Sait Çetinoğlu
Apraham
Kasapyan’ın, Bu devirde, yaşlı,
dünyaya veda etmekte olan bir adamın hayatını, onu çok sevenler bile okumaz,
biliyorum. Yaşayanların vakti yok ki ölmekte olanın hayatıyla ilgilensinler.
Bunu biliyorum, ama yine de, kendime bir meşgale olması için, hatırımda kalanları
yazıya dökmeye çalışacağım. Sözleriyle kaleme aldığı Tekirdağ’dan başlayan
tehcir adı altındaki ölüm yolculuğu sürecinde ve ölüm coğrafyasındaki yaşam
mücadelesinin gün ışığına çıkarıldığı yazarın torununun çevirisiyle okuyucusuna sunulan Kaç Kişisiniz Boğos Efendi? Başlıklı öz yaşam öyküsü, Ermeni toplumunun
geçen yüzyıldaki yakıcı yaşam mücadelesinin özetidir.
Editörün sunuş yerine özetlediği gibi: Yani bir hayatın
değil, aslında bir hayatta kalışın hikâye edilmiş hali bu metin. Temelde 1915
ve sonrasının cana kast eden koşullan altında nasıl ayakta durulabildiğini
an-latıyor. Bir günde yerlerinden yurtlarından edilen, üstelik bir Pasifik
adasının güvenliği sağlanmış sözde tehlikeleri altında değil, dağda bayırda,
gece gündüz, sıcakta ve so¬ğukta yüzlerce kilometre kat eden genç yaşlı yüz
binlerce insanın yaşayabileceği her türden tehdit altında ölmemeye çalışan bir
çocuğun yaralarını ve korkularını ömrü bo¬yunca sırtında taşıyan birinin
hikâyesinden söz ediyoruz. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye Ermenilerinin bu
tür hikâyeleri anlatmak konusunda, malum nedenlerle ne ka¬dar ürkek ve ketum
olduğu göz önüne alındığında, nadir, değerli ve çok da cesur bir hikâye aynı
zamanda. Kasapyan mütevazi cümleler kurmasına karşın önemli bir belge kaleme alıp bize ulaştırmış olduğunu söyleyebiliriz.
Bir varlık-yokluk hikayesi olan Apraham Kasapyan’ın
anıları, Soykırımdan başlayıp,
Ermenileri bir yüzyıldır art arda
izleyen felaketler zincirinin halkalarında yaşanmış direnişlerin
hikayesidir: Varlık Vergi-si, 20 Sınıf
Nafıa Askerliği, 6-7 Eylül ve bir ömürden çok daha fazlasına sığabilecek daha
nice felaketi yaşamış, bü¬tün bunlara karşılık pes etmemiş, hayata dört elle
sarılmış bir adamın, gerçek bir survivor’ın, bir verabroğ’un hikâyesi, kısaca
Soykırımın sürekliliğin hikayesi ve tarihidir.
1902 doğumlu Kasapyan anılarına, aklının erdiğinden itibaren
başlar, Çocukluğumla ilgili ilk hatıram, 1908 yılındaki hürri¬yet gününe
dairdir. Sözleriyle anılarına II. Meşrutiyet ve meşrutiyet’in saçtığı umut eşk
etmektedir. İkinci çocukluk anısı
Balkan Savaşına dairdir: 1911 ’de Balkan Savaşı başladı. Dokuz yaşındaydım ve
hafızam beni yanıltmıyorsa ikinci sınıftaydım. Bulgarlar Tekirdağ’ı işgal
ettiklerinde, askerler barınmak için bütün okullarımızı alınca okulsuz
kalmıştık. Çocukluğuna dair son anısı I. Dünya Savaşının başlamasıdır.
Bulgarlar 9 ay sonra şehrimizden ayrıldılar. Okulları¬mız tekrar açıldı ve ben
yeniden okula başladım.
1914’te bu defa Birinci Dünya Savaşı gelip çattı. 12
yaşındaydım. Savaş ile başlayan seferberlik ve arkasından gelen tehcir adı
altındaki ölüm yolculuğu ve Soykırım süreci,
küçük Abraham’ı kısa zamanda geri dönmemek üzere çocukluktan çıkaracak,
yaşam mücadelesi içinde pişecektir.1915'in başında, hükümet biz Ermenilerin
sürgün edil¬mesini emretti (aksor). O yıllarda Tekirdağ’daki Ermeni nüfusu 18
bindi. Yalnız 2-3 bin kişiye, asker ailesi olduk¬ları için dokunmadılar. Geri
kalan 15-16 bin kişi, yanla¬rına yalnız birer yorgan alma izni verilerek yola
çıkarıldı.
İlk durağımız İstanbul Sirkeci’deki, bugün Paket
Postanesi’nin olduğu yerdi. İkinci gün, İstanbul’dan 300-400 kişi küçük bir
gemiyle İzmit’e vardık… Bilecik’e vardığımızda bizi indirdiler. Orada bir gün
kaldıktan sonra tekrar trene bindirildik. Bu sefer Kon¬ya’ya geldik. Yol
uzadıkça durumu daha iyi kavramakta ve bilinmezliğe doğru bir yolculuğu sürdürdüklerini
algılamaktadırlar: Artık büyüklerimiz bu
yolun hepimizi nasıl bir sona doğru götürdüğünü anlamaya başlamıştı. Sefalet
giderek daha fazla baş gösteriyordu… Bu uzun yolculukta yüz binlerce insan,
perişan bir hal¬de, aç biilaç yürüyerek yol alıyor ve artlarında binlerce
kur¬ban bırakıyorlardı. Ölümün kıyısına gelmiş sevdiklerini yollarda bırakarak,
bilinmeze doğru yol alıyorlardı… Bizimle birlikte yayan ge¬len sayısız insan
vardı. Yol üstünde ise binlercesi ekmek dileniyordu… Velhasıl, Ermeni halkı
için daha önce hiç duyulmamış bir zulüm başlamıştı… Artık tüm yetişkinler bu
yolun bizi ölüme götüreceğini anlamışlardı…
Yıllar sonra anılarını kaleme aldığında bile gördüklerinden
ürktüğü gibi çekilen acıları yeterince yansıtamamaktan korkmaktadır. Zira karşı karşıya kalan durum ve çekilen
acılar tarifsizdir. o yoldaki perişan
haller gözümün önüne geli¬yor. Acaba bunları tasvir edebilir miyim diye
düşünüyor ama bunu becerebilmenin benim kalemimin harcı olma¬dığını anlıyorum…
Arap çöllerinin kıyılarına geldiklerinde durum daha
netleşmiştir. Bu yolun Ermeniler için
bir ölüm yolculuğu oldu¬ğuna artık Kuşku
yoktur. Açlıktan, hastalıktan ölenlerin haddi hesabı yoktu. İnsanlar o kadar
umutsuz durumdaydı ki, ölenler için ağlayacakları yerde “O da kurtuldu!” diye
se¬viniyorlardı. Sahibi olanlar tepelere bir yere gömülüyor; sahipsizler ise
gömülmeden öylece ortada bırakılıyorlardı.
Yolculuğun amansız olduğu kadar mola yerlerinde onları
ölümcül hastalıklar beklemektedir. Ailede hastalıklar baş gösterir ve kayıplar
başlar. Yirmi iki gün Katma denen tren istasyonunun yanında kaldık. Pislik o
kadar arttı ki, dizanteri hastalığı baş gös¬terdi. Her gün binlerce kişi
ölüyordu. Bu sırada Ağavni halam da dizanteriden öldü. Onu bulunduğumuz yere,
ovanın bir kenarına gömdük…
Talih burada aileye gülecek mutlu bir tesadüf sürgüne burada
son verecektir. Kilis kaymakamı tanıdık çıkacak ve bu insan hayatlarını
kurtarmaya vesile olacaktır. Kilis kaymakamı eski Malkara kayma¬kamı Ali İhsan
Bey 'miş. Bunu duyan Boğos eniştem çok sevindi. Ali İhsan Bey'in Malkara’da
olduğu dönemde o kadar yakınlarmış ki, Kaymakam Tekirdağ’a indiğinde, ai¬lecek
eniştemin evinde misafir olurlarmış…
Boğos Enişte çok hasta olduğundan Kaymakam’a bir haberci
gönderilir. O süreçte az bulunur bir olay gerçekleşir kaymakam kampa gelerek
aileye sahip çıkar.
Eniştem hasta, saçı başı darmadağın, sakallan uzamış
va¬ziyette, çadırda yatıyordu. Atlıyı görünce hepimiz şaşırdık, adam Boğos
Efendi’ye seslenmemizi söyledi. Koşup haber verince eniştem çadırından çıktı.
Kaymakam eniştemi o halde görünce suratı allak bullak oldu,
gözlerinden bir anda yaşlar boşaldı. Atının yuların¬dan çekip sırtını döndü:
“Çok rica ediyorum Boğos Efendi, karşıma bu vaziyette çıkma, sizi böyle görmek istemiyorum. Yalnız,
bana kaç kişi olduğunuzu söyle ki sizi bir haftalığına Kilis'e aldırayım.”
Eniştem otuz üç kişi olduğumuzu söyledi. Kaymakam atından indi, hemen bir izin
tezkeresi yazıp çocuklardan bi¬rine verdi. Vakit kaybetmeden birkaç araba tutup
Kilis'e, falanca otele gelmemizi söyledi ve eniştemi bulan çocuğa 5 kuruş (o
zaman çok paraydı) verdikten sonra arkasına bak¬madan uzaklaştı.
Ermenilere yardım etmenin suç olduğu o günlerde kaymakam
aileye sahip çıkarak onları şehirde evlere yerleştirilmesini sağlar. Otuz
üçümüzü şehrin üç ayrı semtine yerleştirmek üzere yanımıza bir adamını gönderdi.
Adam üç ev tutmuştu bile. Bu evlerde on birer kişi kala¬caktık…
Bir eve yerleşmeleri açlıklarına çare olmamıştı. Hem iş
yoktur hem de buldukları iş açlığa çare olmamaktadır. Aç kaldığımız günler öyle
çoktu ki, iş bulup çalışabildiğimiz için Allah’a şükrediyorduk. Dilenmek için
avuç açtığım ama kendime yediremediğim için ağlayarak geri döndüğüm günler de
olmuştu.
Ayrıca bir yere yerleşmiş olmaları onları onların emniyetini
sağlamamakta dışarı çıktıklarında tehlike devam etmektedir. Abraham babasının böyle
bir durumda nasıl kurtulduğunu nakleder: Bize nasıl kurtulduğunu anlattı. Bir
sabah, bütün Ermenileri sıraya sokmuşlar. İsimlerini sormuşlar ve bir yere
toplamışlar. Babam, “Süryani’yim” diyenleri serbest bıraktıklarını fark etmiş.
Süryaniyim diyerek tekrar ölüm yürüyüşüne çıkarılmaktan kurtulmuştur.
Savaşın sonuna kadar tehlike altında, kimi gün aç kimi gün
tok ve bir tedirginlikle yaşamları devam edecektir. Bir gün Almanların savaşı kaybetmiş
oldukla¬rını, İngilizlerin Bağdat’a, Basra'ya vardıklarını duyarlar.
İngilizler Halep’e varmaya da
gecikmezler.
O sıralar, bizden yayan yedi-sekiz saatlik mesafede olan
Halep’in ingilizler tarafından işgal edildiğini duyduk. Bu haber içimize büyük
bir korku düşürdü. Bir grup Kilislinin şehirde bulunan 1000-1500 Ermeni’yi bir
gece yok etme¬yi düşündükleri dedikodusu ortalıkta dolaşıyordu. Bunun üstüne
bir-iki gün evden çıkmadık. Bir sabah, Hintli İn¬giliz askerlerinin Kilis’e
girerek hükümet konağını işgal ettiklerini duyduk.
Artık kurtulmuş ve evlerine dönüş için beklemeye
başlamışlardır.İstasyonda ki bekleme
sürecinde Abraham el konulan Ermeni kızlarına şahit olur.
Bir gün yaşlı bir adam yanıma geldi, bana bir mektup verdi
ve hiçbir şey demeden uzaklaştı. Mektubu açmadan Boğos enişteme götürdüm. Boğos
eniştem zarfı açtı ve mektubu sessizce okudu. Ermenice yazılmış olan bu kısa
notta ne yazdığını bugün bile hatırlıyorum:
“Sevgili babalar, anneler, ablalar ve abiler,
Ben Adapazarlı Tulumbacı Siragan’ın kızı Sirarpi’yim. Üç
buçuk senedir bu köylerin büyük ağasının yanındayım. Beni yanınıza almanızı
rica ediyorum.”
İngiliz komutanın yardımıyla kızı kurtarırlar.
Bu olaydan iki gün sonra lokomotif geldi, bizim vagonları o
lokomotife bağladılar ve Adana’ya doğru yola çık¬tık. Adana’ya vardığımızda
hepimiz çok mutluyduk.
Dönüş başlamıştır. Kabusun bitmesiyle birlikte Savaş
sırasında yurtdışında kalan Ermeniler geri dönüp ailelerini arama başlamıştır.
Adana, Çölden gelenlerin toplandığı istasyonların başında gelmektedir.
Anadolu’dan çalışmak için daha önce Amerika’ya git¬miş olan
binlerce genç artık ailelerini aramak için Ada¬na’ya geliyorlardı. İstasyona
Halep’ten, Şam’dan ve daha uzak şehirlerden her gün iki-üç tren ulaşıyordu.
Ameri¬ka’dan gelen bu gençler, tren boyunca dizilip, pencereler¬den sarkan
biçare haldeki sürgünler arasında kendi ailele¬rini arıyorlardı.
Bu manzarayı tasvir edebilmek için çok güçlü kalem lazım!
Akrabalarından veya ebeveynlerinden birine kavuşan¬lar
onlara öyle sarılırlardı ki, onları birbirlerinden ayırmak mümkün olmazdı. Daha
sonra “sorular” kısmı başlardı: “Babama ne oldu?”
“Öldü?”
“Kız kardeşim nerede?”
“Kaçırdılar.”
“Annem?”
“Açlıktan öldü?”
Kimi zaman annesini, babasını, kız veya erkek karde¬şini
bulanlar da vardı. Bu acılı manzara karşısında kimse gözyaşlarına hâkim
olamazdı.
Üç buçuk sene sonra nihayet evlerine dönebilirler, evleri
işgal edilmiştir. İşgal sona erdirilip evlerine yerleşirler. Ancak kabusun
bittiğini söyleyemiyoruz. Zira savaş bir başka devam etmektedir. Bu sırada
Yunanlılar Ermenileri aske¬re almaya başladılar. Yaşım 18 olduğundan beni
almadılar. Bir yıl eniştemle çalıştım. Yaşım 19 olmuştu ve ortalıkta benim
yaşımdakileri de askere aldıklarına dair söylentiler dolaşıyordu. İşimden
ayrıldım. Malkara’dan Keşan ve Ge¬libolu güzergâhıyla Lapseki’ye kaçtım. Oradan
da bir vapu¬ra binerek İstanbul’a vardım. Abraham istanbul’da iş tutmaya
başlamıştır.
Milli Mücadele’in İttihatçıların lehine sonuçlanması,
İttihatçıların yeniden iktidar olması
anlamına geldiğinden, Yunanlarla birlikte Ermenilerde coğrafyalarını terk
edenler arasındadır. O dönemde
Trakya’da bulunan Ermenilerin bir kısmı Bulgaristan’a kaçtı, bir kısmı da
İstanbul’a göç etmeye başladılar. An¬nem ve babam da İstanbul’a gelenler
arasındaydı.
Yeni dönemde işleri bozulan Abraham ülkeyi terk eder. Yaklaşık yedi yıl Fransa ve Romanya’da
çalışarak 1929 da geri döner. Evlenir. Zorlukla işyeri sahibi olup kazanmaya
başladığında, Gayrimüslimleri işlerinden uzaklaştırmak için gündeme alınan 20
kur’a askerlik uygulaması ile “askerliğe” alınır. Abraham için çile yeniden başlamıştır.
1941’de Ermenileri, Rumları ve Yahudileri 22 tertip askere çağırdılar; yani 23’le 45 yaş arası
bütün erkekleri... Savaşa girmemiştik, o halde neden askere alınıyorduk?
Gayrimüslim evlerinde yine feryat figan başlamıştı. Kaç¬mak mı, gitmek mi? Tabii
ki kaçmak kolay değildi. As¬kerler evlere gelip insanları topluyorlardı.
Dokuz-on gün sonra teslim olmaya mecbur kaldım. Dükkânın işini eşime bırakıp
yola çıktım. Sonumuzun ne olacağını Allah bilirdi. Bu yapılanda bir iyi niyet
görmüyorduk. Böylece nafıa askeri
olduk. Küçük bir trenle bizi Tuz¬la’ya götürüp kışlaya yerleştirdiler.
Sonrasında, kendini
bir anda Yozgat’a Anadolu steplerine doğru yol alan tren vagonunda bulacaktır.
Abraham endişe ve derin düşünceler içindedir. Savaşa girilmediği halde askere
alınmışlardı? Neden bizi yuvamızdan
uzaklaştırıyorlardı? Alın size ikinci sürgün! Aramızda o güne kadar üç kere
askere alınmış olanlar bile vardı. Vagonlar o kadar doluy¬du ki, geceleri
ayaklarımızı uzatmamız mümkün değildi, dönüşümlü olarak uyuyorduk. Üç gün sonra
Ürgüp denen yerin dibine geçesi yere vardık. Bize verilen çadırları kur¬duk,
geceyi orada geçirdik. İkinci gün, yakıcı güneş altında sefil olduk. O köyde su
denilen şey yoktu. Bir matara suya 25 kuruş ödüyorduk. Bu paraya o zaman bir
kilo et alı¬nıyordu… Biz zavallı “asker”lerin hali görülmeye değerdi. Ara¬mızda
yürüyemeyecek halde olanlar da, pamuklar içinde pışpışlanarak yetişmiş
milyonerler de vardı.
Kafile, kimi yayan
kimi zaman kamyon üzerinde Yozgat’a doğru yoluna devam eder. Toplama kamplarından biri olan Yozgat’ta ki
Çamlık bölgesindeki çadırlarda 8-1 O bin
kadar gayrimüslim asker çadırlara yığılmıştır. Toplama kampındaki askerler 250’şer kişilik gruplara ayrılarak, çeşitli
şehirlerde çalışmak üzere gönderilirler.
Ermeniler sayıca fazla olduğundan 100 Erme¬ni, 75 Rum ve 75 Yahudi olmak
üzere gruplara ayrılırlar. Gruplar farklı yerlere gideceklerdir. Grupların
başında birer komutan
bulunmaktadır. Gruplarda yüksek bir
dayanışma vardır. Din ve mezhep ayrılığı ortadan kalkmıştır. Grupta daha
varlıklı olanlar, kumandanın etra¬fında toplanıp biraz daha rahat etmek için
uğraşıyorlardı. Bir kısmı bunda başarılı da oldu ve bunların hemen hepsi
Ermeni’ydi. Kumandan onlara hafif işler verdi. Onlardan biri de, sonradan çok
iyi bir insan olduğunu öğreneceğimiz kuyumcu Diran Şennal’dı.
Barınma ve çalışma koşulları çok kötüdür. En kötüsü, geceleri hücum eden milyarlarca
sivrisinekti. Bu böcekler, sıtmaya yakalanmamıza sebep oldular. Bizi sıraya
soktukları zamanlarda, beklerken aramızdan yere yığılanlar olurdu. Ben de ağır
bir sıtmaya yakalandım. Bir hafta tedavi gördükten sonra çadıra geri
gönderdiler. Bu arada bitlenmeyen kimse de yoktu. Her gün, bu pis böcek¬leri
temizlemekle uğraşır, yine de önünü alamazdık. Kısa¬cası, hayat bizim için
dayanılmaz bir hal almıştı.
Aylar sonra evine dönebilen Abraham Kasapyan’ı devletin bir başka
sürprizi beklemektedir: Varlık Vergisi.
O günlerde Varlık Vergisi adı altında bir vergi çıkaca¬ğına
dair dedikodular dolaşmaya başladı. Gerçekten de birkaç gün sonra, Maliye’nin
duvarlarına isimlerimizi as¬maya başladılar. Bir sabah, İstanbul’da, gayrimüslimlere
kimsenin ödeyemeyeceği kadar yüksek vergiler geldiğini duyunca bütün vücudum
titremeye başladı… Tüm cesaretimi
toplayarak Maliye’ye gittim, duvarda ismimi aradım. 3.600 lira vergi
koymuşlardı… Varlık Vergisi’ni ödeyemeyen herkes Aşkale’ye sürgü¬ne
gönderilecekti… Bir süre sonra 78 yaşındaki komşum Asadur Efendi’yi Aşkale’ye
gönderdiler. Asadur Efendi dükkânındakileri on beş-yirmi günde satmaya çalışmış
ama yeterli olmamıştı… Eşim Aşkale’ye gitmemi istemiyordu. Sa¬hip olduğu bütün
mücevherleri hesapladık. Halen 2.600 lira açığımız vardı… Günler geçerken,
vergiyi ödeyemeyenleri gruplar halin¬de Aşkale’ye gönderiyorlardı. Aşkale’den
gelen haberler bizi titretiyordu. Eksi 20-25 derece soğukta, genç yaşlı
de¬meden çalıştırıyorlarmış. Buna bile şükrediyorduk, çünkü çok daha başka
şeyler olabileceğinden korkuyorduk… Her şeyini satarak vergiyi ödemeye çalışır
hala 200 lira eksiği vardır.
Kasapyan, kanun gömleği giydirilmiş bu el koyma ve
hırsızlığı, Bu, bize vurulan dördüncü
ölümcül darbe idi. Diye tarif edecektir.
6/7 Eylül Pogromu ve dehşetini kızı janet’in birkaç cümlesiyle özetleyelim.
Babam geldikten bir süre sonra yemeğimizi kız kardeşimle bera¬ber yiyip yattık.
Uyuduğum yerde babamın endişeli bir sesle “Yavaş olun, kızlar uyanmasın,”
dediğini duydum. Celal BeyAmca “Korkmayın, ben buradayım, size birşey olmaz”
dediğinde hepimiz yataklarımızdan kalkmıştık. Dışarıdaki kalabalıkta sokak
arkadaşlarımız da vardı. “Pandeli’yi denize attık,” diye bağırışlarını duyduk,
kucak dolusu çatal kaşığı evlerine taşıdıklarını izledik. Saat gece yarısı
olmuştu… Gazinocu Mardiros'un sünnet edildiğini, resto¬randaki tüm tabak ve
diğer eşyaların denize atıldığını duyduk. Uzun bir süre boyunca vapurla
Büyükdere iskelesinden geç¬tiğimizde o eşyaları denizin dibinde görürdük…
Balıklı Rum Mezarlığı papazının da sünnet edildiği¬ni… Ama en kötüsü istiklal
Caddesi'nde yaşanmış….
Sait Çetinoğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.