmıştı:
“Bir sabah, Eskişehir İstasyonu’nda beklenmedik bir
manzara görüldü. O tarihe kadar trenlerden sakat ve hastalar, yanakları çökmüş,
traşlı, ölü benizli, arkalarında yırtık bir kaput, ellerinde bir parça kuru
ekmek, Anadolu’nun talihsiz çocuklarından başka kimsenin çıktığı görülmezdi.
Şimdi çıkanlar, çocuklardan, kadınlardan, ihtiyarlardan, genç kızlardan oluşan
bir kafile idi.
Bu ufak kafile o kadar hazin, o kadar elim bir manzara
gösteriyordu ki yumuk kollarıyla anasının arkasına sarılan, haziran güneşinin
ateşleri altında, aç ve terler içinde, boyunlarını bükerek uyuyan yavruların
hali yürekler parçalayacak derecede idi. Acaba hepsi bu kadar mıydı? “Konya’ya
gidecekler!” deniyordu. Fakat ceplerinde on para şimendifer yol parası yoktu.
Hepsi de fakir, bedbaht köylülerdi. İstasyon’da, parmaklığın önünde, ihtiyar
bir kadın, kucağında sarışın mavi gözlü beş altı yaşında bir kız, yanında bir
erkek çocuğu, boyunlarını bükmüş oturuyorlardı. Sordum: Asker ailesi imiş,
babaları askere alınmış, anaları ölmüş. Bu iki talihsiz öksüzü kendi
büyütüyormuş, kızın adını sordum: ‘Siranuş!’
Zavallı masum, elinde bir kuru ekmek, suya batırarak
yiyordu. Siranuş’a yiyecek buldurdum, sevdim, okşadım. (…) O gün İstasyon’da,
bu üzücü manzara karşısında herkes müteessirdi ve hepsi de bu kadar
zannediliyordu. Gece gelen tren bu zannı bütünüyle yalanladı. Hat boyunda acı
bir çığlık koptu. İstasyon’un ovaya nazır cephesinde ağlamalar ve feryatlar
işitiliyordu. Koştum, ne hazin bir manzara idi. Fener yok, ışık yok, rehber
yok, hiçbir şey yoktu. Kucağında çocukları ağlayan kadınlar, perişan
sakallarıyla cübbelerini toplayan, yükünü sıtlarına vuran papazlar, kan ter
içinde eşyasını çıkarmaya uğraşan, hastalarını, kızlarını, çocuklarını taşıyan
analar, fakir, zengin, aç, sefil binlerce aile, yük vagonlarından çıkmaya
uğraşıyorlar, çocuklarını, analarını, eşyalarını kaybetmemek için gecenin
karanlıkları içinde çırpınıyorlardı. Bu manzarayı görmek mümkün değildi
-gözlerden ister istemez yaş dökülüyordu- Hiç kimseye yardım etmek mümkün
değildi, hiç kimsenin yardımına yetişmek mümkün olamıyordu. Zaten edilse de
kabul eden yoktu. Bu haksız zulüm kalplerde o kadar derin bir üzüntü, o derece
sarsılmaz bir düşmanlık ortaya çıkarmıştı ki en aciz, en çaresiz, en kimsesiz
bir kadına bile yardım etmek istenilse, kaşlarını çatıyor, kindar nazarlarla
yüzünüze bakıyor, sağlam kalbi, müteessir ruhuyla felakete, açlığa, ölüme doğru
korkusuz gidiliyordu.
(…) Artık Eskişehir civarında yirmi bin kişiden oluşan
bir ordugah ortaya çıkmıştı. Çadırlar arasında sokaklar açılmış, pazarlar
kurulmuştu. Gece dağlar kararıyor, Porsuk Suyu’nun çağıltısı uzun ve hazin
tepelere aksediyor, bedbaht Ermenilerin perişan halde yattıkları ovalardaki
ışıkların sönük parıltıları görülüyordu.
(…) Haftalar geçti. Hala Ermenilerin nakledildiği görülmüyordu. Bir kısmı karadan Kütahyaya’ya sevkedilmişti. Fakat bunlar kasabaya girememişler, Alanyurt İstasyonu’nda ikinci bir karargah kurmuşlardı. Bu binlerce aileler içinde artık açlık baş göstermişti. Yiyecek, içecek, para, bir şeyleri yoktu. Nihayet eşyalarını satmaya karar verdiler. Bu karar pek feci idi: Eskişehir sokaklarında, İstasyon meydanlarında gelinlik ve genç kızların göz nuru dökerek, masum kalplerinde talı emeller besleyerek ördükleri dantelalalarını, ipekli yatak çarşaflarını, özene bezene yaptıkları gelinlik esvaplarını kollarına almışlar, kırmızı çarşaflı kadınlara yok bahasına sattıkları, sokak sokak dolaştırdıkları görülüyordu. Ne feci haldi! Satacak eşyası olmayanlar için dilenmekten başka çare yoktu. Çoğunlukla, perişan kıyafetli ailelerin kapı diplerinde oturdukları, boyunlarını bükerek dilendikleri görülüyordu. Açlık gittikçe çoğalıyordu, soğuk gittikçe şiddetini arttırıyor. (…) Nihayet bir gün, uğursuz emir geldi: Eskişehir de tahliye edilecekti. (…) Ertesi gün Eskişehir’in biçare aileleri ellerinde birer sepet, kollarında paltoları, hayvan vagonlarına bindiler. Gözleri yaşlarla dolu, kalpleri heyecanlı, asırlardan beri sevdikleri, oturdukları, yaşadıkları evlerini, çiçekli bahçelerini, muazzez hatıralarını bıraktılar, Eskişehir’in güzel ufuklarına, kahraman Osman’ın adaletine sahne olan tarihi şehre veda ettiler. Konya Ovası’nı kuşatan dağlara, Pozantı’nın yalçın geçitlerine, El Cezire’nin ateşli çöllerine, açlığa, sefalete, perişanlığa, ölüme doğru gittiler…” (s. 27-33)
3) HALİDE EDİP’İN LÜBNAN’DAKİ AYN TURA YETİMHANESİ
GÖZLEMLERİ
Edebiyatçı ve siyasetçi Halide Edip (Adıvar) Hanım, 1916 yazında Cemal Paşa’dan bir mektup almıştı. Paşa’nın Emir Subayı Falih Rıfkı (Atay) tarafından getirilen mektupta Cemal Paşa ‘Türk kadınının medar-ı iftiharı’ Halide Hanım’a, Beyrut’taki Amerikan ve Fransız kolejlerine benzer okullar açma hayalinden söz ediyor ve kendisini Suriye ve Lübnan’a davet ediyordu. Haydarpaşa Garı’ndan yola çıkan ekipte Falih Rıfkı (Atay), Halide Edip, Nakiye (Elgün) Hanım, Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ile Falih Rıfkı’nın ‘çarşaflı sörler’ dediği kadın hocalar vardı. Cemal Paşa Hamdullah Suphi’nin Suriye’deki eski Türk-İslam mimarisi eserleriyle ilgili çalışmalar yapmasını istemişti. Falih Rıfkı’ya göre Cemal Paşa, böylece ‘Lübnan’ı Konyalaştırmayı’ hayal ediyordu.
“Bir katilin elini sıktırdınız”
Adana yakınlarındaki istasyonlardan birinde trene İttihat
ve Terakki’nin ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucu ve en etkili yöneticilerinden
ve 1915 Ermeni Tehciri’nin uygulayıcılarından Dr. Bahaeddin Şakir binmişti.
Uzun bir konuşmadan sonra Bahaeddin Şakir trenden inmişti. O indikten sonra
Halide Hanım Falih Rıfkı’ya “Bana bilmeyerek bir katilin elini sıktırdınız”
demişti. Bahaeddin Şakir ise vedalaşırken Falih Rıfkı’nın kulağına eğilerek
“Senin gibi yetişecek kıymetli gençleri, bu kadınla temas etmekten menetmelidir”
demişti. Falih Rıfkı’ya göre ikisi de birbirinden nefret etmişlerdi.
İki hafta süren bu ilk seyahatten sonra, Halide Edip bir
kez daha gitti Suriye’ye. Halide Edip Suriye ve Lübnan’da bir dizi okul açtı.
Yaklaşık bin kadar Ermeni yetiminin kaldığı Ayn Tura Yetimhanesi ile daha
yakından ilgilendi.
Halide Edip, İstanbul’da kurulan yeni kabinede Maliye
Nazırı olan dostu Cavid Bey’e yazdığı mektupta yetimhanenin içler acısı hali
şöyle anlatılmıştı: “(…) Esasen bu memleket bugünlerde hep insanı ağlatacak
gibi. Eleminde o kadar derin ve ezilmiş bir şey var. Bilhassa Ermeniler, Cemal
Paşa’nın aziz başına Allah’la beraber yemin eden, sırf burada yaşamak hakkını
bulan bir sürü bedbaht Ermeni var. Mektebe bağlı bir bina da birçok var.
Çöllerde ot yiyerek karınları şiştikten sonra kimi anasını, kimi babasını,
birçokları da çocuklarını kaybettikten sonra buraya düşmüşler. Daha doğrusu,
Cemal Paşa getirtmiş (…) Dışarıda anası açlıktan ölen, babası yanında
öldürülen, on iki yaşında bir Ermeni kızı geldi, iltica etti. Mahzun, büyük
gözleriyle etrafımda dolaşıyor, lüzumlu lüzumsuz elimi öpüp ağlıyor. Bahçede
bir facia daha var. Oğlunu yanında öldürürlerken birdenbire dilini kaybeden bir
bedbaht, öteki oğlunu ve ailesini nereye attıklarını bilmiyor. Ayakları çıplak,
gözleri elem içinde, mütemadiyen işaretle felaketini haykırıyor. Bazen geceleri
çocuğu ölen bir kadın gibi, başı elleri içinde döğünüyor, döğünüyor. Gündüzleri
yazımı yazarken bazen hıçkırdığını işitiyorum. Pencereye koşuyorum, aşağıda
bahçede ellerini sallıyor, oğlunun kalbinden kurşun geçerken çıkan sesi göklere
uluyor, söylüyor. Bunlardan binlerce, yüzlerce var. Yetimhaneler hayatta bir
şeyin telafi edemeyeceği şeyi kaybetmiş yarı aç bedbaht çocuklarla dolu…”
Halide Edip, mektubunu “Yeni kabine bu emsalsiz zulüm ve cinayetin hiç olmazsa
sonuçlarını hafifletemez mi? Şimdi bugün yaşayanlara insan hakkı veremez mi?
Ben kendi hayatımla bu fena ve çirkin şeyi ödeyebilsem öderdim. Fakat benim
hayatım nedir? Hiç hem de pek gülünç ve küçük bir hiç!” diye bitirmişti.
(Aktaran Murat Bardakçı, İttihatçı’nın Sandığı, İş Bankası Kültür Yayınları,
2014, s. 128-129) Halide Edip 1917 yılının Mart ayının sonlarına doğru
Suriye’den ayrıldı. Cemal Paşa’nın buradaki görevi 12 Aralık 1917’de bitti.
Suriye ve Lübnan’daki Ermeni yetimlerinin çilesi ise hiçbir zaman bitmedi.
4) TRABZON MEBUSU HAFIZ MEHMET EMİN BEY’İN TANIKLIĞI
Meclis-i Mebusan’ın 4 Kasım 1918 tarihli oturumunun 3.
celsesinde, Aydın Mebusu Emanuel Emanuelidis Efendi’nin sabık hükümetin bazı
icraatları hakkındaki sekiz soruluk takririnin tartışılması sırasında söz alan
Trabzon Mebusu Hafız Mehmet Emin Bey (sadeleştirilmiş dille) şöyle konuşmuştu:
“… Amma Emauelidis Efedi takririnde sırf Ermeni oldukları için bir milyon çocuk
ve kadının öldürüldüğünden ve beş yüz elli bin Rumun itlaf edildiğinden ve iki
yüz elli bin bu kadar Rumun tehcir edildiğinden bahsetti.
Bendeniz bundan evvel kabineye güven oyu sırasında
memlekette meydana gelen bütün suçların araştırılması ve faillerin
cezalandırılmasını Hükümet vaad etmedikçe güven belirtmeyeceğimi söylemiştim.
(…) Fakat meseleyi araştırırken yalnız şunu rica ederim ki haksızlığı
derecesinden fazla göstermeyelim. Çünkü haksızlık fazla gösterildikçe yine
haksızlık olur. (…) Ben Emanuelidis Efendiyi burada pek abartıcı gördüm ve
meselenin esasından biraz uzaklaşmış bulunduğu anladım. Evet efendim bizim
memurlarımızın birçok Ermeni çoluk ve çocukları kestiklerini ben de söylüyorum.
Ve malları da yağma edildi. Fakat bunun bir öncesi var. Şurada bulunan bütün
Ermeni arkadaşlar ile beraber vakti ile bendeniz Muş’ta bulunduğum sırada,
savcılığım dolayısıyla bilgi sahibi olduğum pek çok gerçek dolayısıyla sizi
biraz rahatsız etmek istiyorum. Fakat mesele mühimdir. Bugün bir suçlanma
karşısında bulunuyoruz. Bendeniz biraz savunmak istiyorum. Emanuelidis Efendi
diyorlar ki: Bir milyon çoluk çocuk kesildi, demek ki yalnız bir milyon kadın
ile çoluk çocuğa aittir. Şu halde ondan çıkan ki erkekler hariç. En az beş yüz
bin de bunlar da var. Şu halde öldürülenlerin toplam bir milyon beş yüz bine
çıkar. Çünkü o bir milyonu yalnız
erkekler ile kadınlara ayırıyor.
Bendeniz 1907 Muş Savcısı iken ‘Zaven’ isminde bir Ermeni
Komitecisi vuruldu. Bunun üzerinde bazı evrak çıktı. (…) Diyorlardı ki: Van
İngiliz Konsolosu Mister bilmem kimin bir raporu var. Bu raporda bütün burada
bulunan Ermenilerin adedini 1.200.000 kişi göstermişti. (…) Van İngiliz
Konsolosunun yazdığı raporun, Ermenilerin miktarının katlini (?) değil, mümkün
olduğu kadar fazlasını göstermek sureti ile yazılmış olduğu daha ziyade muhtemeldir.
Şimdi geçende işittiğine göre, burada bulunan Ermeni temsilcileri de 200 bin,
300 bin Ermeninin Kafkasya’ya göç ettiklerini söylüyordu. Memleketimizde
zannederim halen 400 veya 500 bin Ermeni vardır. Şimdi şu aradaki fark ne
miktar ise, telef edilmiş, katledilmiş ve malları da yağma edilmiş olduğunda
şüphe yoktur. Ben de istiyorum ve talep ediyorum ki bunu yapanlar
cezalandırılsın. Fakat bu, böyle iken sırf Ermeni olduklarından dolayı
kesilmişlerdir yolunda Emanuelidi Efendi tarafından yapılan açıklamayı ben
kabul edemediğim gibi, zannederim, Ermeni arkadaşlarım da bunun böyle olduğunu
kabul etmezler.”
(Halep Mebusu Artin Boşgezenyan Efendi’nin “Ne için
kesilmişlerdir?” sorusu üzerine) Mehmet Emin Bey “izah edeceğim Artin Efendi.
Mesele, Ermeni oldukları için kesilmişlerdir yolunda değildir,” demiş ancak hem
oturum başkanı Hüseyin Cahit Bey’in, hem Sinop Mebusu Hasan Fehmi Efendi’nin
“meseleyi yeniden deşmeyelim”, Artin Efendi’nin de “yaraları tazelemeyelim”
demesi üzerine sadece Emanuelidi Efendi’nin abartılı konuşmasına dikkat
çektiğini, yoksa suç işleyenlerin cezalandırılmasından yana olduğunu
tekrarlayarak Türklere yönelik Rum mezalimiyle devam etmişti.
Hafız Mehmet Emin Bey’in konu hakkındaki ikinci kez
Meclis-i Mebusan’ın 11 Aralık 1918 tarihli oturumunun 1. celsesinde konuştu. Bu
sefer biraz daha açık sözlüydü. Örneğin şunları söylemekten çekinmemişti: “Ordu
kazasında bir kaymakam vardı. Ermenileri kayığa doldurarak Samsun’a göndermek
bahanesi ile denize döktürdü. Vali Cemal Azmi’nin aynı muameleyi yaptığını
işittim. Oraya kadar gidemedim. Ordu kazasından dönmeye mecbur oldum. Buraya
gelir gelmez gördüklerimi Dahiliye Nazırına söyledim. O vakit müfettiş
gönderdiler ve kaymakamı azil ettiler. Tümünü sorguya aldılar. Fakat vali
hakkında bir şey yaptıramadım. Belki üç sene uğraştım fakat olmadı. Fakat
orada, bu meselede alakadar olanlar, vali ve dediğim gibi kaymakam ve belki üç,
beş kişiden ibarettir.”
Mehmet Hafız Bey bundan sonra, bir kaç kendini bilmez
yüzünden bütün Trabzon halkını suçlamanın kabul edilemez olduğunu söyleyerek
konuyu yine Rum eşkiyasının Türklere yaptığı mezalimlere getirecekti.
5) MECLİS-İ AYAN REİSİ AHMED RIZA BEY’İN ADALET
MÜCADELESİ
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Paris Şubesi’nin başkanı
olan, Cemiyetin ilk resmi yayın organı Meşveret gazetesinin Fransızca ekini
çıkaran, 1908–1918 yılları arasında Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan reisliği
görevlerini yürüten Ahmed Rıza Bey, Ermeni Meselesi’ne dair ilk tepkisini
tehcir edilen Ermenilerin geri bıraktıkları mallarla ilgili olarak 10 Haziran
1915’te çıkarılan talimatname ile ilgili olarak, 4 Ekim 1915 tarihli
önergesinde sürüldükleri yerlerde yaklaşan kışın şiddetiyle karşı karşıya
kalacak, sefalet ve çaresizlik içindeki yüzbinlerce kadın, çocuk ve yaşlı için
merhamet talebinde bulunmuş, sürgünlerin ya evlerine geri dönüşlerine ya da
istedikleri yerlere yerleştirilmesine izin verilmesini istemişti
Meclis-i Ayan’ın 11 Ekim 1915 tarihli oturumunda Ahmet
Rıza Bey, ‘kanunun yayınlandığı tarihten itibaren geçerli olacağını’ belirten
11. maddenin ‘kanunun savaş bitip barış yapıldıktan bir ay sonra uygulanacağı’
şeklinde değiştirilmesini öneriyordu. Çünkü Ahmed Rıza Bey’e göre savaş
zamanında kimsenin kimseden mal alma hakkı yoktu ve satılacak emlak ve arazinin
sahipleri yerlerinde olmadığı için satışlar gerçek değeriyle yapılmayacak ve
bundan malın asıl sahibi büyük zarar görecekti. Ancak meclis Ahmed Rıza Bey’in
uyarılarını dikkate almadı. Bunun üzerine Ahmed Rıza Bey 13 Aralık 1915 günlü
oturumda (sadeleştirilmiş dille) şunları söyledi:
“ (…) Kanunun söz ettiği malları ‘terk edilmiş mallar’
diye nitelemek kanuni bir şey değil. Çünkü bu malların sahibi olan Ermeniler, mallarını isteyerek terk
etmemişler, onlar yerlerinde zorla, şiddetle çıkarılmış. Hükûmet, onların
mallarını, memurları vasıtasıyla sattırıyor. Bendenizin, verdiğim önergeden
amacım bu kanunun uygulamaya konulmasına engel olmaktı. Nedenini de daha önce
belirtmiştim. Bu kanun uygulanacak olursa, bu adamlara bir kat daha kötülük
edilmiş olacak çünkü mallarına talip bulunmayacak veyahut mal değer fiyatına
satılmayacaktır. 100 liralık bir mal belki 10 liraya satılacaktır. Devletimiz,
hiçbir vakit kötülük ve zulmü kabul ve arzu etmez. Onun için bu kanunda
düzeltme yapılmasını teklif etmiştim. Halbuki şimdi ne oluyor? Kanun ayniyle
kaldı ve icra ediliyor. (…) Hükümet tarafından komisyonlar gönderilmiş, bu
mallara bakılıyormuş, felan oluyormuş, bundan bir şey çıkmaz. Ben, malımı
satmağa razı olmazsam kimse zorla bana sattıramaz. Anayasa’nın 21 inci maddesi
buna engeldir. Eğer bu memlekette Anayasa ve Meşrûtiyet varsa bu olamaz, bu
bir zulümdür. Beni kolumdan tut, köyümden dışarı at, malımı ve mülkümü de
sonra sat; bu hiçbir vakit de caiz değildir. Bunu ne Osmanlıların vicdanı
kabul eder, ne de kanun. (…) Ermenilerin malı, kısmen yağmâ edildi; meclis
kanunu red edinceye kadar elde bir şey kalmayacak, yapılacak şeylerin hepsi
yapılmış olacak.”
Ancak Meclis-i Ayan bu konuşmalardan etkilenmedi ve ilk
kararından vazgeçmedi.
Anılarında “Ben hiç kabahati olmadığı halde sadece Ermeni
olduğu için katledilen Ermenileri savundum. Çünkü adalet ve devletin özelliği
bunu gerektirirdi!” diyen Ahmed Rıza Bey 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nden
sonraki sorgulama ve tartışma dalgasında da itirazlarını sürdürdü, reisliğini
yürüttüğü Ayan Meclisi’nde Talat Paşa Hükümeti’nin savaş dönemi politikalarını
defalarca sorguladı. 21 Kasım 1918 tarihli celsede verdiği soru önergesinde ise
Birinci Dünya Savaşı'na girildiği günden 8 Ekim 1918 tarihinde Talat Paşa
kabinesinin istifasına kadar geçen süre içinde hükümet tarafından yapılan
hatalar ve cürümler bağlamında katliam ve düpedüz eşkiyalık, kişi
dokunulmazlığına, mallar ve meskenlere tecavüz gibi Osmanlılar hakkında meydana
gelen eziyet ve cinayetten dolayı savcılık marifeti ile hangi işlemlerin
yapıldığını sordu.
2 Aralık 1918 tarihli oturumda konu görüşülürken,
üyelerden Topçu Feriki Rıza Paşa “halbuki Türkler de diğer unsurlardan daha
az zulüm görmemişlerdir. Bu yüzden teklifimde ısrar ediyorum. Önergeye
‘Türkler’ tabiri de de ilave edilmelidir”, Müşir Osman Paşa “zulmedenler
kimlerdir? Bendeniz inanıyorum ki, zulmedenler, bizim İttihad ve Terakki
komitecileridir. Türk milleti değil, Osmanlı milleti de değil, İttihad
komitecileri ile diğer milletlerin komitecilerin karşılık olarak milletlere
bir takım zulümler uygulamışlardır” deyince, tekrar söz alan Ahmed Rıza Bey
hükümette İttihat ve Terakki’yi savunan bir konuşma yaptı. Tartışmalara 9
Aralık 1918 günü de devam olundu. Ahmed Rıza Bey bu celsede de söz alarak
memlekette işlenen aleni cinayetler ve eşkıyalıklardan sorumlu olduklarını ve
bu lekeden kurtulmak için adalet beklediklerini belirtti. Ancak tartışmalar bir
sonuca bağlanmadan Meclis-i Mebusan’ın 21 Aralık 1918’de tatil edilmesine bağlı
olarak Meclis-i Ayan da tatil edildi.
6) CEMAL PAŞA’NIN YARDIMCISI HASAN AMCA’NIN TEHCİR
ANILARI
19 Haziran 1919 tarihli Alemdar gazetesinde, Hasan Amca
imzasıyla "Tehcirin İç Yüzü" adlı yazı dizisi yayımlanmaya
başlamıştı. 28 Haziran 1919'da yayınlanan 8. tefrikada ‘devamı yarın’ dendiği
halde 29 Haziran’da yazı yoktu. Bir açıklama da yapılmamıştı. Yıllar içinde
Hasan Amca’nın kesintiye uğrayan anıları da, Hasan Amca’nın kim olduğu da
unutuldu. Hatta bazı kişiler için Hasan Amca’nın gerçek bir kişi olduğu şüpheli
hale gelmişti. Ancak 1964 yılında Kadıköy üzerine kitaplarıyla tanınan Müfit
Ekdal, bir hastanede karşılaştığı Hasan Amca hakkında verdiği bilgilerle
şüpheleri ortadan kaldırdı. Bugün biliyoruz ki, Hasan Amca Ubıh’ların Amç’a
sülalesinden bir Çerkes’ti. Soyadı buradan geliyordu. Ailesi 1864’te Anadolu'ya
gelmişti. Babası erlikten yüzbaşılığa yükselmiş ve Suriye cephesinde savaşırken
ölmüştü. Hasan Amca babası gibi subay olsun diye Kuleli Askeri Lisesi'ne
gönderilmiş, Harbiye'yi bitirmişti. Askeri Tıbbiye'yi üçüncü sınıfta bırakıp
İttihat ve Terakki’ye katılmıştı. Ancak İttihatçıların vaad ettikleri
'hürriyet' yerine, baskı ve şiddete dayalı bir diktatörlük kurmaları üzerine,
1912'de muhalif subayların örgütlediği 'Halaskar Zabitan'a dâhil olmuştu. Bu
örgüt, içlerine sızan bir ajan sayesinde çökertilince, idama mahkûm olan Hasan
Amca'yı, sorgusunu bizzat yapan Cemal Paşa ipten almıştı. Bu ikilinin yolları
1915’te Suriye'de yeniden kesişti. İşte Alemdar gazetesinde bu kesişmenin
hikayesi anlatılmaktaydı. Bu bilgiler ve dizinin bazı bölümleri dili sadeleştirilmiş
ve kısaltılmış olarak 23 Mart 2012 tarihli Agos’ta yayımlandı. Oradan bazı
bölümler aktarmak istiyorum:
20 Haziran 1919, Alemdar
“Cemal Paşa gözlerimden endişemi keşfediyor gibi
görünüyordu. Yaklaşmamı işaret ederek:
‘Şimdi sen Havran'a gideceksin. Orada takriben 20-30 bin
Ermeni muhaciri bulacaksın. Biliyorsun ki orası zanaat sahibi insanları
geçindirecek bir yer değildir. Ermenilerin çoğu meslek sahibi. Ama orada
sefalet içindedirler. Bunlardan, evvela dul ve yetimleri toplar, buraya
gönderirsin. Burada dul ve yetimhaneler tesis edilecek, onlar orada himâye
edilecek, sonra aileleri akrabalarından ayırmayarak sanatlarını bir oran
dahilinde bulundurmak suretiyle Beyrut ve Suriye'nin muhtelif liva ve kaza
merkezlerine sevk edeceksin. Onlara orada sermaye, dükkân ve ev tedarik
edeceksin. Bunları çalışmaya sevk edeceksin. Geçimlerini ve hayatlarını
kazanmayı temin edeceksin... Şimdilik görevin Havran'dan bu aileleri düzenli
olarak kışa ve yağmurlara kadar buralara sevk etmektir. Sonra bizzat gidip
toplumsal durumlarını düzeltecek ve hayatlarını temin edeceksin…’
Doğrusu o dakikada bu insani tasavvura hemen yarı
inandım. Düşünüyordum: Memleketinden tehcir edilen ve her düştüğü fena
vaziyetten ikinci fena bir hale düşürülen bu biçare insanlara ve bunları sevke
memur edilenlere resmi ağızla bu tarz emirler verilmemiş midir? Acaba benim
Havran çoraklığından Yafa'ya veya Akkâ'ya çoluk çocuğunun hayatını kurtarma
amacıyla trene bindireceğim bu insanlar, verdiğim ümide rağmen hangi gelecek
ile karşılaşacaklar?
Bir türlü tamamıyla inanamıyordum. Bir aile için olsun
iyilik yapabilmek lüzumunu nasihat eden ablamın sözlerini hatırladım. Pazar
günü babamın şehit olduğu Havrân'a doğru trenle hareket ettim. Derâ'ya geldim.
Burası Havrân livasının merkeziydi. Gariptir! Sevmediğim bir adamın ismini bile
öğrenmek zahmetine katlanamam. O zaman Ermeni muhacirler işini idare ve takip
eden heyete Heyet-i Mahsûsa ismi verilmiş. Merkezde bu işi İttihat ve Terakki
Şam Murahhası Neşet Bey idare edecek. Ben, Heyet-i Mahsûsa Havrân Murahhası
oluyorum.”
(…)
22 Haziran 1919, Alemdar
“Bir taraftan hastane ve eczanenin noksanlarını
tamamlayarak bir taraftan da sevkiyat için mesaiye başlamıştım. Evvela dul ve
yetimleri Şam'a sevk edeceğime göre, Havran'ın muhtelif köy, vadi ve karyelerine
atılan bu biçareleri toplamak lazım geliyordu.
Köylerden Ermeni muhtarlarını çağırdım. Birer defter
hazırlamalarını tembih ettim. Gelen defterlere ve mesafelere göre İstasyon
Kumandanı'nın vereceği vagonları hesaplayarak sevkıyatın projesini hazırladım.
Maksadım; köylerden gelecek muhacirleri orada 24 saatten
fazla bekletmemiş olmak ve biriktirerek sefaletlerini şiddetlendirmemekti. 2-3
günlük mesai ile bunu temin ettim. İlk köyü davet ettim. Sevkiyat başlamıştı.
Buradan trene binmek için lazım gelen talimatı memurlara
vererek dul ve yetimleri bizzat toplamak, hem de durumu bizzat görmek için
Cebel'e hareket ettim.
Bu dağlar, yaratılış tarihinden beri bu derece vahim
sefalet taşımamış, görmemiştir. Dört gün devam eden bu seyahat, bana insan
denilen mahlûkun ne derece yırtıcı, ne derecelere kadar dayanıklı olduğunu o
kadar kati gösterdi ki; korktum, insan soyuna mensup olmaktan utandım. Mide ve
ihtiyaç ıstırabı, insan doğasında ne iğrenç tabiatlar doğuruyor.
Hemcinsinin, ot, leş, kendi evladını yediğini görmekten,
işitmekten insanlık ne hisseder? Bu duyguyu ve tesiri hangi kelimelerle izah
eder!
Benim gibi âdem evlatlarının, mecalsiz adımlarla yürümeye
çalışarak, hayvanlar gibi ot yediklerini, bir eşek leşini yırtıcı hayvanlar
gibi, birbiriyle kavga ederek parçaladıklarını, bağırsaklarını paylaşmak için
birbirinin boğazına sarıldıklarını gördüm. Bu leşin paylaşımı için benim
dilimde konuştuklarını işittim. İnsanın bütün havası dönüyor, gözleri
gördüğüne, kulakları işittiğine inanmak istemiyor... Fotoğraf makinesi ile
yanlarına yaklaştığım zaman ehemmiyyet bile vermediler. İçlerinden biri bile
dönüp bakmamıştı. İnsanların en yüksek gayelerine, en yüksek heyecanlarına
lanet ederek buradan uzaklaştım. (…) Bundan sonra karyelerde, hemen bütün
muhacirlerden yüzde 30-40 telefat vardı. Tifüs, humma, malarya da aynı şiddet
ve vahametteydi. İlacın olmadığı yerde hastalıkların vahim sonuçları arasında
fark kalmıyor gibi. Kinin ilacının olmadığı yerde en basit malaryanın vebadan ne farkı olabilirdi.
Dul ve yetimleri toplatarak hazırlanıyor ve incelemeyi
sonraya bırakarak ileriye harekete devam ediyordum. Civar karyelerden çocukları
ve dulları güzergâhıma tesadüf edecek köylere göndermek üzere muhacirlerden
tayin ettiğim görevlileri de etrafa gönderiyordum. Kefrence'nin bir saat
ilerisinde, Hazra Köyü'ne vardım.
Burada, muhacir ve yerli beş yüz nüfûstan 417 vefat
vardı. Köyün dar aralıklarında koltuk değneklerine dayanmış canlı mevtalar sağa
sola sallanarak yürüyorlardı.
O gece kırda yatmayı tercih etmiştim. Kalamadım. Bitlerin
boğduğu bir çocuğu burada gördüm. Tırnakların diplerinden itibaren masumun
bütün vücudunu istila eden bu murdar milyarlarca mahlûk, cenâzesinin üzerini
bir iğne batırılacak yer bırakmamak şartıyla örtmüştü. Bir çınar ağacının
gövdesine yaslanarak, sabahı yapmağa çalıştım. Bir türlü gözlerimi
kapayamıyordum. (…)”
Hasan Amca Suriye'de Cemal Paşa ile böylesine
yakınlaşmasına rağmen bir daha asla İttihat ve Terakki içinde yer almamıştı.
Milli Mücadele yıllarında İttihatçıların devamı saydığı Kemalist harekete
muhalif kalan Hasan Amca, bir rivayete göre Çerkes Ethem’in ardından
Yunanistan’a kaçmıştı. Ancak daha sonra Türkiye’ye dönmüş olmalıydı, çünkü
Müfit Tekdal’a göre 1934’te Soyadı Kanunu’ndan sonra Hasan Vasfi Kıztaşı adını
almıştı. Müfit Ekdal’a göre 1950’lere kadar İstanbul, Sofya ve Atina'da zaman
zaman saklanarak yaşamış, 1950'lerde İstanbul'da Dünya gazetesinde çalışmıştı.
Hasan Amca'nın Doğmayan Hürriyet, Bir Devrin İç Yüzü 1908-1918 (Akım Yayınları,
1958) ve Nizamiye Kapısı (Okat Yayınları, 1958) adlı iki kitabı yayımlandı.
Doğmayan Hürriyet'in sonunda üç kitabının daha yayımlanacağı belirtiliyordu ama
hiçbiri yayımlanmadı.
Hayatının son iki yılını hastalıklara mücadele ederek
geçiren Hasan Amca, 1961'de kalp yetmezliğinden ölmüştü. 15 Mart 1961 günü
Kadıköy'deki Osmanağa Camii'nde düzenlenen cenaze törenine sadece Hasan
Amca'nın gazeteci yakınları ve akrabaları değil, pek çok Ermeni de katılmıştı.
Törende dönemin Ermeni Patriği Karekin Haçaduryan yüksek sesle şunları
söylemişti: "Ona minnet borçluyuz. Savaşta açlık ve sefaletten bizi
kurtaran odur. O olmasaydı, biz de olmazdık."
7) DOKTOR REŞİT’İN İTİRAFI: “YA ERMENİLER TÜRKLERİ, YA
TÜRKLER ERMENİLERİ…”
Resimli Tarih Mecmuası’nın Temmuz 1953 sayısında (C. 4,
s. 2444-45) gazeteci Salahattin Güngör’ün İttihad ve Terakki´nin umumi katibi
Mithat Şükrü Bleda ile yaptığı bir söyleşi vardır. Bleda şöyle anlatır:
“Diyarbakır valisi Doktor Reşit Bey, bir gün Merkezi Umumide beni ziyarete
gelmişti. Kendisine ciddi bir lisanla ‘Siz’ dedim, ‘hekimsiniz ve bir hekim
sıfatiyle can kurtarmakla vazifeli bir insansınız. Nasıl oldu da, bunca masumun
sürü sürü yakalanıp ölümün kucağına atılmasına sebeb oldunuz?’ Doktor Reşid’in
bana verdiği cevap şu oldu: ‘Hekim olmak, bana milliyetimi unutturamazdı!
Reşit, bir doktordur. Fakat dünyaya bir Türk olarak gelmiştir. Diyarbakır´da
Ermenilerin ne türlü vaadlerle el altından nasıl zehirlenip, refah içinde
yaşadıkları, bu memlekete karşı ne korkunç düşmanlık duygularıyla beslendiklerini
benim gibi yakından tetkik etmek fırsatını bulmuş olsaydınız, şimdi bana böyle
hitaplarda bulunamazdınız. Doğu Ermenileri aleyhimize öyle kışkırtılmışlardı
ki, eğer yerlerinde kalmış olsalardı, muhitlerinde canlı olarak bir tek Türk ve
Müslüman bırakmıyacaklardı. Bir çoklarının sicillerini inceledim. Bunların
evlerinde yaptığım araştırmalarda bir orduyu havaya uçurmaya yetecek kadar
cephane ele geçti. Baktım, korkunç ve müthiş bir teşkilatları var. Memleketin
her tarafına dal budak salan teşkilatı olduğu gibi bırakırsak çok geçmeden
Anadolu´da Türk’ü mumla arıyacağız. Yani ya onlar bizi, ya biz onları
....Vaziyet bu merkezde olunca kendi kendime düşündüm: Hey Doktor Reşit! Ortada
iki ihtimal var: Ya Ermeniler Türk’ü temizleyecekler, yahut da Türkler
tarafından temizlenecekler! Bu iki ihtimalden birini tercih etmek zarureti
karşısında uzun müddet tereddüt etmedim. Türklüğüm hekimliğime galebe çaldı.
Onlar, bizi ortadan kaldıracaklarına, biz onları ortadan kaldırırız,
dedim’....”
Bleda devam eder: “Doktor Reşid’e sordum: ‘Bu
hareketinizden dolayı vicdanınız, sizi rahatsiz etmiyor mu? Cevap verdi: ‘Etmez
olur mu? Fakat ben bu işi ne şahsi gururumu tatmin etmek, ne de cebimi
doldurmak icin yaptım. Baktım ki vatan elden gidiyor, gözü kapalı, milletimin
hayrına hareket ettiğim kanaatiyle pervasızca ileri atıldım.’ Ya tarihi
mesuliyet? ‘Eğer bu hareketimden dolayı kendi tarihim beni mesul ederse ona da
eyvallah ...Başka milletlerin tarihi hakkımda ne yazarsa yazsın, hiçbiri umurum
değil.’Doktor Reşit sözlerini şöyle bitirmişti: ‘Biraz evvel, bana bir hekim
olarak nasıl cana kıydığımı sormuştunuz. İşte onun da cevabı: Ermeni eşkiyası
bu vatanın bünyesinde musallat olmuş birtakım zararlı mikroplardı. Hekimin bir
vazifesi de mikropları öldürmek değil midir? (…)’ Doktor Reşit gibi düşünenler
o devirde eksik değildi....”
Dr. Reşit I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı yetkilileri
tarafından Ermeni katliamlarındaki suçları yüzünden tutuklandı fakat İttihatçı
arkadaşları tarafından tutuklu bulunduğu Bekirağa Bölüğü’nden kaçırıldı. 6
Şubat 1919 günü Teşvikiye Karakolu’nun önünden geçerken kendisini tanıyan
birinin ihbarı üzerine etrafı sarıldı ve yakalanacağını anlayınca kafasına bir
kurşun sıkıp intihar etti.
8) HALEP VE KONYA VALİSİ CELAL BEY’İN DEĞERLENDİRMESİ
Mehmet Celal Bey, 1908 yılında II. Meşrutiyet’in
ilanından sonra Erzurum Valiliği, Erzurum’daki hizmetinin ardından kısa süre
Edirne ve İzmir Valiliği görevlerinde bulunmuştu. 1914’te savaşın patlak
vermesiyle bitlikte Halep valiliğine atandı. Halep Vilayeti’ne bağlı olan
Zeytun’daki Ermenilerin tehcir edilmesi emri geldiğinde buna şiddetle karşı
çıktı. Hemen Ermeni ileri gelenleriyle görüşerek barışçıl bir çözüm arayışına
girdi. Ancak merkez Zeytun Kazası’nı Halep Vilayeti sınırlarından çıkartınca Celal
Bey’in yapacağı bir şey kalmadı. Ardından Celal Bey Halep Valiliği’nden alındı
ancak İstanbul’a dönmesi de sakıncalı görülerek Konya Valiliği’ne atandı.Celal
Bey 10-13 Kânunievvel (Aralık) 1918 tarihli Vakit gazetesinde üç bölüm halinde
yayımlanan “Ermeni Vakayi’i, Esbâb ve Tesiratı” (Ermeni Olayı, Sebepleri ve
Etkileri) başlıklı anılarından bir bölüm:
“Evet, birtakım Ermeniler düşmana yardım ettiler. Ve bazı
Ermeni mebusları da çeteciliği mebusluğa tercih ederek birçok cinayetlerde
bulundular. Hükümetin vazifesi, failleri yakalamak ve sadece onları
cezalandırmak ve eğer bu mümkün değilse, o yöredeki Ermenileri, düşmanca değil,
dostça ve geçici olarak başka yerlerde iskân etmek idi. Bir çeteci her şeyi
yapabilir. Çünkü çetecidir. Hükümet ise sadece kabahat sahibi olanları takip
eder. Fakat teessüf olunur ki, o zamanın hükümet büyükleri komitacılık ruhunu
asla kaybetmemiş olduklarından, bu tehciri en cüretkâr ve hunhar çetecilerin de
yapamayacağı bir tarzda tatbik ettiler. O zamanki hükümet, Rusların Sakarya
vadisine saldıracaklarını ve Ermenilerin kendilerine yardım edeceklerini
düşündüklerinden, tedbir olarak, tehciri Ankara, Konya ve Eskişehir’e kadar
yaydıklarını söylüyorlardı. O zamanlarda Rusların yeni dretnotları henüz ikmal
edilmiş olduğundan, Yavuz ve Midilli ile Karadeniz’e hâkimdik ve Rusların
Sakarya havzasına asker çıkarmaları mümkün değildi. Haydi, bu ihtimali de kabul
edelim... Acaba Bursa ve Edirne’de ve Tekfurdağı’ndaki (Tekirdağ) Ermeniler
niçin çıkarıldı? Buralar da Sakarya havzasına mı dahildi? Halep’te vilayetin
genel nüfusunun yirmide biri derecesinde bile olmayan Ermenilerden ne istendi?
Doğru yanlış, vatanın selameti için Ermenilerin bulundukları yerlerden
çıkarılmaları lazım addedilmişse, işbu tarzda mı tatbik edilir? Ermenileri Zor’a
sevk edin diye emir veren hükümet, bu bîçarelerin oralarda Arap göçebe
kabileleri arasında meskensiz, gıdasız nasıl barınabileceklerini düşündü mü?
Düşündü ise soruyorum: Oralara ne kadar gıda maddesi gönderdi ve göçmenlerin
iskânı için kaç hane yaptırdı? Ve Ermeniler gibi asırlardan beri yerleşmiş bir
hayat süren bir kavmi, ağaçtan, sudan ve her türlü inşaat malzemesinden mahrum
olan Zor çöllerine sevk etmekte maksat neydi? Maalesef, meseleyi inkâr ve
çarpıtmaya imkân yok. Maksat imhaydı ve imha edildiler. Yine gizleme ve
saklaması mümkün değildir ki, bu kararı İttihat ve Terakki umumi merkezinin
bazı önde gelen mensupları aldı ve o umumi merkezin tabii azası olan hükümet
tatbik etti.
İTC Merkez-i Umumisi, Balkan Harbi’nden evvel Makedonya
meselesinin de kolayca halline girişti. Azalarından birinin fikrince, Makedonya
meselesi bir nüfus meselesi imiş. Eğer İslam nüfus çoğalırsa mesele
kendiliğinden halledilirmiş. (…) İki rakam arasındaki nispeti tayin için ya
rakamlardan birini büyütmek veya diğerini küçültmek lazım gelir!... Rumeli’deki
nüfus arasındaki farkı değiştirmek için Bulgarları, Rumları, Sırpları mahva
imkân yoktu. Onun için Basra’dan İslam muhacirleri getirmeye teşebbüs ettiler.
Anadolu’da ise bu külfete olsun lüzum görmediler.
Ermenilerin mahvını tanzim ettiler. Bunu sırf Merkez-i Umumi değil, o zamanki
hükümet de tatbik etti. Böyle olmasaydı, katliama iştirak etmeyen kaymakamlar
öldürüldüğü, mutasarrıflar ve valiler azledildiği halde, iştirak edenler terfi
etmezdi. Ve tehcir işleri, İttihat ve Terakki mensuplarının denetimi altında
cereyan etmezdi. İmdi, bence meselenin en mühim noktasına geliyorum. Bu
hercümercden, şu katliamlar ve cinayetlerden, Müslümanlar ve bilhassa Türkler de
mesul müdürler, yoksa bundan âri midirler?
(…) Tahminime göre, en aşağı üç-dört yüz bin Ermeni öldü.
Bu kadar kan akıtan bir milletin feryad ve şikâyete hakkı vardır. Bu hakka
kimse itiraz edemez. Fakat yalnız Ermeni ölmedi. İki milyondan ziyade Türk ve
Arap da telef oldu. Türkler ve Araplar da Ermeniler kadar mağdur ve
bîçaredirler. Onların da şikâyet ve feryada hakları vardır. Ben Osmanlı
memleketinin bugünkü halini Erzurum vilayetinin yukarıda tasvir ettiğim haline
benzetiyorum. Yani bütün memlekette iki sınıf halk var. Biri hukuka tecavüzle
menfaat elde eden zorbalar, diğeri, bu zorbaların tecavüzüyle ezilmiş olan
Türkler, Araplar, Ermeniler...
Hepimiz için felaketin doğuş sebepleri bir!... Vatanından
ayrılarak yollarda ölen veya öldürülen Ermenilerle, Cezire ve Suriye
çöllerinde, Erzurum dağlarında açlıktan, hastalıktan, sıcaktan telef olan veya
telef edilen Türkler ve Suriye’de açlıktan sokaklarda inleye inleye ölen
Arapların ve Cemal Paşa’nın kanunuyla ipe çekilen ve sürgün yerlerinde sefalet
içinde kalan uğursuz kuvvet aynı kuvvettir. Binaenaleyh, Türkler de, Araplar
da, Ermeniler gibi davacıyız. Biz de adalet istiyoruz! Birbirimizi
suçlamaktansa, el ele verip medeni dünyadan adalet dilemek ve asırlardan beri
kardeşçe yaşamış olan Arapları, Türkleri ve Ermenileri bu hale getirenlerin
cezasını istemek ve henüz vakit geçmemiş ise, bundan böyle yine kardeşçe
yaşamaya çalışmak pek uygun olur.”
Derleyen Ayşe Hür
1915’e Özbeöz
Müslüman/Türk tanıklardan içeriden bir
bakış amaçlı bu yazı Toplumsal Tarih Dergisi'nin Haziran-Aralık 2015
sayılarında 'Tehcir anlatıları' başlığı altında peyderpey yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.