Oya Baydar /oyabaydar@t24.com.tr
1915 Ermeni soykırımı dendiğinde hop oturup hop
kalkanlar, atalarımız suç işlemez diye bangır bangır bağıranlar, Ermeni tehciri
dendi mi rahatsız olmazlar, gururla kabullenir, olayı gerekçelendirir, devletin
gücünün yansıması olarak savunurlar. Oysa her tehcir -doğrudan veya dolaylı,
küçük veya büyük çapta- ölümdür,
kırımdır, yıkımdır… Bırakalım Osmanlı’yı bir yana, Türk ulus devletinin son yüz
yılında da: 1914-23 Pontus Rumlarının tehciri, 1915 Ermeni tehciri,
Süryanî-Asurî tehciri, 1934 Trakya Yahudi tehciri, 1937-38 Dersim tehciri, 1964
Rum tehciri, Kürt isyanlarından sonra bir sürü irili ufaklı tehcir, ayrıca
1923-24 mübadelesi… Hepsi belgeli ispatlı, çoğu anılara, romanlara konu olmuş,
milyonlarca insanı kırıp geçirmiş insanlık suçu niteliğinde olaylar…
***
Tehcir zorla göç ettirmek, sürmek demek. İnsanları
yerlerinden yurtlarından, tarlalarından topraklarından, evlerinden
ocaklarından, dostlarından akrabalarından, atalarının mezarlarından zorla
koparacaksınız; yabancı iklimlere, yabancı topraklara, yabancı dillerin,
inançların, törelerin hüküm sürdüğü yerlere zorla iskân edeceksiniz. 1915
Ermeni soykırımı dendiğinde hop oturup hop kalkanlar, atalarımız suç işlemez
diye bangır bangır bağıranlar, Ermeni tehciri dendi mi rahatsız olmazlar,
gururla kabullenir, olayı gerekçelendirir, devletin gücünün yansıması olarak
savunurlar. Oysa her tehcir -doğrudan veya dolaylı, küçük veya büyük
çapta- ölümdür, kırımdır, yıkımdır.
Bu toprakların siyasî ve demografik tarihi Osmanlı’dan bu
yana, çeşitli insan gruplarına yönelmiş tehcirler tarihidir. İmparatorluğun
geniş toprakları üzerinde yaşayan halklar, kavimler, aşiretler, topluluklar
dinî, siyasî, askerî, iktisadî gerekçelerle, yüzyıllar boyunca oradan oraya
sürülmüştür. Türk ulus devletinin inşa sürecinde de İttihat Terakki döneminden
başlayarak günümüze kadar irili ufaklı iskân ve tehcir politikaları; iç tehdit
ve isyanları önlemekte/bastırmakta, ulusu Sünnî-Türk varlığı üzerine inşa
etmekte en önemli silahlardan biri olmuştur. Tehcir ve iskân, tekçi
asimilasyonist devlet zihniyetinin olmazsa olmazıdır.
100 yıldır değişmeyen ceberrut devlet aklı
Bırakalım Osmanlı’yı bir yana, Türk ulus devletinin son
yüz yılında da: 1914-23 Pontus Rumlarının tehciri, 1915 Ermeni tehciri,
Süryanî-Asurî tehciri, 1934 Trakya Yahudi tehciri, 1937-38 Dersim tehciri, 1964
Rum tehciri, Kürt isyanlarından sonra bir sürü irili ufaklı tehcir, ayrıca
1923-24 mübadelesi… Hepsi belgeli ispatlı, çoğu anılara, romanlara konu olmuş,
milyonlarca insanı kırıp geçirmiş insanlık suçu niteliğinde olaylar… Resmî
tarih ve resmî ideoloji bunların öğrenilmemesi, bilinmemesi, toplumsal
bellekten kazınması için kitlelerin ilkel milliyetçi duygularını körükleyen
yalanlar üretmekten tutun da baskı ve korkutma yöntemleri uygulamaya kadar her
yola başvurmuştur.
Yıl 2016. Gözlerimizin önünde, terörle mücadele kisvesi
altında resmen ilan edilmemiş fiilî bir tehcir yaşanıyor: Güneydoğu Kürtlerinin
tehciri… Kürtlerin tehciri baştan beri mi planlanmıştı yoksa Kürt siyasî
hareketini bitirip bölgeyi Tayyip Erdoğan iktidarı için dikensiz gül bahçesi
haline getirirken işin KDV’si olarak mı ortaya çıktı, kestiremiyorum. Şöyle ya
da böyle; bölgedeki ölümler, yıkımlar, yerle bir olmuş şehirler, mahalleler,
yakılıp kül olan ormanlar, meralar, baskı, korku, yıldırma, güvensizlik, yüzbinlerce
insanı göçe zorladı. Ufukta, yakın gelecekte çözüm görünmüyor. Yakılıp yıkılan
şehirlerin, mahallelerin, evlerin ve de tabii mahvolmuş hayatların, yüreklerin
nasıl onarılabileceğini kimse bilmiyor. Atılan nutuklar, verilen sözler,
çocukları bile kandıramayacak sözde kalkındırma projeleri hepsi palavra, hepsi
yalan ve hayal. Sonuç: bölgenin olabildiğince Kürtsüzleştirilmesi.
Suriyeli mültecilerin ne günahı var?
Osmanlı’dan beri böyledir bu; yerli halk göçe zorlanarak
tehcirle boşaltılan yerlere devletin/iktidarın bekçileri olacakları
umulan/hesaplanan kandaşlar-dindaşlar yerleştirilir. Asimile olmaya direnenler,
kendi hak ve kimliklerini talep edenler sindirilir, iktidarın hedeflediği
demografik denge sağlanır. Kürt nüfusun bölgedeki üstünlüğünü kırmak, en
azından dengelemek için şimdi de Suriyeli mültecilerin kullanılacağı
anlaşılıyor. Savaş ve şiddet kurbanı masum Suriyelilerin ve “kandaş-dindaş”
Türkmenlerin yanında selefî cihatçılar da bölgeye resmen iskân edilirse, bir de
makbul görülenlere vandaşlık verilirse, gel keyfim gel.
Ancak; Cumhurbaşkanı Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık
verileceğini açıkladığından beri Suriyelilere yönelen öfke ve saldırılar
önümüzdeki günlerin tatsız olaylara gebe olduğunun ilk işaretleri. Halklardan
iğrenen elitistler, aydın, yazar, çizer
kisvesi altında yabancı düşmanlığı ve şoven milliyetçilik mikrobunu topluma
saçmayı misyon edinmiş insanlar, kitleleri Suriyelilere karşı kışkırtmakta
yarışıyorlar. Vurulup öldürülen Kürt kızının çıplak bedeninin sokaklarda teşhir
edilmesine ses çıkarmayan, bodrumlara sığınmış insanların bombalanmasına,
yakılmasına gözyuman, bunca zulmü
görmezden gelen necip Türk milletinin lumpen tosuncukları da Suriyeli’nin biri
köpeği tekmeledi diye Suriyeli sığınmacıları linç etmeye kalkışıyor.
Suçlu, sorumlu kim?
Tayyip Erdoğan, Suriyeli mültecilere vatandaşlık
verileceğini açıklarken mültecilere karşı öfkeyi kabartıp yeni bir çatışma ve
ayrıştırma alanı yaratmayı hesaplamış olabilir mi? Mümkün, çünkü bütün
siyasetini ve iktidarını çatışmalar üzerine kurmuş durumda. Öte yandan,
güneydoğu sınırlarımızda yoğunlaşan Kürt nüfusumuzu dengeleyip denetim altında
tutacak bir Sünnî Arap (veya Türkmen) kuşağı yaratma planı da yapıyor olabilir.
Türkü ile, Kürdü ile, Alevîsi Sünnisî ile bu millet Erdoğan
iktidarının bir sürü oyununa geldi, bu defa da mayınlı arazide dolaşıyoruz.
Aralarında iktidarca varlıklarına göz yumulan, devlet birimlerince kullanılan
IŞİD’cisinden El Nusra’cısına bir kısım muzahrafat varsa da, Suriyeli
mültecilerin yaşanmakta olan toplumsal felakette suçları, günahları yok. Onlar
sadece kurban.
Sorumlu ve suçlu kim, diye soruyorsanız: yüzbinlerce
insanın ölümüne, milyonlarca insanın yerinden yurdundan edilmesine, bölgenin on
yıllar boyunca onarılamayacak bir felakete sürüklenmesine neden olan bu savaşı
kimler kışkırttıysa, yangına kimler benzin döktüyse, IŞİDvarî yapıları kimler
desteklediyse onlar… Savaşın bu boyutlara varmasında Davutoğlu’nun Osmanlıcı
hayallerinin, Erdoğan’ın bölge hakimiyeti ve Sünnî Müslüman dünyasının halifeliği
ihtirasının, AKP iktidarının yanlış hesaplarının payını bütün dünya biliyor.
Sonunda kendileri de ne halt ettiklerinin farkına vardılar ki, “Esat’la
konuşamayacağımız bir şey yok, Suriye politikası gözden geçirilecek, vb.”
demeye başladılar.
Varılan noktada Suriyeli mültecilere kızmak, saldırmak,
sınırdışı edilmelerini istemek, onlara düşmanlık beslemek, aşağılamak; asıl
suçluyu, sorumluyu bırakıp mazlumu, mağduru dövmektir. Kitlelerin öfkesinin,
tepkisinin hedefini şaşırmasıdır. Muhalefete düşen; yabancı düşmanlığını, şoven
milliyetçiliği vaaz ederek kitleleri tahrik etmek yerine Suriyelilerin
sorunlarını çözebilecek insanî ve toplumsal politikalar önermektir. Bu aşamada
mülteci statüsünün tanınması bir sürü soruna çözüm getirebileceği gibi, 3
milyon kişinin arasına karışmış teröristlerin, suçluların, cihatçıların, şer
unsurlarının ayıklanmasına da yardımcı olabilir (Tabii olması isteniyorsa).
Suriyeli sığınmacıları, bu toplumsal facianın
sorumlularının eline teslim etmemek; onların Kürtlere, Alevîlere, başka
halklara karşı kullanılmalarını engellemek, onlara sahip çıkmak da bizim
görevimiz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.