Ümit Kurt: "Araştırmalarımız sırasında beni oldukça
sarsan bir diğer belge ise 2 Temmuz 1924’de çıkartılan 663 sayılı Seyr ü Sefer
Talimatnamesi ve Pasaport Kanunları olmuştu. Gerek Seyr ü Sefer Talimatnamesi
ve daha sonra bu talimatnamede yapılan muhtelif değişikliklerin gerekse
Pasaport Kanunlarının en önemli amacı Ermenilerin Türkiye’ye girmelerine ve
ülke içinde özgürce seyahatlerine engel olmaktı. Siyasi irade, Ermenilerin
mallarına el koymak ve Anadolu topraklarında bir daha Ermeni varlığının
yeşermesine müsaade etmemek politikası izlemekteydi. Kanun ve kararnameler de
buna uygun olarak çıkartılmaktaydı. İşte bizim 'Kanunların Ruhu' dediğimiz
şeyden kastımız tam da budur..." "Esasında çıkış noktam soykırım gibi
sosyal, politik, ekonomik, ve kültürel boyutları olan kitlesel katliamların ve
etnik temizlik olaylarının toplumsal destek, meşruiyet ve rıza mekanizmaları
olmadan gerçekleşemeyeceği fikri idi. Gerek Yahudi Soykırımı, gerekse Ermeni
Soykırımı ekseninde baktığımızda bu toplumsal örüntünün her daim dinamik olan
varlığını görüyoruz. Antep özelinde de bunun bu şekilde vuku bulduğu argümanı
üzerinde hareket ettim. Ve şu ana kadar eriştiğim ve gelecek 1.5-2 yıl
içerisinde daha da detaylandıracağım ve olgunlaştıracağım belgeler ışığında ilk
elden şunu söyleyebilirim: Antep Ermenilerinin tehciri ve katliamı Antep’deki
yerel elitlerin ciddi desteği sayesinde gerçekleşti. Bu yerel elitler
İttihatçıların merkezden aldığı kararları uygulama işini Ermenilerin taşınır ve
taşınmaz mallarının kendilerine verileceği vaadi ve motivasyonuyla titizlikle
yerine getirdiler." [Yalçın Ergündoğan'ın Ümit Kurt ile söyleşisi, haberin
devamında...](» Yalçın Ergündoğan Taner Akçam'la 'Kanunların Ruhu' adlı yeni
kitabı üzerine konuştu: "Yüz kızartıcı bir suç işleyen devlet yıllarca
bizlerle alay etmiş")
Ümit Kurt: - Ben 1984 Antep doğumluyum. Lisans öğrenimimi
ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 2006 yılında yüksek lisans öğrenimimi ise
2007-2008 yılında Sabancı Üniversitesi Avrupa Çalışmaları bölümünden aldım.
2006-2007 yılları arasında İngiltere'nin Keele Üniversitesi'nde misafir
araştırmacı olarak bulundum. 2009'da "AKP Yeni Merkez Sağ mı?"
başlıklı ilk kitap çalışmam DİPNOT yayınevinden yayımlandı. İkinci kitap
çalışmam "Araştırma Merkezlerinin Yükselişi: Türkiye'de Dış Politika ve
Ulusal Güvenlik Kültürü" 2011'da SETA Yayınlarından çıktı. 2012 Mayıs'ında
ise İletişim yayınlarından "Türk'ün Büyük Biçare Irkı: Türk Yurdu'nda
Milliyetçiliğin Esasları (1911-196)" başlıklı çalışmam yayınlandı. Son
olarak Taner Akçam ile bu önemli çalışmayı kaleme aldık.
Bunun yanında, Turkish Studies, Culture and Religion,
Turkish Journal Politics, Turkish Review, European Journal of Economics and
Politics, Turkish Policy Quarterly; Toplum ve Tarih, Toplumsal Tarih, Birikim,
Cogito, Radikal İki, BirGün, Taraf, Zaman, ve Mesele gibi dergi ve gazetelerde
çok sayıda İngilizce ve Türkçe makalem yayınlandı. Ayrıca yine Oxford Univ,
Stanford ve UCLA gibi üniversitelerde düzenlenen konferanslarda doktora
çalışmamı anlatma şansı yakaladım.
Şu anda Taner Hoca ile birlikte Clark Üniversitesi Tarih
bölümü, Holocaust ve Soykırım Çalışmaları programında doktora çalışmalarımı
sürdürmekteyim. 1915-1922 arası dönemde Antep Ermenilerin tehcir ve soykırım
esnasında mallarının nasıl el değiştirdiği ve burada zenginliğin kaynağı
üzerine bir doktora çalışması yapmaktayım. Araştırmamda bolca Ermenice kaynak
kullanacağım. Bu anlamda literatüre Ermenice kaynakların kazandırılması
açısından önemli bir katkı sağlayacağını ümit ediyorum. Ermenice ve Osmanlıca
biliyorum. Taner Hoca ile 2010 yılında beri son derece uyumlu ve verimli bir
şekilde çalışıyoruz. Böyle alanında bir numara olan bir tarihçi ve vicdan
sahibi insanla çalışmaktan son derece mutlu ve gururluyum. Desteği ve bana
açtığı yol gerçekten çok değerli. Son olarak, 3 yıldır da ABD, Boston'da
yaşıyorum.
» Yıllardır Ermeni sorunu üzerine çalışan Taner Akçam,
kitabınızla ilgili yaptığım söyleşide edindiği yeni bilgiler için "kitabı
yazarken öğrendiklerim benim için de şok edici şeyler" ifadesini kullandı.
Akçam'ın öğrencisi genç bir araştırmacı olarak, eriştikleriniz arasında sizi de
sarsan belge ve bilgiler oldu mu?
- Taner Hocanın hakkı var. Karşılaştığımız bazı belgeler
ve bilgilerin prensip olarak hukuk normları üzerine oturması beklenen bir
devletin tabir-i caizse nasıl ayan beyan “yavuz bir hırsız” olabileceğine dair
bize sundukları noktalar “vay be” dedirtecek cinstendi. Lozan’da Emval-i
Metrukeler konusunda Türkiye’nin bir taraftan özellikle “Mallar, Haklar ve
Çıkarlar” ile ilgili yapılan düzenlemeler ve “Uyrukluk” konusunda üzerinde
anlaşılan ilkeler nedeniyle, malların sahiplerine iade edileceği ilkesini kabul
etmek zorunda kalması; ama öbür taraftan Türkiye dışında kalmış Ermenilerin
gelmeleri ve mallarını almalarına, elindeki tüm imkânları kullanarak engel
olmaya çalışması daha önce Lozan Antaşması’nın uzmanı olduklarını iddia eden
araştırmacılar ve tarihçiler tarafından bile gün yüzüne çıkarılmamış son derece
önemli noktalar. Lozan'ın Cumhuriyetin kurucu elitleri tarafından neden bu
kadar kutsandığı ve Türkiye Cumhuriyetinin resmi temelleri atan bir anlaşma
olarak ulusal bellekte merkezi bir yer teşkil etmesi gerek Ermenilere ait
Emval-i Metrukelerin geri verilmemesi adına iç hukuka dönük bütün yasal
enstrümanların seferber edilerek insan üstü gösterilen çaba ve yine soykırımdan
kurtulan Ermenilerin toplu halde memleketlerine dönmelerinin aynı şekilde
engellenmesi bağlamında düşünüldüğünde anlam kazanıyor. Bu çerçevede Lozan
Barış Görüşmeleri esnasında İsmet İnönü başkanlığındaki Türk heyetinin bahsi
geçen konularda takındıkları tavır, içine düştükleri zor durum ve verdikleri
taahütleri yerine getirmemek adına gösterdikleri yaklaşım önemli.
Tabi beni oldukça şaşırtan ve bu anlamda sarsan dikkat
çekici belge ve bilgiler kitapta ziyadesiyle mevcut. Hemen burada aklımda
oldukça yer eden bir belgeyi ifade etmem gerekirse o da 1918 Şubat’ında
bakanlıklar arası bir komisyon tarafından hazırlanan bir rapor. Şimdi Emval-ı
Metruke kanun ve kararnamaleri hiçbir surette Ermenilerin malları üzerindeki
haklarını esasta reddetmemekte. Bu nedenle bu kanun ve kararnameler,
Ermenilerin malları üzerindeki tüm hakları kaybettikleri ve bu malları asla
geri alamayacakları tezinin gerekçesi olarak kullanılamaz. Hatta bizim kitapta
iddiamız o ki, mevcut kanun ve kararnameler, Ermenilerin hala malların asıl
sahipleri oldukları ve kendilerine geri verilmesinin zorunlu olduğu tezi için
temel dayanak olarak da kullanılabilir. Çünkü, tüm bu kanunların ana örgüsü,
Ermenilerin bu malların ilk sahipleri oldukları ve karşılıklarının kendilerine
verileceği ilkesi ekseninde kurgulanmıştır.
Yine araştırmalarımız sırasında beni oldukça sarsan bir
diğer belge ise 2 Temmuz 1924’de çıkartılan 663 sayılı Seyr ü Sefer
Talimatnamesi ve Pasaport Kanunları olmuştu. Gerek Seyr ü Sefer Talimatnamesi
ve daha sonra bu talimatnamede yapılan muhtelif değişikliklerin gerekse
Pasaport Kanunlarının en önemli amacı Ermenilerin Türkiye’ye girmelerine ve
ülke içinde özgürce seyahatlerine engel olmaktı. Siyasi irade, Ermenilerin
mallarına el koymak ve Anadolu topraklarında bir daha Ermeni varlığının yeşermesine
müsaade etmemek politikası izlemekteydi. Kanun ve kararnameler de buna uygun
olarak çıkartılmaktaydı. İşte bizim 'Kanunların Ruhu' dediğimiz şeyden kastımız
tam da budur.
» Siz, -kendi ifadenize göre- Gaziantep'te Ermenilerin
tehcir ve soykırım esnasında mallarının nasıl el değiştirdiği ve burada
zenginliğin kaynağı üzerine doktora çalışması yapıyorsunuz. Bu çalışmalarınız
sırasında bu kitaba girmeyen, ya da daha sonraki yayınlar için beklettiğiniz
bizimle (özet olarak)paylaşabileceğiniz ilginç bilgiler var mı?
- Evet genel hatlarıyla doktora çalışmamı böyle
özetleyebiliriz. Esasında çıkış noktam soykırım gibi sosyal, politik, ekonomik,
ve kültürel boyutları olan kitlesel katliamların ve etnik temizlik olaylarının
toplumsal destek, meşruiyet ve rıza mekanizmaları olmadan gerçekleşemeyeceği
fikri idi. Gerek Yahudi Soykırımı, gerekse Ermeni Soykırımı ekseninde
baktığımızda bu toplumsal örüntünün her daim dinamik olan varlığını görüyoruz.
Antep özelinde de bunun bu şekilde vuku bulduğu argümanı üzerinde hareket
ettim. Ve şu ana kadar eriştiğim ve gelecek 1.5-2 yıl içerisinde daha da
detaylandıracağım ve olgunlaştıracağım belgeler ışığında ilk elden şunu
söyleyebilirim: Antep Ermenilerinin tehciri ve katliamı Antep’deki yerel
elitlerin ciddi desteği sayesinde gerçekleşti. Bu yerel elitler İttihatçıların
merkezden aldığı kararları uygulama işini Ermenilerin taşınır ve taşınmaz
mallarının kendilerine verileceği vaadi ve motivasyonuyla titizlikle yerine
getirdiler. Antep Ermenileri özelinde de bu böyle olmuştur. İşin ilginç tarafı
kimlikleri, adları sanları belli olan Antep’deki dönemin bu yerel elitleri
50’li 60’lı yıllarda Türkiye’deki taşra burjuvazisinin de temelini
oluşturmuştur. Bugün Antep’te Ermenilere ait birçok mal, mülk, ev, arsa vs.
gibi taşınmaz malların üzerinde bu elitler oturmakta. Ermenilere ait evlerin
bir kısmı kafe olarak işletilmekte, Ermenilere ait bir Ortadoks kilisesi cami
olarak kullanılmakta ve yine Ermenilere ait birçok han, bağ, bahçe, tarla vs.
gibi mallar bu yerel elitlerin zengiliğinin kaynağını oluşturmakta.
Durumu daha iyi izah etmesi açısından somut bir örnek
vereyim; araştırmam sırasında elde ettiğim bulgulardan biri bu. Temmuz 1915
sonuna doğru Antep Ermenilerinin Der-Zor’a sürgünü gerçekleştirilir. 15 bine
yakın Ermeni, Antep’deki İttihatçı dernek üyelerinin ve şehrin muteber sayılan
yerel elitlerinin doğrudan katkısıyla Der-Zor’a tehcir ettirilir. Sürgünü
gerçekleştiren bu gruplar sürgün edilen Ermenilerin mallarına el koymak
amacındadır. Bu nedenle işi garantiye almak için bir yürütme komitesi
oluştururlar. Bu komiteyi temsilen şehrin ileri gelenlerinden Dabbağ Kimâzâde,
Nuribeyoğlu Kadir ve Hacihalilzâde Zeki, Der-Zor’a giderler ve mallarına konmak
istedikleri Antep Ermenilerinin gerçekten içinde bulundukları koşulların onların
Antep’e geri dönmesini ve hayatta kalmalarını imkânsız kılacağını kendi
gözleriyle görüp emin olmak isterler.
» Kitaptan ve edinilen belgelerden anlaşıldığı kadarıyla
Türkiye'de devlet resmen 'hırsızlık' gibi yüz kızartıcı bir suç işlemiş. Bu
kadar uzun yıl, bu yüz kızartıcı suçu nasıl gizleyebilmiş devlet? Bu kadar
büyük yalanlar üzerine kurulmuş bir tarihi bu toplum daha uzun yıllar sırtında
taşıyabilir mi?
- Buna gizlemek denir mi bilemiyorum. Sonuç itibariyle
biz bu ‘hırsızlık’ı devletin kendi çıkardığı hukuki metinlerden ortaya
çıkarmaya çalıştık. Aslında devlet açıktan 'hırsızım' diyemediği için hukukun
ona sunduğu nimetlerden kılı kırk yararak faydalanmaya çalışıyor ancak burada
önemli gerilimler ve çelişkiler yaşıyor. Zira el koyduğu, işlettiği ve gelirini
kullandığı Ermenilere ait malların sahiplerinin Ermeniler olduğunu hiçbir yasal
metinde inkâr etmiyor, edemiyor. Ancak bu yasal metinler onun bu cürümünü hasır
altı etmek için her durum ve koşulda devreye sokuluyor. Hırsızlığı aşikâr hale
getirecek ve Ermenilere mallarının ya da en azından bunların karşılıklarının
verilmesinin zorunlu olduğu her yeni durumda başka bir hukusal mekanizma
geliştiriliyor ve bunun önü kapatılıyor.
Ancak devletin yaşadığı gerilim ve çelişki yine de
bitmiyor. Çünkü kendi varlığımızı, diğerinin yokluğu üzerine kurduğumuz için,
bu varlık üzerine her konuşma bize ürküntü ve korku veriyor. Ülkemizde Ermeni
sorunu üzerine konuşmanın ana zorluğu bu varlık–yokluk ikileminde yatıyor diye
düşünüyoruz. Taner Hoca’nın ve benim düşünceme göre Ermeni mallarının gasp ve
yağma edilmesi bırakınız hukuku, yüz kızartıcı ahlaki bir suçtur ve Türkiye bu
suçun işlendiğini bildiği için saldırgandır.
Hristiyan–Ermeni varlığını yok etmeyi kurumsallaştırmak
ise bir çok başka şeyin yanında, esas olarak Emval–i Metruke Kanunları ile
gerçekleştirilmiştir. Bu kanunlar soykırımın yapısal unsurudurlar ve Cumhuriyet
dönemi hukuk sisteminin esasa ilişkin unsurlarından birisidir. Bu nedenle
Cumhuriyetin, soykırımı kendi yapısal temeli haline getirmiş bir rejim
olduğundan söz ediyoruz.
Daha önce bir yazımda sormuştum: “1915’te Ne Oldu?” diye.
Cevabım da : “Yandı, Bitti, Kül Oldu...” idi. Hiç çekinmeden adını koyalım:
Evet, Türkiye 1915 ile ilgili 97 yıldır bir yalan ve inkâr politikasının
peşinden sürüklenip gidiyor. Hem de büyük bir istekle, azametle, kararlılıkla,
yeni tekniklerle ve araçlarla bu yalan politikası devam ediyor. Ve artık bu
yalan politikası o kadar içselleştirilmiş ki yalan hakikate, hakikat de bir
rejime dönüşür hale gelmiş. Bir "yalan politikasının hakikat rejimi"
altında yaşıyoruz. Bu rejim kendini belli bir döneme kadar muhafaza edebildi,
kendine korunaklı kaleler inşa etti, kendince payandaları sağlam bir ideolojik
söylem ve altyapı ve önemli bir doktrinleşme süreci yarattı. Bu uğurda, bu
yalan politikasını uygulayan "hakikat rejiminin" bürokratları,
aydınları ve 32 kısım tekmili birden diğer bütün ideolojik ve bürokratik
aygıtları seferber edildi. Bütün bir ülke, kamuoyuyla, medyasıyla, Tarih Kurumu
ve Yüksek Öğrenim Kurumu'yla, merkezî Osmanlı Arşivleriyle, üniversiteleriyle,
Genelkurmay'ı, Harp Tarihi Dairesi ve MEB'siyle, Talim Terbiye'siyle,
dolayısıyla tarih müfredatı ve öğretmenleriyle, dolayısıyla o öğretmenleri
yetiştiren Eğitim Fakülteleriyle, 97 yıl önceki bir tarihsel olaya kilitlendi.
Resmi devlet söyleminin ve onun Türk eğitim sisteminin
vazgeçilmez parçası olarak sunduğu resmi tarih yazımının Türk ulusal kimliğine
eleştirel bir yaklaşımla bakmaktan ziyade onu kutsallaştırdığı ve
dogmatikleştirdiği aşikâr. Şimdiye kadar anlatılanlar, tarihin ulusal devleti
ve ulus kimliğini tabulaştırdığını ve her şeyin belirleyicisi haline
getirdiğini gösterdi. Bu nedenle Türk ulusal tarihine ve onun resmi tarih
yazımına yönelik eleştirel bir bakış açısı geliştirmemiz elzem ve artık bu
kaçınılmaz.
İttihatçıların da kayda değer yardımlarıyla meydana
getirdiği homojen Türk ulus devleti toplumsal mühendisliğine dayalı modernleşme
projesi Kemalizm, 1930'larda toplumsal bir rıza ve meşruiyet mekanizmasına
sahip olmasa da, bir biçimde bir toplumsal sözleşme meydana getirmişti. Bu
süreçte Türk ulusal kimliğinin oluşturulmasının ne kadar sorunlu ve yıkıcı bir
potansiyele sahip olduğunu ve bunun günümüzdeki birçok sorunun kaynağını teşkil
ettiği görmezden gelinmişti. Her ne kadar ulus devlet modernite açısından
ilerici bir yapı idiyse de; ulus devleti kuran ulusal kimliğin kendi kişiliğini
devletin kendisine dâhil olmayanların tasfiyesi üzerine oturtmuş olduğu
unutuldu.
Kemalizm'in oluşturduğu bu 'toplumsal sözleşme'
1960'larda ve 70'lerde özellikle solun Kemalist olmayan varyantları tarafından
sarsılır gibi oldu. Ancak asıl artçı şoku yaşatan 1980 döneminden sonra yakıcı
bir sorun olan Kürt sorununun kendini artık iyiden iyiye dayatmasıydı. Bugün
Türkiye'de Kürt meselesi ile yüzleşmek noktasında ciddi pozitif adımlar atıldı,
atılıyor da. Aynı sürecin Ermeni meselesinin tartışılması ekseninde de yavaş
yavaş palazlanmaya başladığını görüyoruz. Artık Türkiye'de Taner Akçam'ın
başını çektiği tarihi, tarihsel olayları ve süreçleri 'belge fetişizmine'
kaymadan yorumlayan ciddi bir 'eleştirel tarih ve tarihçilik anlayışı' var ve
bu anlayış sesini yükseltmeye, Türk ulusal kimliğine eleştirel bakmanın Ermeni
katliamı konusunda gecikmiş bir tartışmayı başlatacağını düşünmeye, böyle bir
tartışmanın ve bu bağlamda Türkiye'nin geçmişiyle ve kendi tarihiyle
hesaplaşmasının "Ermeni sorunu" ile yüzleşmekten geçtiğine yerinde
bir biçimde vurgu yapmaya devam etmekte. Açıkça ifade etmek gerekirse bugün
Kemalizm ve onun yukarıdan aşağıya yarattığı "hakikat rejimi" ile
hesaplaşmak, "1915 olayları"nı tartışmaktan ve bu olaylar sonucu
belleklerden silinen, tarihsizleştirilen, yerinden yurdundan edilip
köksüzleştirilen bu halka reva görülen bu eylemle yüzleşmekten geçiyor...
» Son olarak, Taner Akçam'la çalışmak, onun öğrencisi olmak
nasıl bir şey?
- Vallahi, öncelikle kendimi şanslı addettiğimi
söylemeliyim. Kendi alanının deyim yerindeyse bir numarası olan bir tarihçiyle
çalışma fırsatına sahibim. Sadece bir tarihçi olarak değil aynı zamanda vicdan,
etik ve cesaret sahibi bir insan olması itibariyle de Taner Hoca bana her
anlamda büyük destek veriyor. Paylaşımcı, derin ve incelikli düşünen, tarihi ve
geçmişi önemseyen ve en önemlisi size her gün yeni bir şeyler öğreten ve
patikalar açan biri Taner Akçam. Genç bir araştırmacı ve emeklemeye çalışan bir
tarihçi olarak görüşlerimi asla ve kat'a asimetrik ve hiyerarşik bir ilişki
kurmadan oldukça önemseyen bir tarihçi. Tabi böyle, put kırıcı çalışmaları olan
ve önde gelen bir tarihçiyle çalışmanın zorlukları da var. En az kendisi kadar
titiz, dikkatli ve çalışkan olmanız gerekiyor. Çalıştığınız sorunsalı bütün
boyutlarıyla analiz ederek elde ettiğiniz belge ve dökümanları kullanmasını iyi
bilmeniz gerekiyor. Hasılı ben halimden memnunum.
Yalçın Ergündoğan, Ümit Kurt'la söyleşi. 19 Kasım 2012,
Sesonline.net
» » Kanunların Ruhu, Emval-i Metruke Kanunlarında
Soykırımın İzini Sürmek, Taner Akçam - Ümit Kurt, İletişim Yayınları, 272
sayfa, Kasım 2012, 18 TL.
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=57489

1 yorum:
Arastirmacilarin sarfettikleri tum cabalara tessekur ederiz
Kendileri ABDlere gidip orada arastirmalarini gerceklestiriyorlar,tavsiyemiz 1debiz Turkiyedeki yasayan Ermenilerdende enazindan kimler oldugumuz hakkinda,nereden geldigimizi sorup yazip cizseler calismalarina ek olarak buyuk katki olur
1915den sonra Anadoluda sag kalabilmeyi basarabilmis neslin torunlariyiz ve ninelerimiz ,dedelerimiz bizlere aslinda cok degerli hatiralarini aktarabildi
O nesilden pek kalan yok artik ama1kac duydugum bildigim ani var ki zaten her zaman ResmiTarihin neden budenli karartilabildigini ortaya koyar,misal 1zamanlar zengin 1aileden Kayserili Cingoz dedenin anlattiklarini aktaralim.Cocukken1915lerde konaklarindan cikarililip sevkiyata gider,aileden tek kendisi ve kucuk kardesi sag kalir,zengin ,saygin olan baba zaten cokdan katledilmis, tum akrabalar yok olmusdur.Anasinin da aclik ve sefillikden oldukden sonra Diyarbakir civarinda bazi merhametli Muslumanlarin yaninda yamak olarak sag 2 kardes kalirlar.
22li yaslarinda Cingoz dede askerligini yapip,1yolunu bulur geri Kayseriye donup babaevinin yolunu tutar,ortalikda durulmusa benzer. eski yasadiklari mahallenin kahvesine gider kahve icer,kendisine kim oldugu merak edilip sorulur, Cingoz dede de kimligini, babasinin kim oldugunu vs soyler.Mahalleye geldigini duyup onu gormeye gelenlerNicin Geldigini sorunca Evini Gormeye der.
Konagin kapisina gidip disardan bakarken telasla ortaya cikan adamNeden geldin,evi gerimi almaya yoksa,ama benbu Evi paramla aldim der
Cingoz dede aciyla gulerek senin paran bu evin kapisindaki civatayi bile almaya yetmezdi haci,hadi sen yoluna ben yoluma merak etme oyle 1 niyetim yok der ve Istanbulun yolunu tutar.
T.C. kurulusunun ilk 5 ,10 yilini tum gayretliyle Ermenilerden kalan arazilerin,malin mulkun 1 daha Ermenilerden sagkalan Sahiplerine verilmemesi icin hemen her kapiyi kapatir.Tum mallara el konulmus,Muhacirler getirilmis,bazilarida satilmisdir.
1de soyadi kanunu cikarilip sacmasapan soyadlar bu insanlara verildikden sonra gecmisden gelen tum baglari koparilir daha ileri gidilerek Tapudan bilgi verilmesi de yasaklanir
Bugun Istanbulda yasayan 50bine yakin T.C.vatandasi vergi veren,askerlik yapan ve vatandaslik gorevlni herkes gibi yerine getiren Ermeniler cogumuz Anadolu kokenliyiz.
Anababalarimizincogudaha1960larakadarKayseri,Sivas,Ankara,Malatya,Amasya,Diyarbakir,Erzincan,Kastamonu,Sinop gibi sehirlerde yasiyorlardi, 80lerde aramiza Siirt ve Civarinda yasayan Kurtlesmis Ermenilerimiz de katildi.
Peki tum bu insanlarimizTas gediginden mi Cikdik,bizim dedelerimizin ana ve babalarinin soyadlari bizlerden nicin esirgenip yasaklandi?
Simdi bu degerli arastirmaci akademisyen,profosorlere oneriyoruz ki bizide eklesinler arastirmalarina
Bazilarimiz gecmisden gelen korkulara kapilip dehsete dusebilirfakat bugune kadar korunmus suskunlugumuz bizlere heran tereddutlu urkek1 hayattan baska neyi kazandirdi?
Dunyaya acilmis ve iftiharla kendini 7Duvele Osmanlinin torunlariyiz ,gelisiyor tum dunyayla ticaret yapiyoruz,onumuzdeki 10 yilda engelismis10 ulke arasinda yerimizi alacagiz diyen Devletimiz Madem ki bu denli buyuk erdemleri oldugunu savunuyor oyleyse bizlerin tereddutu neden,devletimize hala neden guvenemiyoruz?
Icinde yasadigimiz,vatandasi oldugumuz bu Devletin gorevi bizlerin de emniyetini saglamak degilmidir?
Evet yukardaki sorular bircogumuza safca sorulmus gibi geliyor oyle degil mi?
Keske yaniliyor olsak. Sevdigimiz,destekledigimizDevletimiz T.C artik bizlere huzurlu 1 hayati cok gormese, buna engel olacakTum karanlik guclerin onune gecip Durun bakalim,siz kim oluyorsunuz Burda benim sozum gecer herkes esit haklara sahipdir,herkesin emniyeti de benden sorulur deyip bazi Ali kiran baskesenlerin baslarini 1daha cikaramayacaklari Ait olduklari karanligin dibine soksa Ne iyi Olurdu.
Umuyoruz,talep ediyoruz,Bunu istemek de enAz bugun yurt disinda Avrupada,ABDde,Avusturalyada yasayan milyonlarca Musluman,Laik Turkun sahip edildikleri haklar gibi fazlasiyla bizlmde hakkimiz.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.