Özlem Galip
İnsan hakları hukukçusu Robertson, Talat Paşa'yı
"Osmanlı'nın Hitler'i" olarak tanımlamıştı. Hitler aksini iddia
etmezdi sanırım! Zira Hitler de 1931 yılında, Polonya işgali öncesinde
generallerine Yahudilere karşı sert ve acımasız olmalarını söylüyor ve
ekliyordu: "Bugün Ermenileri kim hatırlıyor?" “Yeryüzünün dört bir
yanına “savrulmuş” Ermeni ulusunun tarihinde çok önemli bir kara gündür, 24
Nisan. Üç-beş Ermeni yan yana gelmeye görsün, alırlar ellerine pankartları,
dökülürler sokaklara hemen. Nedir bütün bunların sebebi, niçin yollara düşer bu
insanlar 24 Nisan’da?”
Hrant Dink, 1996 yılının Nisan ayında Agos’ta yayınlanmış
“23 buçuk Nisan” başlıklı yazısında bu şekilde sıralar sorularını. Bu yazının
ardından 20 sene, Hrant Dink’in vuruluşunun üzerinden 9 sene, Ermeni
Soykırımı’nın üzerinden ise 101 sene geçti. Ne Hrant’ın katilleri bulundu, ne
de soykırım suçluları yargılandı. Ne soykırımdan sağ kurtulanlar devletin kendi
geçmişiyle yüzleşmesine tanıklık edebildi ne de yeni nesil soykırımın
gölgesinden kaçabildi. Türk devleti 101 senedir sıkı sıkıya sarıldığı inkarcı
politikasından, bir an olsun fire vermedi.
1915 yılının 24 Nisan gününde İstanbul’daki Ermeni halkının
ileri gelenlerinden yüzlercesi, evlerinden alınıp Talat Paşa’ın emriyle Çankırı
ve Ayaş’taki toplama merkezlerine götürüldü ve birçoğundan bir daha asla haber
alınmadı. Çok azı serbest bırakıldı, diğerleri ise yavaş yavaş öldürüldü.
Salıverilenlerin birkaçı da aklını kaybetti.
Komitas ve dostları...
Bu kişilerin en başında şüphesiz Ermeni müziğinin duayeni
olarak bilinen Komitas gelir. Komitas, 3000 kadar Ermeni halk şarkısını
derleyerek notaya geçiren bir bestecidir. 24 Nisan 1915’te evinden alınıp
götürülen aydınlar arasındaydı. Serbest bırakılan birkaç aydından biri de oydu
ancak bu süreç ardından aklını yitidi; hayatının geri kalan 20 yılını Paris’te
bir sanatoryumda geçirdi. Bu 20 yıl boyunca ne bir daha beste yaptı, ne de
konuştu. Komitas’ın yaptığı besteler, Ermeni halk müziği ve kültürü için eşsiz
bir yere sahip olsa da yaşadığı acılar Ermeni halkının hafızalarında her zaman
yer edinmeye devam edecektir. Bu minvalde Ermeni halk şarkıları denince akla
Komitas elir, Komitas denince de akla yüz yıllık acı gelir.
24 Nisan 1915, bir başlangıçtı. O günden sonra dünya
tarihinin en büyük imha operasyonlarından biri, dur durak bilmeden devam etti.
Ermenilerin dramı, 1915’ten de önceye, 1870’lere değin uzansa da, 24 Nisan
1915, son dalganın başlangıcı olarak Ermeni Soykırımı’nın yıldönümü kabul
edildi.
101 yılın ardından halen günlük hayatımızdan siyasete
kadar her alanda etkisini hissettiğimiz o süreci, kısaca özetlemeye çalışalım:
Ermenilerin yarısı katledildi
Tarih 27 Mayıs 1915... Tehcir Kanunu kabul edildi. Bu, Ermenilerin
toplu katledilmesi açısından dönüm noktasıydı. Der Zor çöllerine doğru tehcir
edilen (zorla göçertilen) Ermeniler, açlıktan, sefaletten ve kurşuna dizme gibi
doğrudan imha yöntemlerinden dolayı yaşamını yitiriyordu. Ölümler, çok kısa bir
sürede yüz binleri aştı. İnsan hakları hukukçusu Geoffrey Robertson’a göre,
1915 ve akabinde işlenen soykırım suçu sonucunda, Ermeni nüfusunun en az yarısı
hayatını kaybetti.
Hitler: Ermenileri kim hatırlıyor?
Doğu Perinçek’in İsviçre tarafından “Ermeni Soykırımı’nı
inkar etmekle” suçlandığı davada Ermeni tarafın avukatı olan Robertson,
duruşmadaki konuşmasında Talat Paşa’yı “Osmanlı’nın Hitler’i” olarak
tanımlamıştı. Hitler aksini iddia etmezdi sanırım! Zira Hitler de 1931 yılında,
Polonya işgali öncesinde generallerine Yahudilere karşı sert ve acımasız
olmalarını söylüyor ve ekliyordu: “Bugün Ermenileri kim hatırlıyor?”
Hitler, Ermenileri öldürmenin suç olarak görülmemesinin
benzerinin Yahudiler için de geçerli olabileceğini düşünüyordu; ama yanıldı.
Yahudi soykırımından mesul olanlar teker teker yargılandı, bazıları idam
edildi. Almanya, Yahudilere yaşattığı acılar dolayısıyla bedeller ödedi.
Nazi diktatör, “Ermenileri kim hatırlıyor?” diye sorarken
aslında Türkiye’den ve Ermenilerden çok Avrupa’yı ve Amerika’yı kastediyordu.
Çünkü Ermeni halkı, atalarının yaşadığı acıları hiçbir zaman unutmadı. Bazı
Avrupa ülkeleri soykırımı tanısa da Amerika, Türkiye ile müttefikliğini
kaybetmemek adına her Nisan ayında farklı bir terminoloji kullanarak “soykırım”
ifadesini kullanmaktan zinhar kaçındı.
Devletinin akademisi
Türk devleti ise, 100 yıl önce şiddete dayalı uyguladığı
politikasını bürokrasiye kadar taşıdı; farklı formlarla hep sürdürdü. Tarihin
gerçekliğine karşı kendi tarihini yazdı. 1915’ten beri Türk devleti,
anti-Ermeni tezini güçlendirebilmek için devletin bütün kanallarını devreye
soktu. Birçok Anadolu ve metropol üniversitesinde bölümler oluşturularak devlet
söylemini teyit edecek tarihçiler yetiştirildi; tezler yazılıp sempozyumlar
düzenlendi. İlk Ermeni Dili ve Edebiyatı bölümü, Ankara Üniversitesi’nde 2001
yılında kurulurken Trakya, Tokat, Nevşehir, Afyonkarahisar, Erciyes ve Sütçü
İmam gibi birçok kentteki üniversitelerde de bu bölümler oluşturuldu.
Bölümlerin alanı, Ermenilerdi; ama devletin finansal desteğiyle çalışmalarını
sürdüren bu bölümlerde tek bir Ermeni’ye bile yer verilmedi; tek kelime
Ermenice bile bilmeyen Türk tarihçiler, güya “Ermeni yalanlarını” araştırdı!
Başka bir ilgi çekici yan, bu bölümlerin önemli kısmının daha önce Ermenilerin
yoğun yaşadığı kentlerde kurulmasıydı. Bu bölümler, uluslararası kabul gören
hakemli akademik dergilerde ciddiye bile alınmayacak yazıları, büyük bütçelerle
yayınlayıp yaygınlaştırmaya çalıştı.
‘Asıl Türkler soykırıma uğradı!’
Türk devletinin desteğiyle iş gören bu üniversitelerin
Ermenilere ilişkin hiçbir konferansı da uluslararası boyutta düzenlenemedi.
Zira bu “çalışmalar”, hiçbir bilimsellik taşımıyor, sadece “anti-Ermeni” tezi
sağlaması için üretiliyordu. “Ermenilerin siyasi amaçları, toprak kazanma
çabaları“ gibi bir kompozisyona sahip bu üretimler, bazen “asıl Türkler
soykırıma uğradı!” düzeyine kadar ulaşabiliyor, çığrından çıkabiliyor. Örneğin
Ortadoğu ve Kafkasya üzerine çalışan Prof. Dr. Mustafa Sıtkı Bilgin, “Tehcir kararının
alınmasından 10 gün önce, 17 Mayıs 1915’te Van, Ermeni asker ve komitacıların
yardımlarıyla Rus ordusunun elinde geçmiş ve şehir birkaç gün içinde Müslüman
nüfustan arındırılmıştı” diyebiliyor.
Dolayısıyla Türkiye’deki Ermeni Soykırımı araştırmalarının
hemen hemen tamamı, inkara altyapı kazandırmayı amaçlıyor; bu amaç
doğrultusunda çalışmalar, hiçbir belgeye dayanmadan, devlet tarafından sağlanan
büyük bütçelerle sürdürülüyor. Bir örnek daha: Çanakkale’deki 18 Mart
Üniversitesi’nde organize edilen “Geçmişten Günümüze Ermeni Meselesi” başlıklı
konferansın açılış konuşmasında, Tarih bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Muhammet
Erat, şöyle diyor: “O günden bugüne Ermeni diasporası ve Ermeni tarafı, bu
olayı çok farklı bir boyutta ortaya koyarak soykırım iddiasıyla bizi itham eder
hale geldi. 2015 yılında yurtdışındaki Ermeni diasporasının çalışmaları sonuç
vermeye başladı. Türk kamuoyunun bu meseleye çok daha farklı yaklaşması
gerekiyor. Belki ülke olarak bu açıdan birçok eksiğimiz bulunmakta.”
İşte bilimsel yöntem!
Arşivden, belgeden korkuyorlar
Peki bu resmi tarih görüşü dışında araştırma yapan hiç
akademisyen yok mu Türkiye’de? Var da yok işte... Neden mi? Çünkü yasak.
Diğer ülkelerdeki akademisyenlerin, bilim insanlarının
çalışmalarının tamamı ise Türk devleti tarafından “lobicilik” gibi ithamlarla
karşılanıyor.
Devlet arşivlerindeki Ermeni Soykırımı belgelerinin
kamuya, konuyu araştıracak insanlara açılması meselesi de bir başka tartışma...
Başbakan Ahmet Davutoğlu, vakti zamanında, “Gönülleri açık olmayana arşivleri
açsak ne olur” diyerek geçiştirmeye çalışmıştı bu konuyu... Ama hangi belgeler
arşivde? “Hepsi” diyebilir mi, Ahmet Davutoğlu? Peki kimse, Genelkurmay
Başkanlığı arşivini açma cesaretinde bulunabilir mi? Yürütülen herhangi bir
araştırma için bu arşivlerden belge istendiğinde, her zaman “konunun
hassasiyeti” gerekçesiyle reddediliyor. Ermenilere ait tapu kayıtları bile
Milli Güvenlik Konseyi kararıyla “ulusal güvenliği aykırı” denilerek
yasaklanmıştı. Gerçekten korkmadığını iddia eden, belgeden, arşivden neden
korkar?
Ermeni tezinin kadim sahibi: CHP
Devletin resmi Ermeni tezinin bir başka “kadim”
savunucusu da CHP. Onlar da diyor ki, “Ermeniler Ruslarla birlik olup isyan
çıkardı ve Türklere ihanet etti. Biz de ne yapalım, onları daha güvenli olur
düşüncesiyle başka bir yere göç ettirmek istedik. Bu bizim doğal hakkımızdı.”
Her Nisan ayı geldiğinde ulusalcılar, hükümette kim varsa
uyarmaya başlıyor: Önlem alınmazsa Ermeniler, bütün dünyayı soykırıma
inandıracakmış! Onların her “önlem alınsın” çağrısı, cana mal oluyor. Örneğin,
soykırımın 96. yılında, tam da 24 Nisan 2011’de, askerliğini bitirmesine 23 gün
kala Batman’da Sevag Balıkçı, ırkçı bir er tarafından katledildi. Başka bir
çağrı, 85 yaşındaki Maritsa Küçük’ün Samatya’daki evinde katledilmesini
doğurdu. Sonra da Hrant Dink...
Dink dönemeci
Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de Agos gazetesi önünde
katledilmesinin Türkiye Ermenileri için yeni bir dönüm noktası olduğu, sık sık
dile getirilir. Dink’in katledilmesi, muhalif sesleri bir çatı altında
buluşturdu. Devletin Dink cinayeti yalanlarına inanmayanların sayısı,
milyonlarla ifade ediliyor.
Türkiye Ermenilerinin kurduğu bir halk hareketi olan Nor
Zartonk’un (Yeni Uyanış) kurucularından Sayat Tekir’e göre ana akım medyanın
Dink cinayetini bu kadar çok işlemesinde, suçluluğun farkında olmanın da payı vardı.
Bu suçu üstlerinden atmak istediler. Özellikle Hürriyet gazetesi, Hrant Dink’i
hedef göstererek öldürülmesinin yolunu açanlardan oldu. Tekir, “Türk medyasının
iki yüzlülüğü bu şekilde daha da iyi görünüyor. Koşula, duruma göre gazetecilik
yapılıyor” diyor.
Ermeniler, acıları unutmak, artık bu meseleyle
hesaplaşılmasını sağlamak ve geleceğe bakmak istiyor belki; ama Türk devletinin
yok ve inkar edici siyaseti, unuttumuyor. Türk devletinin inkar mekanizmasının
organizatörü Türk Tarih Kurumu’nun öncülüğünde, İttihat ve Terakki’nin
borazanlığı yapılmaya devam ediliyor. Özetle, “Ermeniler bağımsızlık için terör
çeteleri kurdu, bu çeteleri Batılılar kışkırttı, ayaklanmalar çıkarıldı,
Ermeniler savaş esnasında düşmanla işbirliği yaparak ihanet etti” argümanları
kullanılarak, bir buçuk milyon Ermeni’nin kırımdan geçirilmesi güya
açıklanıyor!
Acıyla dalga geçen Erdoğan
2015 yılı, yani geçen yıl, soykırımın yüzüncü yılı olması
nedeniyle büyük bir önem taşıyordu. Bu bağlamda bütün Türk bakanlıkları da
harıl harıl hazırlandı. Kültür Bakanlığı, ülkedeki tüm turist rehberlerine
yönelik “1915 olayları” kitapçığı hazırlatmayı bile ihmal etmedi! İstanbul’da
çalışan “kaçak Ermenileri” Türkiye’den atabileceği tehditleri savuran, “Af
edersiniz Ermeni” gibi söylemlerde bulunarak bir halkı aleni şekilde aşağılayan
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, soykırımın 100. yılı etkinliklerini bir ölçüde
baltalayabilmek adına Çanakkale’deki kutlamaları Erivan’da anmalarla aynı
zamana denk getirdi. O günlerde Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan,
Erdoğan için şöyle dedi: “Eğer Türkiye’nin ilişkilerin normalleşmesi yönünde
bir nebze arzusu olsaydı, komşunun evinde yas tutulurken aynı gün şenlik ve
tören düzenlemezdi.”
Sarkisyan haklıydı. Yüz yıllık acıyla, adeta dalga
geçiliyordu.
Yüzleşme mi, yüzsüzleşme mi?
Sene 2016... “Nar Niyetiyle: Unutmanın Değil Hatırlamanın
Zamanı” başlıklı serginin Nisan ayı başında Tophane-i Amire’de düzenleneceği
haberi yayılınca, başlığının da yumuşak yankısıyla, “devletin demagojisinde bir
kırılma mı yaşandı” diye düşünmeden edemedim. Ancak sergi gezilince, Dışişleri
Bakanlığı çevresinin 2009 protokoller tartışmaları ve ardından inşa ettikleri
yeni inkarcılık söyleminin bir teyidinden öteye gitmediği görülüyor. Soykırım
bir yana dursun, “katliam” sözcüğünü bile kullanmadan Ermenileri anlatan sergi,
inandırıcılıktan ve samimiyetten o kadar uzak ki... Sergide “1915 Tehciri” ve
“Ermeni İsyanları” başlıkları yerleştirilmiş. “Ermeni isyanları”na, elbette ki
tehciri meşrulaştıran bir unsur olarak değiniliyor. Katledilen bir buçuk
milyonu aşkın Ermeni teğet geçilip silahlı Ermeni gruplar tarafından
katledildiği iddia edilen 34 Türk’ün fotoğrafları yer alıyor sergide. “Bir
buçuk milyon Ermeni, 34 Türk’e eş değerdir” denilmek isteniyor herhalde.
Belki de serginin en fütursuz yanı, “devletin attığı
pozitif adımlar” kısmı olsa gerek. Devlet destekli organizatör ve küratörler,
“Ermenilerin Geri Dönüşü ve Malların İadesi” şeklinde bir başlık atabilecek
kadar ileriye gidebiliyor. Mütareke dönemine ait 2-3 belge de mutlu bir sonun
delilleri şeklinde izleyiciye hayasızca sunuluyor.
İttihat’ın inkarla devamı
Şimdiki cumhurbaşkanının 1915 olaylarına ilişkin 23 Nisan
2014 tarihli “başsağlığı” dileği de sergide yer alıyor. Recep Tayyip
Erdoğan’dan şöyle bir alıntı yapılmış: “1915 tehciri, yirminci yüzyılın ilk
büyük felaketi olan Birinci Dünya Savaşı koşullarında yaşanmış elim bir
insanlık trajedisi olarak tarihte yerini almıştır.” Erdoğan, dönemi anlatırken yanlış bir ifade
kullanıyor, trajedi diyor. Trajedi, doğal afetler ve ölümler için
kullanılabilir halbuki; bir milyonu aşkın Ermeni’nin katledilmesinde
kullanılabilecek uygun terim değildir. En uygun ve doğru terim, soykırımdır.
Tekrarlamak gerekirse, soykırımı Osmanlı Devleti, Jön Türkler ve İttihat
Terakki el birliğiyle yaptı, sizler de el birliğiyle inkar ediyorsunuz.
Samimiyetsiz aydınlar
Bırakalım devleti, Aras Yayınevinin kurucularından
Yetvart Tomasyan’a göre, “Ermeni yanlısı” tavır takınan bazı Türk aydınları
bile samimiyetsiz. Ermeni meselesini sözde desteklemiş gibi görünerek dünyaya
insan hakları savunucusu şeklinde yaranma çabası sadece... Gerçek bir yüzleşme
ise, 101 yıl sonra hala bu topraklarda vuku bulmuş değil.
ÖZLEM GALİP
532
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

1 yorum:
Sayin Özlem Galip yazinizi okudum tesekkürler,ancak Hitlerin ermeniler hakkinda söyledigi cümle 1931 yilinda degil,22 Augustos 1939 da Obersalzberg dedir.
Saygilar
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.