Demokrasinin yerleşmesi için ikinci önemli konu ise,
azınlık haklarıdır. Yine yukarıda izahına çalıştığım kavramlarla yakın ilişkisi
vardır… Sağlıklı demokrasilerin olmazsa olmaz çok önemli iki kuralı vardır.
Biri hoşgörüdür. En uçta yaşayan bireylerin bile yaşam biçimine, düşüncelerine
saygı göstermektir. İşin bu yönünü bizim Atatürkçüler, laikler içlerine
sindiremiyor.İkinci kural, azınlık haklarına saygıdır. İşin bu yönünde de başta
Sayın Başbakan olmak üzere, AKP içinde güçlenip, önemli makamlara gelmiş bazı
siyasetçilerin ve bürokratların eksik olduğunu düşünüyorum. Hoşgörü ve azınlık
haklarına saygıyı öğrendiğimiz ve becerdiğimiz zaman, emin olun çok daha mutlu
çok daha demokrat bir Türkiye’de yaşama imkanı bulacağız.
*********
Bazen kimi yazılarım nedeniyle yanlış anlaşıldığımı,
hakkımda sağda solda farklı yorumların yapıldığını, hatta yakın çevremdeki kimi
dostlarımın bile bana kuşkuyla bakıp, eleştirdiklerini biliyorum.
Açıkça belirtmek isterim; umurumda bile olmaz. Kendimden eminim, kendimle barışıkım.
Kendimi, “Atatürkçü ve laik” olmakla övünen herkesten daha fazla “Atatürkçü ve
laik”; kendini “Dindar ve temiz
Müslüman” olarak gören herkesten daha fazla “Dindar ve temiz Müslüman” olarak
kabul ederim.
Her insanın farklı bir birey olduğunu kabul ederim. Hiç
kimseyi, davranışları, inançları, siyasi görüşü nedeniyle kınamam, dışlamam ya
da sevmek zorunda olduğumu düşünmem. Türkiye’nin gerçek demokrasiye ulaşması
için, önce insan hakları ve bireyin özgürlükleri konusunda çok yol alması
gerektiğine inanıyorum. İki önemli kavram var bana göre: Birincisi hoşgörü.
İkincisi azınlık hakları. Bugün size, bu iki konuda çarpıcı örnekler vermek
istiyorum.
…….
Çok bahsettim, belki okurlarımı da sıktım. Ama bir kez
daha şu önceki hafta yapılan bir haftalık ABD gezisine döneceğim. 22 kişilik
bir grup olarak gittik. Ben 50 yaşını aşmış bir adamım. Hiçbir yerde,
bulunduğum hiçbir ortamda kendi yaşam biçimimden, tarzımdan feragat etmedim,
aman içinde bulunduğum ortama uyayım diye bir yapmacık gayret içinde olmadım.
İzmit’ten ABD’ye 22 kişilik bir grup olarak gittik. Bu 22
kişinin 21’i dini vecibelerini harfiyen yerine getiren, inançlarına uygun
yaşayan insanlardı. Bir tek ben farklıydım. Farklı olduğumu gizleme gereği de
hiç duymadım. Ben kendimi her ne kadar en az onlar kadar Müslüman ve inançlı
olarak kabul etsem de, beni dışlayabilirlerdi. Ağzıma gelen her şeyi rahatça
söyledim. Cemaatin faaliyetlerinin tanıtıldığı sunumlar uzadığında tepkimi
ifade edebildim. Herkesin ayran, kola, meyve suyu sipariş ettiği yemeklerde,
ben garsonlarla şarap cinsi konusunda pazarlık yapabildim.
Beni dışlayabilirlerdi. Öbür tarafı, yani dindar kesimi
dışlayan, kendinden uzak tutan ve gelecekleri için tehlike gibi gören kesimi
çok iyi tanıyorum. Eğer ben, bu kesimden, yani Atatürkçülüğü, laikliği kendi
tekellerinde sanan, sadece kendilerini bu ülkenin ve bu cumhuriyetin sahibi
olarak gören kesimden 21 kişi seçsem. Bu grubun içine bir de dini esaslara göre
yaşayan, hatta cemaat mensubu olan birini alıp koysam emin olun tablo çok
farklı olurdu. ABD’ye giden heyet içinde beni kimse dışlamadı. tam tersine,
hepsi üzerime titrediler. Fethullah Gülen Cemaati’nin İzmit’te önde gelen
isimleri, cemaat mensuplarının “Ağabey” olarak tanımladığı insanlar, en çok
benimle sohbet ettiler. ABD’de bize önderlik yapan Mahmut Yeter, her fırsatta,
“İsmet Abi bir eksiğin, bir isteğin var mı?” diye etrafımda dolaştı. İşte bu
hoşgörüdür. İnsanları olduğu gibi kabul etmek, bireye saygı göstermektir. Çok
açık biçimde iddia ediyorum. O bahsettiğim 21’i Atatürkçülük ve laikliği kendi
tekelinde gören insanlardan oluşmuş bir ekibin içine, benimle birlikte ABD’ye
gelen inançlı insanlardan birini alıp koysak, ABD’ye bir haftalık seyahate
göndersen, dışlanırdı. Gruptaki diğer insanlar ondan uzak dururdu. O birey, beş
vakit namaz kılmaya kalksa, gruptaki
diğer insanlar O’nu beklemez, saygı göstermezlerdi.
Zaten bu anlayıştır ki,
Türkiye Cumhuriyetini geride kalan 80 yıl içinde gerçek demokrasiye
ulaştıramadı. Toplumu kamplara ayırdı. Oysa Cumhuriyeti kuran Mustafa Kemal’in
tarzı bu değildi. Ben son yıllarda Atatürk ve İstiklal Savaşı, Cumhuriyet’in
kuruluşu dönemleri ile ilgili kitaplara kafayı taktım. Bu konuyu çok önemsiyor
ve sürekli okuyorum. Mustafa Kemal,
İstiklal Savaşını kazanırken de, Cumhuriyet’i kurarken de toplumun dini
inançlarına hatta toplumu yönlendiren imamlara, mollalara çok büyük değer ve
önem vermiş. Türkiye’de bütün insanların önce bu hoşgörüyü, birey hakkına
bireylerin yaşam biçimine saygıyı öğrenmesi gerekiyor.
…….
Demokrasinin yerleşmesi için ikinci önemli konu ise,
azınlık haklarıdır. Yine yukarıda izahına çalıştığım kavramlarla yakın ilişkisi
vardır.
Geçen akşam, evde televizyonda Clint Eastwood’un hem
yapımcısı, hem yönetmeni olduğu 2009 yapımı “Invinctus” (Yenilmez) isimli filmi
izledim. Morgan Freeman ve Matt Damon başrolleri paylaşıyorlar. Güney Afrika’yı
dünyanın en ırkçı, en faşist, antidemokratik ülkesi olarak alıp, dünyanın en
saygın ülkelerinden ve demokrasilerinden biri haline getiren Nelson Mandela’nın
hayatından bir kesiti anlatıyor.
Güney Afrika’yı yöneten ırkçı, beyaz azınlık, ülkedeki
siyahların lideri olan Mandela’yı
30 yıl 3 metrekarelik bir hücrede hapsediyor. En ağır
işlerde çalıştırıyor, en ağır hakaretlerle karşı karşıya bırakıyorlar. Mandela
1990’lı yılların başlarında serbest kalıyor. Devlet Başkanlığına aday oluyor,
ülkedeki siyah çoğunluğun oyları ile Güney Afrika’nın ilk siyah devlet başkanı
seçiliyor.
Beyazlar panikte. Ülkedeki siyahlar, yıllarca yaşadıkları
ezilmişliğin, itilip kakılmışlığın öfkesi içinde, intikam arıyor. Mandela,
Güney Afrika’daki beyazların sembolü haline gelmiş ülkenin Ulusal Rugby takımını
sahipleniyor. Takımın kaptanı, ülkedeki beyazların sembolü (Matt Damon oynuyor)
ile birebir ilişki kuruyor. Ülkedeki siyahlar ulusal rugby takımının
dağıtılmasını, adının, forma renklerinin değiştirilmesini istiyor. Devlet
Başkanı Mandela, kendisini bu göreve seçen siyahları kızdırmak pahasına tam
tersini yapıyor. Bir yıl sonra ülkesinin evsahipliğini yapacağı Dünya Rugby
Şampiyonası için, beyazların takımına her türlü desteği veriyor. İdmanlarına
gidiyor. Takım kaptanını kendi konutunda ağırlıyor.
Güney Afrika rugby takımı, imkansızı başarıyor.
Kendisinden çok daha güçlü takımları eziyor, yeniyor, dünya şampiyonu oluyor.
Öyle sahneler var ki, gözyaşlarımı tutamadım. Beyazların takımı Siyah Devlet
Başkanının desteği ile Dünya Şampiyonu olunca ülkenin her yerinde siyahlar ve
beyazlar kucaklaşıyorlar. Öfke, düşmanlık bitiyor. Kardeşlik başlıyor.
…….
Sağlıklı demokrasilerin olmazsa olmaz çok önemli iki
kuralı vardır. Biri hoşgörüdür. En uçta yaşayan bireylerin bile yaşam biçimine,
düşüncelerine saygı göstermektir. İşin bu yönünü bizim Atatürkçüler, laikler
içlerine sindiremiyor.
İkinci kural, azınlık haklarına saygıdır. İşin bu yönünde
de başta Sayın Başbakan olmak üzere, AKP içinde güçlenip, önemli makamlara
gelmiş bazı siyasetçilerin ve bürokratların eksik olduğunu düşünüyorum.
Hoşgörü ve azınlık haklarına saygıyı öğrendiğimiz ve
becerdiğimiz zaman, emin olun çok daha mutlu çok daha demokrat bir Türkiye’de
yaşama imkanı bulacağız.
Bugün, İsmet ÇİĞİT
http://www.ozgurkocaeli.com.tr/makale/hosgoru-ve-azinlik-haklari-91623.html
1 yorum:
hepsi iyi hos da su hosgoru lafi beni zivanadan cikariyor!!! kim kimi hosgoruyor yahu!!!Hoşgörü kelime anlamı olarak karşısındaki kişinin davranışlarının beğenilmezse bile iyi karşılanmasıdır..toleranstir, musamahadir..bu durumda azinlik olmak tercih edilir bir durum degil, yani kusurlu taraf oluyor azinliklar..egemenler de hosgoruyor! lanet olsun...bu soylem artik ruhlarina islemis!!!Nadya Uygun
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.