Nihat Karademir / n.karademir@zaman.com.tr
Ermeni meselesinde inisiyatif artık İngiltere'nin
eline geçmişti. Rusya'nın asıl korkusu ise İngilizler tarafından desteklenen
Osmanlı Ermenilerinin bağımsızlık veya özerklik yolundaki kazanımlarının kendi
Ermenileri arasında yaratacağı etkidir. Bu yüzden, her ne kadar Ermeni
meselesinin ortaya çıkışındaki rolü yadsınamazsa bile, Rusya, Osmanlı'nın doğu
topraklarında özerk veya bağımsız bir Ermenistan'ın kurulmasının engellenmesi
için en az Osmanlı hükümeti kadar gayret gösterecektir. Çarlığın Ermeni
politikasındaki bu değişimi erken dönemlerde fark eden Sultan Abdülhamid de
İngilizlere karşı Ruslara yakınlaşacak ve iki ülke arasında Ermeni
komitacılığına karşı ortak güvenlik tedbirleri üretilecektir… Türk
diplomasisinin en büyük başarısı, tıpkı 1890'lı yıllarda olduğu gibi, Rusya'nın
da özünde emperyalist bir devlet olduğunu unutmadan, Rusya'yı Batı'dan
kaynaklanan emperyalist tehdit hakkında ikna etmek ve Batı'nın İslam dünyasına
karşı birleşmesini engellemek olacaktır. Çünkü 1907 yılındaki Reval
Görüşmeleri'nde olduğu gibi, kuşatılmış olan Rusya'nın emperyalist bloka
eklemlenmesi sadece Türkiye ve İslam dünyası için değil, tüm insanlık için büyük
bir felaket olacaktır. Devletimizin bunu yapabilecek vizyonu ve tecrübesi
vardır. Yüzlerce yıl sürdürülen geleneksel denge siyaseti bile, tek başına,
bugünkü Türk diplomasisine de yol gösterecek devasa bir tarihsel tecrübe
içermektedir.
***
William L. Langer, maalesef henüz Türkçeye
kazandırılmamış olan anıtsal eserinin (The Diplomacy of Imperialism, 1890-1902)
önemli bir kısmını Osmanlı topraklarının paylaşılması konusunda verilen
diplomatik mücadeleye ve müzakerelere ayırmıştır. Bu döneme kadar, Osmanlı
Devleti'nin toprak bütünlüğünü savunan İngiltere, artık Osmanlı'nın
paylaşılması projelerini yürüten başat aktördür. Osmanlı'yı hasta adam olarak
adlandırıp rakip büyük devletlere defalarca paylaşım teklifleri yapan Rusya ise
ironik bir şekilde, İngiltere'nin planlarını bozan devlet olacaktır.
Mücadelenin hedefindeki coğrafya bugün için de
oldukça günceldir: Mısır, (Filistin ve Lübnan'ı da içine alan) Suriye, zengin
petrol yataklarının vatanı olan Irak ve Ermeni meselesi üzerinden
istikrarsızlaştırılan Doğu Anadolu. Ancak kavganın en sıcak merkezi Doğu
Anadolu'dur. Çünkü burası Avrupa'daki topraklarını kaybeden Osmanlı'nın son
toprak parçası, yeni vatanı ve dolayısıyla en hassas noktasıdır. Ermeni
meselesi üzerinden Bab-ı Ali'ye şantaj yapan İngiltere, aslında aynı mesele
üzerinden Rusya'yı da kuşatmıştır. Ruslar ise İngilizlerin hemen yanı başlarında
misyonerlerden, diplomatlardan, ajanlardan, petrol uzmanlarından,
arkeologlardan ve tüccarlardan kurdukları bu minyatür ordudan, en az Osmanlı
hükümeti kadar rahatsızdırlar.
Ermeni meselesinde inisiyatif artık İngiltere'nin
eline geçmişti. Rusya'nın asıl korkusu ise İngilizler tarafından desteklenen
Osmanlı Ermenilerinin bağımsızlık veya özerklik yolundaki kazanımlarının kendi
Ermenileri arasında yaratacağı etkidir. Bu yüzden, her ne kadar Ermeni
meselesinin ortaya çıkışındaki rolü yadsınamazsa bile, Rusya, Osmanlı'nın doğu
topraklarında özerk veya bağımsız bir Ermenistan'ın kurulmasının engellenmesi
için en az Osmanlı hükümeti kadar gayret gösterecektir.
Çarlığın Ermeni politikasındaki bu değişimi erken
dönemlerde fark eden Sultan Abdülhamid de İngilizlere karşı Ruslara
yakınlaşacak ve iki ülke arasında Ermeni komitacılığına karşı ortak güvenlik
tedbirleri üretilecektir. İngiltere'nin Doğu Hıristiyanlarını, Müslüman/Türk
barbarlığından kurtarma söylemi, Rusya'nın “evimizin anahtarını İngilizlere
teslim etmeyiz” karşı-stratejisi ile boşa düşecek ve İngiliz diplomasisinin
Osmanlı'ya/Müslümanlara karşı bir Avrupa Ahengi/Concert of Europe oluşturma
planı başarısızlıkla sonuçlanacaktır.
O günkü Osmanlı diplomasisinin en büyük başarısı,
Batı kaynaklı emperyalist tehdidin sadece Osmanlı'yı değil, Rusya'yı hedef
aldığı hususunda Çarlık diplomasisini ikna etmek olmuştur. Osmanlı-Rus
savaşlarının her iki tarafı da neredeyse eşit düzeyde yıprattığını fark eden
İngiliz diplomasisi, Hıristiyan kardeşleri kurtarmak söylemi üzerinden doğudaki
bu son iki imparatorluğu birbirine kırdırarak Ortadoğu'ya yerleşmeyi
planlamıştı. Haksız da sayılmazlardı. Çünkü ne zaman iki ülke savaşsa,
İngiltere her seferinde üçüncü taraf olarak masaya oturmuş ve neredeyse hiçbir
bedel ödemeden masadan en kârlı ülke olarak kalkmıştı.
Bugün yaşananlar ile 1890-1902 yılları arasında
yaşananlar arasında çok az bir fark var. Emperyalizm bir taraftan İslam
Ortadoğu'sunu yeniden paylaşmak için planlar yaparken, diğer taraftan Rusya'yı
kuşatmaya da devam etmektedir. Rusya sadece Suriye'den değil, Ukrayna'dan,
Gürcistan'dan, genel olarak Orta ve Doğu Avrupa'dan, Orta Asya'dan ve
Afganistan'dan kuşatılmıştır. Rusya'yı sadece askeri anlamda kuşatmakla
yetinmeyip ekonomik olarak da kuşatan Batı, adeta tarihsel düşmanlıkları ve
korkuları yeniden üreterek Avrasya'nın iki önemli gücü olan Türkiye ile
Rusya'yı karşı karşıya getirmeye de çalışmaktadır.
Suriye'de yaşanan son uçak krizi, bu planın afişe
olması açısından hayırlı olmuştur. Sınır ihlali yapan Rus uçaklarının
cezalandırılması için Türkiye'yi sürekli cesaretlendiren Batılı müttefikler,
iki ülke arasında yaşanan krizde adeta Türkiye'yi Rusya ile baş başa
bırakmışlardır. İki ülkenin ilişkilerine zarar veren bu krizden dolayı, kendi
sınırındaki terörist unsurlara da gerektiği gibi müdahale edemeyen Türkiye,
terörizmle mücadelede de aynı müttefikler tarafından yalnız bırakılmıştır.
Batı'nın güven vermeyen tutumundan dolayı, artık
tek tarafa dayanarak siyaset üretme imkânı kalmamış ve farklı tarafları idare
etmeye dayalı dengeci dış politika kaçınılmaz olmuştur. Türk diplomasisinin en
büyük başarısı, tıpkı 1890'lı yıllarda olduğu gibi, Rusya'nın da özünde
emperyalist bir devlet olduğunu unutmadan, Rusya'yı Batı'dan kaynaklanan
emperyalist tehdit hakkında ikna etmek ve Batı'nın İslam dünyasına karşı
birleşmesini engellemek olacaktır. Çünkü 1907 yılındaki Reval Görüşmeleri'nde
olduğu gibi, kuşatılmış olan Rusya'nın emperyalist bloka eklemlenmesi sadece
Türkiye ve İslam dünyası için değil, tüm insanlık için büyük bir felaket
olacaktır. Devletimizin bunu yapabilecek vizyonu ve tecrübesi vardır. Yüzlerce
yıl sürdürülen geleneksel denge siyaseti bile, tek başına, bugünkü Türk
diplomasisine de yol gösterecek devasa bir tarihsel tecrübe içermektedir.
22 Haziran 2016, Çarşamba
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.