Ümit Kıvanç
2015 yılındayız. 1915'in üzerinden tam yüz yıl geçmiş.
Bizim dışımızda bütün dünya, o vakit neler olduğunu gayet iyi biliyor. İki defa
“temizlenmiş”, kim bilir kaç defa ayıklanmış, “hassas” unsurları kim bilir
hangi kozmik odalara kaldırılmış sözde-arşivlerden falan değil. Osmanlı
Ermenilerinin erkekleri şehir-kasaba dışına götürülüp topluca katledilirken,
çoluk-çocuk tehcir kafileleri yollarda katliama, tecavüze, gaspa, işkenceye
uğrar, hiçbir şeyden olmasa açlıktan, sürüldükleri çöle varabilenleri
susuzluktan, hastalıktan ölürken, Ermeni mülkleri, kayıtları gayet titizce tutularak,
olabildiğince planlı bir şekilde dağıtılırken, Talat Bey özel bir telgraf
hattından sürekli bilgi alır, her adımı takip ederken, birçok Batılı gazeteci,
diplomat, din adamı, rahibe, yardım görevlisi ve şüphesiz casus, Anadolu'daydı,
İstanbul'daydı. İlettikleri günlük bilgiler gerek o zaman gazetelerde,
dergilerde, gerek daha sonra birçok -çok, birçok!- yayında yeraldı. Yani
Türkiye dışında hiç kimsenin, sanki arşivlerde acayip gizli bilgiler var da
bunlara bakılarak 1915'te neler olduğu anlaşılacak, gibi bir beklentisi yok.
***
Bazen kendimi inkârcı pişkinlerin yerine koyuyorum. Nasıl
bir sıkıntı basıyor, anlatamam. Ne zor bunca suçu saklayabilmek için bunca
yalanla yaşamak.
Başbakan Ahmet Davutoğlu'na göre Papa ayıp etti.
Söyledikleri, makamına hiç yakışmadı. Oysa kendisi dinî lider olduğundan,
“barış çağrısı” yapmalıydı. Papa Francesco (Franciscus), “Avrupa'da yükselen
ırkçılığa prim” verdi. Zaten, “gönlü kapalı olana arşiv açmak faydasız”.
Filan...
Davutoğlu'nun herhangi bir lakırdısına tarihten dayanak
getirmemesi mümkün mü? Değil. Bu defaki şöyleydi: “Eğer dış faktörler olmamış
olsaydı muhtemelen 1915 yılında yaşanan acı olaylar yaşanmayacaktı.”
Velhâsıl, “bu acıları tek taraflı olarak okumak, sadece
insanoğlunun bir kısmının acılarına sahip çıkıp diğerinin acılarını örtmek,
sayın Papa'ya ve bulunduğu makama yakışmamış”tı, “acılara ... adil bir
hafızayla sahip çıkılması”ydı doğru olan.
2015 yılındayız. 1915'in üzerinden tam yüz yıl geçmiş.
Bizim dışımızda bütün dünya, o vakit neler olduğunu gayet iyi biliyor. İki defa
“temizlenmiş”, kimbilir kaç defa ayıklanmış, “hassas” unsurları kimbilir hangi
kozmik odalara kaldırılmış sözde-arşivlerden falan değil. Osmanlı Ermenilerinin
erkekleri şehir-kasaba dışına götürülüp topluca katledilirken, çoluk-çocuk
tehcir kafileleri yollarda katliama, tecavüze, gaspa, işkenceye uğrar, hiçbir
şeyden olmasa açlıktan, sürüldükleri çöle varabilenleri susuzluktan,
hastalıktan ölürken, Ermeni mülkleri, kayıtları gayet titizce tutularak,
olabildiğince planlı bir şekilde dağıtılırken, Talat Bey özel bir telgraf
hattından sürekli bilgi alır, her adımı takip ederken, birçok Batılı gazeteci,
diplomat, din adamı, rahibe, yardım görevlisi ve şüphesiz casus, Anadolu'daydı,
İstanbul'daydı. İlettikleri günlük bilgiler gerek o zaman gazetelerde,
dergilerde, gerek daha sonra birçok -çok, birçok!- yayında yeraldı.
Yani Türkiye dışında hiç kimsenin, sanki arşivlerde
acayip gizli bilgiler var da bunlara bakılarak 1915'te neler olduğu
anlaşılacak, gibi bir beklentisi yok. “Arşivler açılsın”, “tarihçilere
bırakalım” gibi safsataların, devlet tarafından hasta edilmiş bir toplum
dışında kimseye ifade edebileceği herhangi bir mana yok.
Dönelim, DAİŞ kellecileriyle İslâm medeniyeti canlandırma
peşindeki yeni İslâmcı ekolün ilah düşünürü başbakanımızın Papa için
dediklerine.
(NOT: Şu anda resmî adının kısaltması İD olan, niyeyse
herkesin hâlâ IŞİD demeye devam ettiği, kimbilir hangi amaçla cumhurbaşkanının
uydurduğu DEAŞ'ı kullanmanın siyasî mesele haline geldiği mâlûm örgüte bundan
böyle Kürtler gibi, DAİŞ demeye karar verdim.)
“Söyledikleri makamına yakışmadı.” Niye yakışmasın? Hangi
makam için münasiptir, soykırım konusunda açıklama yapmak? Doğu Perinçek'e mi
yakışıyor? Murat Bardakçı’nın, “Papa Arjantinli + Arjantin Nazileri saklamıştı
=> Papa soykırım konusunda konuşamaz” yollu muhteşem teorisini “Papa'ya
tokat gibi cevap” başlığıyla sahiplenen Akit’çilere mi, kime yakışıyor?
“Barış çağrısı yapmalıydı.” Bunu yapmış zaten.
Debelenmeyin, inkârı bırakın, üstünüze düşeni yapın, hem kendinizi tedavi edin
hem kurbanları teskin edin, demek istemiş. Papa'lardan falan hiç haz etmem,
Vatikan kelimesini duyduğum anda tüylerim diken diken olur, ama adam bu defa
gayet isabetli konuşmuş. Size de barış yolunu göstermiş.
“Irkçılığa prim verdi”. Niye? Sizin hoşunuza gitmeyen laf
edildi mi mutlaka ya İslâmofobi oluyor ya ırkçılık. Nedir bu imtiyazın kaynağı?
Yakında El Kaide aleyhinde konuşmak da İslâmofobi kapsamına mı girecek?
Soykırımcı, etnik temizlikçi kadroları yeni devletinin yönetim kademesi haline
getirmişsin, onyıllarca süren inkâr politikası bir yana, etnik temizliğe,
yerinden etmeye, mala mülke elkoymaya, hattâ cinayetlere istikrarla devam
etmiş, genel olarak akıl almaz bir pişkinlik tutumu sergilemişsin, sana laf
edilmeyecek de kime edilecek? Irkçılık falan yok ortada. İslâmofobi de yok.
Esas senin yaptığın, bu inkâr aracılığıyla soykırım suçunu bütün Türklere,
bütün Müslümanlara yaymak.
“Gönlü kapalı olana arşiv faydasız.” Arşiv dediğiniz
nedir? O arşiv, önce İttihatçılar tarafından, sonra Genelkurmay tarafından
acaba kaç defa elden geçirildi, temizlendi, kritik belgeler imha edildi veya
biz sıradan insanlar için ulaşılmaz yerlere saklandı? Şu anda herhangi birimiz
gitsek, “açın arşivi” desek açılıyor mu? Elbette hayır. Arşiv konusunda
utanmazca yalan söyleniyor, bu bir yana, o arşivden ne çıkmasını bekliyorsunuz?
Bu arşiv safsatasıyla kandırılabilecek yegâne insan grubu, memleketimizde
yaşıyor: Ya milliyetçilikten, ırkçılıktan, soykırımın sonuçlarından nemalanmaktan
ya da başka komplekslerle içten içe, hakikat asla kabul edilmesin isteyenler.
Bunun dışında, insanlar, her ikisi de olan biteni bilen iki gruba ayrılıyor:
Soykırımı kınayan ve gereğinin yapılmasını isteyenler ile “iyi ki yaptık”
diyenler. İkincisi de, belirtmeye gerek yok ki, sadece burada yaşıyor.
Birilerinin gönlü kapalıysa, onlar sizsiniz.
“Dış faktörler olmasa...” Ne olurmuş? Ermeniler, Rumlar
katledilmez, sürülmez miymiş? “Azınlıkları emperyalistler ayaklandırdı”, pek
sevilen, düşman kardeşler Kemalistler ile İslâmcıların beraberce sarıldığı
millî yalanlarımızdan. Böyle deyince “biz” masum oluyoruz. Bir imparatorluk
sınırları içinde ulusal haklar arayan her topluluğun birtakım dış güçlerle
teması, ilişkisi olur. Bu, ne kadar güçlü olursa olsun bir yan etkidir. Ortada
herhangi bir dış gücün müdahalesi falan olmadan, bütün bir 19. yüzyıl boyunca
Osmanlı sınırları içerisinde Ermenilere neler yapıldı... Evet, onların da bir
kısmı silahlanıp ulusal bağımsızlık mücadelesine girişti. Ama aynı anda aynı topluma
mensup başkaları devlet görevlisiydi, imparatorluk bünyesi içinde çözümler
arıyordu. Çok özneli, çok taraflı, karmaşık siyasî mücadeleler cereyan
ediyordu. “Dış güçler” de orasından burasından işe karışıyordu. Buydu.
Ermenilere, Karadeniz bölgesinde Rumlara yapılan, Egeli Rumların topraklarını
terk ettikleri için büyük katliamlara uğramadan “atlatabildikleri” etnik
temizlik, planlanmış bir projeydi. İttihatçı merkez tarafından planlanmıştı.
Etnik temizlik, fiilen, Cumhuriyet boyunca sürdürüldü. Ne dış gücü!
Son olarak: Acılara “tek taraflı” sahip çıkmak doğru
değilmiş, “adil hafıza” gerekliymiş. Sen pişkinliğin resmini yapabilir misin,
Abidin? Devlet katında da zaman zaman kabul gören rakama göre dört yüz bin,
kimi araştırmacılara göre bir milyondan fazla insan öldürülmüş veya bilerek
ölümüne yolaçılmış. Koca bir toplum, kültürüyle, malıyla mülküyle yok edilmiş,
bu mal mülk talan edilerek zenginler yaratılmış, bunlar bugünün pek saygın
holding sahipleri falan olmuşlar, katliamları yönetenler bakan olmuş, vali
olmuş, şu olmuş bu olmuş, kimi hâlâ kahraman muamelesi görüyor, orada burada
heykelleri var. Bir 24 Nisan günü, üstelik askerdeki bir Ermeni gencini “asker
arkadaşı” çekip vurmuş, bu davada devlet olarak katilin yanında yeralmışsın. Bu
muazzam meselenin insanî çözümü için biricik özgün yaklaşımı dile getiren
insanını (Hrant) bütün devlet elbirliği ederek öldürtmüş, cinayetin ardındaki
hakiki plan ve organizasyon ortaya çıkmasın diye, başka her konuda birbiriyle
çatışan bütün taraflarıyla devlet olarak çaba göstermişsin, göstermektesin.
Başbakanı temin ederim ki, “adil hafıza” dediği şeyden
ben dahil pek çok kimsede var. İşin kötüsü, “adil hafıza” sahipleri dünyada da
az değil.
Bazen kendimi inkârcı pişkinlerin yerine koyuyorum. Nasıl
bir sıkıntı basıyor, anlatamam. Ne zor bunca suçu saklayabilmek için bunca
yalanla yaşamak.
Papa'ya yakışmamış! Doğrudur. Vatikan'ın başındaki adama
mı kaldı, insanlık adına konuşmak! Ama, ne yalan söyleyeyim, öbürü size
yakışıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.