
Rober Koptaş ve Bülent Usta’nın editörlüğünü yaptığı “Yok
Hükmünde” adlı kitap Aras Yayınları’ndan çıktı. Müslüman olmayan cemaatlerin
tüzel kişiliklerinin tanınmamasına ve temsilde yaşadıkları sorunlara odaklanan
kitabın tanıtımı yapıldı. “Yok Hükmünde Müslüman Olmayan Cemaatlerin Tüzel
Kişilik ve Temsil Sorunu”, başlığıyla 2012-2014 yılları arasında düzenlenen
konferanslarda sunulan tebliğ ve yapılan konuşmaları bir araya getiren kitapta
Av. Rita Ender, Av. Ester Zonana, Av. Yuda Reyna ve Av. Yakup Barokas gibi
akademisyen ve hukukçuların tebliğlerini içeriyor.
Galatasaray Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve İstanbul
Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen üç konferansta sunulan tebliğleri ve yapılan
konuşmaları yurtiçi ve yurtdışından uzmanlar bir araya getirdi. Bunun yanı
sıra, Müslüman olmayan cemaatlere mensup, konuyla yakından ilgili pek çok
img_0297kişinin deneyimlerini paylaştığı bu metinlerde, azınlıklara yönelik
ayrımcılığa ve bunun nasıl giderilebileceğine dair ufuk açıcı analiz, öneri ve
görüşlere yer veriliyor.
11 Mayıs akşamı Pera Müzesi’nde yapılan tanıtıma Ekümenik
Patrik I. Bartholomeos, Türkiye Ermenileri Patrik Genel Vekili Başepiskopos
Aram Ateşyan, Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü ve Yunanistan’ın İstanbul
Başkonsolosu Evangelos Sekeris’in de katıldığı davette, Rita Ender’in yaptığı
konuşmayı BiaNet yayınladı:
Hukuk âleminde bu konulara gönlünü ve yıllarını vermiş
avukat Diran Bakar’ın ismini anarak başlıyor bu kitap. Onun emeklerini kendi
emeğiyle birleştirmiş ve yıllarca Ermeni Patrikhanesi’nin basın sözcülüğünü de
yapan kız kardeşi; avukat Luiz Bakar’ın sunumunu da içeriyor. Ve aslında Luiz
Bakar’a ismini vermiş olan anneleri; Madam Ağavni’nin hatırasını da taşıyor.
Madam Ağavni’nin İstanbul’a geldiği yıllarda
kitabımıza konu kurumlar bugünkü gibi yok hükmünde değildi, o dönemde
Patrikhaneler ve Hahambaşılıklar hukuken de varlardı. Ve bu varlığın, Madam
Ağavni’nin yaşamında belirleyici yeri olmuştu.
Nasıl olduğunu Luiz Bakar; nam-ı diğer Lulu mizahi üslubuyla
şu sözlerle anlatıyor:
“Annem 1910 doğumlu, öyle diyordu yani belki de daha erken
doğmuştu, tam bilemiyoruz. Annem, ailesi ile birlikte Der-Zor’a yazlığa gitmiş.
Gezmeye! Orada, 1915’te, ailesinin dörtte üçü kaybolmuş ve geri geldiğinde
yokluk içindeymiş. Köyden İstanbul’a gelmişler. Burada, Hahambaşı, Yahudilerin
hahambaşısı ona sahip çıkmış ve almış bunu okula götürmüş. İki sene Esayan’da
okumuş, sonra ‘ben Fransızca öğrenmek istiyorum’ demiş. Saint Benoit’ya
götürmüşler onu. Para yok, pul yok. Soeurler
de demiş ki, ‘eğer bu kız Katolik olursa biz onu burada barındırırız.
Hem yer, hem yatar, hem de okula gider.’ Böylece annem Katolik olmuş. Çok
severdi ama okulunu. Ölene kadar o Saint Benoit soeurleri, Fransız kültürü,
Fransız dili… O sevgiden de bizim şansımıza, adımız Luiz oldu.”
Luiz adı Ermeni cemaat vakıflarının davaları ile özdeşleşti.
Yıllar boyunca onlarca dilekçe yazdı, yüzlerce davada savunma yaptı,
milyonlarca kez resmi dairelerde dil döktü, sıra bekledi. Ama bir duruşma anı
vardı ki, o an Luiz Bakar için farklı oldu çünkü var olanların nasıl yok
sayıldığını AİHM’de anlatmak o kadar da kolay değildi. Nasıldı? Şöyle anlatıyor
Lulu:
“Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı’nın davasında AİHM’e
gittik sonunda, benim için çok değişik bir andır. Savunmayı Fransızca olarak
yaptım. Esasında davayı ağabeyim Diran takip ediyordu, ben de yamaklığını
yapıyordum, ama içindeydik. Ağabeyim, 35 sayfalık bir savunma hazırladı, ben de
onu çevirdim ve orada gittim okudum. Çok heyecanlıydı, neredeyse kapıdan geri
dönüyordum. Üşümeye başladım, üst üste ceketler giydim. Baya etkileyiciydi;
karşında bir sürü hâkim oturuyor ve sen ortada kalkıp anlatıyorsun. Bir de
anlatırken, hâkim anlıyor mu anlamıyor
mu diye düşünüyorsun, çünkü o kadar acayip bir dava ki! Bir Avrupalı hâkimin
bunu anlamasına imkân yok, anlamaz. Onun için bütün kelimeleri seçtik. Aynı
cümleyi 10 farklı şekilde kurdum.
Yabancı bir insan bu 36 Beyannamesi davasını anlayamaz. ‘36
yılında beyanname verdik’ diyoruz, ‘Beyanname verdin, peki niye? Bu senin
statün mü?’ diyorlar! E adama nasıl anlatacaksın? Emlak beyannamesi veriyoruz
ya, beyanname odur, öyle bir şeydir. Halbuki bizim burada tuttular diyorlar ki,
‘bu vakfın kuruluş senedi beyannamedir.’ Peki niye bunu yaptılar? Bu sorunun
cevabı, şu laf da çok güzel: ‘Kamu düzeni bozuluyor.’ Yani azınlık vakıfları
mal edinirse kamu düzeni bozuluyormuş! Anlat kolaysa! Biraz dini vecibelere
bağladık, dedik ki; ‘Biz Türkiye’de çok rahat dini vecibelerimizi yerine
getiriyoruz, bir sorunumuz yok ama bu vakıf denilen kuruluşların; kilise vakfı,
okul vakfı sorunu büyük.’ Sen kilise vakfının malını elinden alırsan, o ayinleri
hangi parayla yapacak, papazına nasıl maaş verecek? Bu olayları anlattık.
Adamlar tahta perde gibi oturuyor karşımda, dinliyor mu, anlıyor mu
anlamıyorsun. Fakat bu yeni Vakıflar Yasası’nın çıkmasında AİHM’in de etkisi
oldu, bence bütün bu davalar, kararlar etkili oldu.”
Bütün bu kararların alınmasında Luiz Bakar’ın yol
arkadaşlarından biri Türkiye Hahambaşılık’ının avukatı Ester Zonana oldu.
Hahambaşı artık Luiz Bakar’ın annesine sahip çıkan hahambaşı değildi. Yıllar
geçmişti, zaten Luiz Hanım da hahambaşılık için hiç çalışmadı.
Luiz Bakar ile Ester Zonana hiç dava arkadaşı olmadılar,
birlikte bir dava yürütmediler. Fakat meseleleri aynıydı. Amaçları, karşı
durdukları, dillendirdikleri birdi. Yüklendikleri de benzerdi. Haksızlığa
uğramış yüzyıllık dini kurumların adına ve çoğu zaman dini liderlerin
vekâletnameleri ile çalışıyorlardı. Üstelik onca söz ve güç sahibi dini lider
ve cemaat yöneticilerinin içinde, kadının adı olduğunu, varlıklarıyla
hatırlatarak çalışıyorlardı. Çalışmalarında toplumların dini ihtiyaçlar dışında
ihtiyaçları olduğunu vurguluyorlardı. Mesela avukat Ester Zonana şöyle
söylüyordu: “Cemaatler, sosyal topluluklardır. Dini gereksinimleri yanında,
sosyal gereksinimleri de vardır. Bu gereksinimlerin sadece seçimle iş başına
gelen dini reisler tarafından karşılanması, mümkün değildir.”
Zaten avukat Ester Zonana’yı da meslek hayatında en zor
durumlarda bırakan; yalnızca dini reisleri değil, inanan inanmayan tüm
Yahudileri hedef alan antisemitizm olmuştu. Ulusal hukukun çare üretmekte
yeterli kalamadığı nefret söylemi hakkında defalarca kez dilekçe yazmış, ilgili
makamlara şunun gibi sözlerle şikâyetlerde bulunmuştu: “Şüphelinin ‘tweet’ini okuyan Yahudi dini inancına sahip
kişiler, daha önce de olduğu gibi ibadethanelerinin ve kendilerinin her an
saldırıya uğrayabilecekleri, vahşice katledilebilecekleri endişe ve korkusuyla dini inançlarını, Anayasa’nın
sağladığı temel hakka rağmen, yaşayamamaktadırlar.”
Temel hakların, yüzlerce yıllık kurumlarımız gibi “yok
hükmünde” olmaması, avukat Luiz ile avukat Ester’in yıllardır devam eden
dostluklarının ve Madam Ağavni hatırasının bu kurumlarca da unutulmaması
dileğiyle…
Rita Ender
Aras Yayıncılık kitabın tanıtım bülteninde, Azınlıkların
tüzel kişilik sorunuyla ilgili şu bilgiler verildi: “Osmanlı idaresinden
Cumhuriyet dönemine geçişin ardından, Müslüman olmayan cemaatler yasalar ve
uygulamalarla sistematik olarak ayrımcılığa uğradı. Bu cemaatleri temsil
etmekle yükümlü kurumlar, kendilerini yasal bir zemine oturtacak tüzel
kişiliklerinden mahrum bırakıldılar ve hatta zaman içerisinde yok edildiler.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu sözleşmesi olarak kabul edilen Lozan
Antlaşması’nın azınlık cemaatleriyle ilgili maddeleri yok sayıldı ve bu
yaklaşım pek çok yeni soruna neden oldu.”



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.