Mehmet Karasu
Toplumsal sorunlar, sorunları belgelere indirgeme
alışkanlığı terk edilmeden, diğer bir deyişle belgeler üzerinde yer almayan
yanlarıyla da ele alınmaksızın kalıcı çözüme dönüşemez… Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin resmi tezi yetkililerce ne zaman dillendirilse “arşivleri açalım ve
meseleyi tarihçilere bırakalım” tarzı söylemler refleksif bir üslupla ifade
ediliyor. Tarihçilerin Ermeni meselesiyle imtihanı nezdinde, Ermeni meselesinin
neden sadece tarihçilere bırakılmaması gerektiğini birkaç argümanla
temellendirmek istiyorum... Tarihçiler kendi müktesebatları ölçüsünde Ermeni
meselesinin çözümü noktasında akışı değiştirici katkılarda bulunabilirler.
Ancak bu meseleye yüklenmiş ve bir şekilde çözümlenmemiş hayli yoğun duygu
kitlelerinin varlığı, çözüm için tek adres gösterilen tarihçilere, bir ölçüde,
zulüm olarak değerlendirilmelidir. Zira sırtlarına yüklenmiş bu sıklet,
tarihçilerin hareket kabiliyetini sınırlayarak onları bu büyük sorumluluğun
altında bilfiil ezmektedir.
***
Toplumsal sorunlar, sorunları belgelere indirgeme
alışkanlığı terk edilmeden, diğer bir deyişle belgeler üzerinde yer almayan
yanlarıyla da ele alınmaksızın kalıcı çözüme dönüşemez.
Ermeni meselesi 100 yılı aşkın bir süredir kimi zaman
yoğun çatışmalarla, kimi zaman derin sessizliklerle, kimi zaman birbirine hiç
temas etmeyen hamaset yüklü tartışmalarla, kimi zaman da ilişkilerin iyileşmesi
yönünde atılan ‘iyi niyetli’ adımlarla harmanlanarak günümüze değin
uzanmaktadır. Şu veya bu nedenle dallanıp budaklanmış bu mesele, sadece
tarihçilere bırakılmayacak kadar geniş bir sosyal sahaya denk düşer.
Gelgelelim meseleyle ilgili Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin resmi tezi yetkililerce ne zaman dillendirilse “arşivleri açalım ve
meseleyi tarihçilere bırakalım” tarzı söylemler refleksif bir üslupla ifade
ediliyor. Tarihçilerin Ermeni meselesiyle imtihanı nezdinde, Ermeni meselesinin
neden sadece tarihçilere bırakılmaması gerektiğini birkaç argümanla
temellendirmek istiyorum.
Toplumsal sorunlar belgelere indirgenemez
Ermeni meselesi sadece Osmanlı Devleti ve birkaç Ermeni
çetesi arasında cereyan etmiş ve sonlanmış bir içeriğe sahip değildir. Aksine
bahsi geçen iki grup, meselenin sadece bir ve hatta küçük bir yanı olarak
düşünülebilir. Toplumsal yönü aşikâr olan bir olgu, çözümün kendisi namına
birkaç faile indirgenerek ele alın(a)maz, alınmamalıdır. Gerçi yaşanan kötü
olaylara fail arama-bulma girişimleri, insanın dünyada kendini güvende
hissetmesi için araçsallaşmış bir motivasyon olarak değerlendirilebilir. Zira
failli kötülükler, yaşanan kötü olayları öngörülemez güçlerin eseri olarak
görmeyi engelleyerek, insanın güvenlik ve kontrol duygusunu tatmin eder. Bu
bakımdan ne zaman Ermeni meselesinden konu açılsa, taraflar, meselenin şamar
oğlanlarını ya da günah keçilerini bir çırpıda ifade etmekteler.
Ermeni meselesi üzerinde çalışan hatırı sayılır sayıdaki
tarihçi, meseleyi çoğu kez geçen yüzyılın başı ve hemen öncesinde oluşmuş
belgeler üzerinden ele almaktalar. Sonrasında ise defalarca şahit olduğumuz
bildik tekrarlar: “Hamidiye alayları…, Tehcir kanunu…, Talât Paşa…, Rus
ordusu…” Görünen o ki, meselenin sadece günümüze kadar olan seyri değil, aynı
zamanda toplumsal yanı da bir hayli ihmal edilmekte. Hâlbuki toplumsal
sorunlar, sorunları belgelere indirgeme alışkanlığı terk edilmeden, diğer bir
deyişle belgeler üzerinde yer almayan yanlarıyla da ele alınmaksızın kalıcı
çözüme dönüşemez.
Sadece tarihçilere bırakılması, toplumsal yüzleşmeye
engel
Devlet diplomasisinin stratejik hamleleri dışında,
bireysel olarak Ermeni meselesinin, tarihçiler üzerinden çözülebileceğine
inanmak, sosyal bilimlerin eleştirel paradigmalarıyla tanışmış olanlar için
ancak iyi niyetli bir temenniye karşılık gelebilir.
Hukuka, tarihe, devletlerarası ilişkilere bakan
yönlerinin yanı sıra toplumsal tarafı, ele alınmaya çok daha ihtiyaç olan bir
meselenin, sadece tarihçilere, diğer bir deyişle uzmanlara havale edilmesinin,
toplumsal yüzleşme ve ilişkilerin iyileşmesi yönünde ciddi bir engel olduğu su
götürmez bir gerçek. Zira uzmanlar, meseleyi kendi kavramsal teçhizatları
nispetinde ele almakta ve uzmanların teorik soyutlamalar üzerinden kurdukları
kavramsallaştırmalar, sıradan insanın sağduyu dünyasında özgül bir ağırlığa
sahip olamamakta. Dolayısıyla tarihin belirli bir zaman-mekân diliminde oluşmuş
belgelerin bir taraftan teknik bir dil ile tartışılması ki diğer taraftan
tartışma içeriklerinin türlü türlü çekişmelere dönüşmesi iki halkın birbirine
karşı sahici temasını zora sokmaktadır.
“Büyük olaylar zinciri”nda sıradan insanlar tali kalıyor
Ana akım tarih anlayışının ‘büyük insanlar ve büyük
olaylar zinciri’ etrafında şekillendiği ve dahası tarihçinin kendi bağlamsal
koşullarından doğrudan etkilendiği hesaba katıldığında, Ermeni meselesinin
sıradan insanlara bakan veçhesi ister istemez tali kalmaktadır.
Bu ikincil kalma durumu yüzünü, çoğu kez ‘tehcir
esnasında savaş ve yol koşulları nedeniyle ölmüş/öldürülmüş ve sadece sayısal
bir değer biçiminde ifade edilen Ermeniler’ olarak göstermektedir. Oysaki
tarih; sıradan insanın yaşantılarını, kolektif temsillerini, zihniyetlerini,
maddi medeniyetlerini (beslenme şekilleri, kullandıkları aletler ve teknikler,
giyim tarzları vb.) ele aldığı ölçüde ‘biz’e, diğer bir deyişle sıradan insana
dair bir hüviyet kazanabilir. Bu kimlik, insanın sosyal kimliğini anlama ve
yorumlama olanağı taşıdığı için gruplar arası ilişkilerin iyileştirilmesi
yönünde atılacak bireysel ve grup düzeyindeki adımları kolaylaştırabilir.
Kanıtlar – mağduriyet – yok sayma
Ermeni meselesi tarihçiler özelinde, belgeler üzerinden
diğer bir deyişle objektif olarak tartışılıyor gibi görünse de her iki devletin
ideolojik angajmanları ve tartışmacıların sosyal-psikolojik arka planları
belgelerin farklı türden yorumlanmasına kapı aralıyor gibi görünüyor. Buraya
kadar dahi bir sorun telakki edilmeyebilir. Ancak bu tartışmalara şahit olan
sıradan insanlar, belgeler yoluyla sunulan ‘objektif’ bilgileri, kendi sağduyu
bilgileriyle birleştirerek; basmakalıp, doğruluğu çok da dert edilmeyen, en
yakındaki ve dolayısıyla en kolaydaki şekliyle meseleye dair kendi sosyal
temsillerini oluşturmaktadırlar. Sıradan insan için önceleri aşina olmayan bu
mesele, sosyal temsiller aracılığıyla anlaşılır, açıklanabilir ve bilindik hâle
dönüşür. Bu vakitten sonra artık ‘sosyal gerçeklik’ bağlamsal koşullara ve ihtiyaca
uygun olarak yeniden ve yeniden kendini üreten söylemler üzerinden kurulur.
Tarihte var olmuş ‘gerçeklikler’, sıradan insanın sağduyu repertuarına kendinde
var olan sosyal temsillerine uyumlu olduğu müddetçe eklemlenir.
Hem Ermenistan hem de Türkiye halkının bu meseleye dair
sosyal temsillerinin birbirine temas etmemek üzerine kurgulandığı düşünülürse,
tarihçiler üzerinden cereyan eden tartışmalardaki kanıtlar, Ermeniler için
mağduriyeti; Türkler için yok saymayı perçinlemektedir. Maalesef mağduriyet ve
yok sayma psikolojileri, bir süre sonra pratik yaşamdaki işlevleri nezdinde bir
var olma biçimine yani bir yaşam stiline dönüşerek meselenin çözülebilir
yanlarını taraflar için olanaksızlaştırmaktadır.
Barış ortamı tesis edilecekse…
Tarihçilerin Ermeni meselesine genel yaklaşımı, Ermeniler
tarafından ileri sürülen tezlere karşı ‘savunma’ düzleminde işliyor. Diğer
yandan barışçıl ilişkiler kurmak isteyen Ermenilerden gelen her türlü adım,
‘müzmin düşman’dan gelen salvolar şeklinde anlaşılırken, bu adımlara ‘acaba
nasıl bir kurnazlık peşindeler’ gibi bir tavırla yaklaşılıyor. Hâl böyle olunca
çözüm için alternatif yolların silikleşmesinin önü kendiliğinden açılıyor.
Tarihçilerin böylesi bir tutumu benimsemesinin ardında
hiç kuşkusuz rasyonel bazı nedenler ayırt edilebilir: Uluslararası camiada
özellikle Ermeni Diasporasının ‘nasıl bir hamle yaparsam Türkiye’yi köşeye
sıkıştırabilirim’ tavrı, keza çözümsüzlüğü kolaylaştırıyor. Böylesi karşılıklı
çekişmelerin yaşandığı bir arenada sıradan insanın talepleri, duyguları,
hayalleri akla bile gelmiyor. Oysaki bir barış ortamı tesis edilecekse, en
başta Türkler ve Ermenilerin birbirine ilişkin basmakalıp fikirlerinin erimesi,
yerine barışçıl ilişkileri kolaylaştıran, ayrımcılık ve nefret söylemi
pratiklerinden uzak bir zihin hâli gerekiyor.
Tarihçiler kendi müktesebatları ölçüsünde Ermeni
meselesinin çözümü noktasında akışı değiştirici katkılarda bulunabilirler.
Ancak bu meseleye yüklenmiş ve bir şekilde çözümlenmemiş hayli yoğun duygu
kitlelerinin varlığı, çözüm için tek adres gösterilen tarihçilere, bir ölçüde,
zulüm olarak değerlendirilmelidir. Zira sırtlarına yüklenmiş bu sıklet,
tarihçilerin hareket kabiliyetini sınırlayarak onları bu büyük sorumluluğun
altında bilfiil ezmektedir. (MYK/ÇT)
Değerli arkadaşım Sercan Karlıdağ’a katkılarından dolayı
teşekkürü bir borç bilirim.
Mehmet Karasu
Mehmet Karasu Ege Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nde
araştırma görevlisi olarak çalışıyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.