Özlem Galip
Ermeniler, 1915’te, yaşadığımız topraklar üzerinde bir
soykırıma uğradı. Milyonlarca Ermeni, artlarında mülkleriyle birlikte
hikayelerini de bırakarak “ortadan kayboldu.” Peki bu durum, coğrafyanın diğer
büyük halkları Türkler ve Kürtlerin edebiyatına nasıl yansıdı? Öncelikle Türk
edebiyatı... Akademisyen ve gazeteci Murat Belge’nin de dediği gibi, sol
eğilimli olarak tanınan yazarlarda bile, yalnız Ermenilere değil Osmanlı
uyruğundan bütün azınlık unsurlara karşı düşmanlık güven bir tavra sık
rastlanır. Ömer Seyfettin, kaleme aldığı “Ashab-ı Kehfimiz” adlı hikayesinde
tehcir döneminde bir Ermeni gencini anlatır. Gencin Ermeni milliyetçisi
özelliklerini öne çıkaran Seyfettin, 1915’te Ermenilere yapılanları
meşrulaştırmaya girişir. Akabinde çıkan Halide Edip Adıvar, Tarık Buğra, Yakup
Kadri Karaosmanoğlu ve Hikmet Ilgaz gibi yazarların edebi eserlerinde de
gayrimüslim düşmanlığı göze çarparken Ermeni katliamlarını haklı çıkaran bir
duruş sergilenir. Kitaplarına tek tük serpiştirdikleri “iyi Ermeni
karakterlerde” ana tema olarak öne çıkan, yine Ermeni karşıtlığıdır aslında.
****
Kürt edebiyat eserleri de gösteriyor ki Kürtlerin
toplumsal hafızası ve bugünkü düşünme yapısı, tarihle yüzleşmenin ve
Kürdistan’ın diğer kadim halklarına dönük haksızlıkları onarmanın çabasını
derinden derine taşıyor.
Türk edebiyatı inkarda çıtayı yükseltiyor, Kürt edebiyatı
yüzleşmek ve onarmak istiyor
Ermeniler, 1915’te, yaşadığımız topraklar üzerinde bir
soykırıma uğradı. Milyonlarca Ermeni, artlarında mülkleriyle birlikte
hikayelerini de bırakarak “ortadan kayboldu.” Peki bu durum, coğrafyanın diğer
büyük halkları Türkler ve Kürtlerin edebiyatına nasıl yansıdı?
Öncelikle Türk edebiyatı...
Akademisyen ve gazeteci Murat Belge’nin de dediği gibi,
sol eğilimli olarak tanınan yazarlarda bile, yalnız Ermenilere değil Osmanlı
uyruğundan bütün azınlık unsurlara karşı düşmanlık güven bir tavra sık
rastlanır.
Ömer Seyfettin, kaleme aldığı “Ashab-ı Kehfimiz” adlı
hikayesinde tehcir döneminde bir Ermeni gencini anlatır. Gencin Ermeni
milliyetçisi özelliklerini öne çıkaran Seyfettin, 1915’te Ermenilere yapılanları
meşrulaştırmaya girişir.
Akabinde çıkan Halide Edip Adıvar, Tarık Buğra, Yakup
Kadri Karaosmanoğlu ve Hikmet Ilgaz gibi yazarların edebi eserlerinde de
gayrimüslim düşmanlığı göze çarparken Ermeni katliamlarını haklı çıkaran bir
duruş sergilenir. Kitaplarına tek tük serpiştirdikleri “iyi Ermeni
karakterlerde” ana tema olarak öne çıkan, yine Ermeni karşıtlığıdır aslında.
Düşkün erkek, hayasız kadın!
Türk sinemasında görülen durum, edebiyatta da vardır.
Filmlerde sık görülen gayrimüslim hayat kadınları ve meyhaneci tiplemeleri,
1960’lardan sonra Türk edebiyatında da alenen kendini gösterir. Gayrimüslim
erkekler, içkiye ve kadınlara düşkünken, gayrimüslim kadınlar ise hayasızca
yaşamakta beis görmez!
Ömer Seyfettin’in Cumhuriyet öncesi giriştiği Ermeni
karşıtı edebiyatçılığı, yeni dönemde daha çok gazeteci veya tarihçi olarak
kendini tanımlayan kişiler üstlendi. 2007 yılıyla birlikte Ermenileri işleyen
edebi eserlerin sayısında büyük bir artış yaşandı. Yazılanların birbirlerinin
benzerleri olduğunu söylemek mümkün. Daha çok Turancı cenahtan olduklarını
söyleyebileceğimiz bu yazarların yegane amaçları, Hrank Dink’in öldürülmesinin
ardından birleşen muhalif seslere bir cevap vermek...
Talat’ın delikanlılıkları!
2011 yılında Tufan Gündüz tarafından kaleme alınan
“Nisan’ın 2 Günü” adlı roman, sadece 1915’in iki önemli günü olan 24 ve 25
Nisan günlerini anlatır. Roman boyunca anlatılan bütün Ermeni cemaatinin ileri
gelenlerinin “komitacı” olduğunu ve Ruslarla işbirliği yaptığını görürüz.
Tehcire hiç değinmeyen romanda Ermeni Taşnak örgütünün bir numaralı adamı olan
Kevork Demirciyan, bağımsız Ermeni devletini kurmaya çalışan bir hainden
başkası değildir. Talat Paşa’dan ise ulusal bir kahraman olarak bahsedilirken
özellikle Demirciyan’a işaret parmağını kaldırıp, “Herkes ayağını denk alsın”
demesi ve sert tavırları, sayfalarca övgüyle anlatılır.
2015 ile birlikte anti-Ermeni tezini savunan kitap
sayısının önceki yıllara göre katlanarak arttığı kolayca görülebilir.
Soykırımın 100. yılına denk gelen bu artış, güçlenen soykırım tezine cevap
arayışından başka bir şey değil. Öyle ki, önceki yıllarda yayımlanan kitaplar
bile 2015’te yeni baskıyla tekrar yayımlandı.
Masum Anadolu insanı katledilmiş!
Bu kitaplara, Ahmet Günbay Yıldız tarafından yazılan ve
“çok satanlar listesine” de giren Figan romanı örnek gösterilebilir. Roman,
sözümona “Ermenilerin ihanetini ve masum Anadolu insanını” anlatıyor. Ermeniler
Ruslarla işbirliğine girmiş ve Türkleri kendi topraklarından etmeye çalışıyor;
bu amaçla çeteler kurmuşlar. Yazar, Ermenileri ihanetle suçluyor ve onlara sık
sık “nankör” diyor; çünkü romana göre Türkler, Ermenilere kapı açmıştır, oysa
Ermeniler, Türklerin bu iyiliğine karşılık nankörlük yapıp Türklerin düşmanlarıyla
işbirliği yapmıştır.
Ermeniler hain, Kürtler satılık!
Metin Yıldırım‘ın 2015 yılında basılan “Ölüm Ötesine
Kaçış: Kaderimi Ermeniler Yazdı” kitabı da benzer... Kitap, yazarın tabiriyle,
“Doğu Anadolu’da terör estiren Ermeni çetelerini” ele alıyor. Romanda
Ermeniler, Türkleri hunharca katlediyor; geçtikleri bütün köyleri yakıp
yıkıyorlar. Kitap, aslen Azeri olduğu tahmin edilen yazarın memleketi olan
Iğdır’da geçiyor; yazar, “tamamen gerçek bir yaşam öyküsünden” yola çıkarak
yazdığını iddia ediyor ama kimin hayatı olduğunu da açıklamıyor. Roman tehcire
de hiç değinmiyor. Ermeniler, gözü dönmüş caniler olarak tasvir ediliyor.
Romanın çocuk yaştaki baş kahramanı Ekber de dahil olmak üzere bütün Türkler
ise, kutsal vatanlarını Ermenilerden kurtarmak için amansız bir mücadele
içinde... Ama hale bakın ki, Ermeni çetelerinin elinden Ekber dışında yalnızca
birkaç Türk kurtulabiliyor. Romanda, Kürtleri Müslüman olmaları dolayısıyla
Ermenilere oranla “daha az nefret edilesi” tasvir ediliyor; ama onlar da düşkün
ve yeri geldiğinde para karşılığında vatanı satabilecek insanlar olarak
resmediliyor.
Anneanneye ‘ihanet’
Anneannesinin Ermeni olduğunu sonradan öğrenen Eyyüp
Altun ise Cumhuriyet Yayınları arasından çıkan Sona isimli kitabında,
anneannesinin trajik hikayesini anlatıyor; Türklüğünden ve Türklerden övgüyle
bahsediyor. Romanda Altun’un anneannesi, kendi isteğiyle Müslüman olur. Kadın,
Ermeni’dir; ama aşkından başka hiçbir şeyle ilgilenmez; bu yüzden yazara göre
makul bir Ermeni’dir! Zaten yazara göre, Ermeni olmak suç değildir, hain olmak
suçtur; Osmanlı’ya karşı savaşan herkes de haindir. Kitap, acıklı bir sunumla
yazılmış; zira yazar, güya anneannesinin hikayesini yazacağını iddia etmiş ama
esasen Ermenilerin Osmanlı’yı provoke ettiğini kanıtlamaya çalışmış.
Asıl Türkler katledilmiş
Bu kitaplar dışında son dönem romanlarının hemen hemen
hepsinde, İslamcı, Turancı, ulusalcı ya da milliyetçi fark etmeksizin,
büründükleri kimlikle aynı amaca hizmet edermişçesine bir yaklaşım olduğunu
görebiliriz. Devlet, tehcirin “Osmanlı’nın uğradığı ihanet sonucunda mecbur
kaldığı istem dışı bir uygulama” olduğu iddiasını sürdürüyor, bu kitaplar ondan
beter! Hiçbir yazar, Ermenilerin imhasını izah etmeye bile çalışmıyor. Güya
“1915’te yaşananları” anlatıyorlar; ama çoğu zaman “tehcir” bile demiyorlar. Sıklıkla,
1992’de Karabağ bölgesinde gerçekleşen ve “Hocalı Katliamı“ olarak anılan
olayda Azeri sivillerin öldürülmesinin, 1915 dolaylarında da Ermeniler
tarafından Türklere karşı gerçekleştirildiği iddia ediliyor. Yani bu kitaplar,
“Asıl Ermeniler Türkleri topluca katletmiştir” diyor. Romanların arka
kapaklarına “belgesel roman” yazıyor; ama içerikte belge adına bir şey bulmak
da mümkün değil. Hepsi, Ermeni karşıtı propagandanın bir aracı...
Özeleştiri ve yüzleşme...
Peki ya Kürt edebiyatı?
Kürt romanları, Ermeni Soykırımı’na dair ne anlatıyor?
Pek çok şey... Ama en çok da tarih... Savaşlar ve
bilhassa katliamlar...
Hrant Dink’in 2007’de katledilmesiyle birlikte Türk
edebiyatında olduğu gibi Kürt edebiyatında da Ermeni Soykırımı’na değinen
romanlar, edebi eserler yükselişe geçti; ama tabii tam tersten... Şimdiye kadar
onlarca Kürtçe romanın, Ermeni Soykırımı’na derinlemesine değindiğini
söyleyebiliriz.
Peki Kürt yazarlar, Ermeni Soykırımı’nı neden önemsiyor?
Çünkü Kürtler de, aynı güç tarafından bastırıldıklarını düşünüyor; yani
Ermenilerle Kürtler arasında bir “ortak kader” düşüncesi var. Kürt siyasi
hareketinin soykırıma yönelik yaklaşımı da akla ilk gelen sebeplerden biri.
Yine Kürt yazarlarının pek çoğu, romana “Kürtler ve diğer halklardan yeni jenerasyona
tarihteki zulümleri anlatmanın aracı“ misyonu yüklüyor. Bu nedenle de Kürt
romancılar, genelde romanlarında gazetecilere özgü teknikleri kullanıyor;
realiteyi hayali kahramanlarla harmanlıyor. Yazdıklarının hayalden ibaret
olmadığı konusunda da okuru sıklıkla uyarıyorlar.
Uzlaşı ve barış çağrısı
Kürt tarihi romanları, Osmanlı İmparatorluğu’nun son
yıllarında ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında gayrimüslimlere
uygulanan baskılara dair Kürtlerin toplumsal hafızasına önemli katkılarda
bulunuyor. Romanlar, Êzîdîlerin, Asurilerin ve Keldanilerin katledilmesinin
yanı sıra Ermeni Soykırımı‘na da sıkça göndermeler yaparak okuru Kürdistan
coğrafyasının tarihinden haberdar kılarken, Kürtlere geçmişten ders çıkarması
için bir nevi nasihatler de veriyor.
Romanlarda iki ana düşünce öne çıkıyor: Kürtler,
özellikle aşiret mensubu Kürtler, devletle işbirliği yaparak Ermenileri
katletmiştir; ancak Kürtler ve Ermeniler bin yıllardır aynı topraklarda yaşayan
kardeş halklardır ve aralarında uzlaşı ve barış olması şarttır. Bu düşünceyi
güçlendirmek için de soykırımdan çok önceki dönemlerde Ermeni ve Kürt
halklarının aynı topraklarda kardeşçe yaşamasından örnekler verir romanlar.
‘Aram... Yaram, yılların acısı...’
Irfan Amida‘nın Pêşengeha Suretan adlı romanı,
fotoğraflar aracılığıyla soykırımdan kurtulan bir grup Ermeni’ye odaklanırken,
soykırım esnasında ailesi katledilen iki kardeşin, farklı Kürt aileleri
tarafından kurtarılıp birbirlerinin izini kaybetmelerinin hikayesini mercek
altına alıyor. Aram ve Aşxana adlı iki kardeş, çok sonra bir araya gelecek;
ancak kardeş olduklarını bile hatırlamayacaktır. Kurtarıldıktan sonra isimleri
değişmiştir en başta. Aram, Selim adını almış; Aşxana ise Fatma olmuştur. Ne
ironiktir ki, Aram medrese eğitimi gördükten sonra imam olmuştur; Aşxana ise
Kürt Temir Ağa’nın oğlu ile evlenmiştir.
Roman, dört farklı fotoğrafla okuyucuyu Mardin’e
götürüyor. Aram, Aşxana’nın ölüm yatağında imam olarak onu ziyarete gelir ve
kardeş olduklarını bile bilmeden sohbetleri esnasında soykırım dönemini
dillendirirler ve okura trajik hikayelerini anlatırlar. Aşxana, ölüm döşeğinde
kardeşi olduğunu bilmediği imama şunları söyler:
“Ben Ermeni’yim. Diğer bir deyişle gavur kızı. Ben sadece
gavurun kızı değilim, Hristiyan’ım da... Annemin kucağından beni ayırdıklarında
9-10 yaşlarındaydım. Fakat Aram... Yaram... Yılların acısı... Atalarımın
acısı... Sadece annemin kucağından değil, bizi de birbirimizden ayırdılar.”
Müslümanlaştırılan Aşxana, bunun üzerinde bıraktığı
tahribatı ve kafa karışıklığını söyle dillendiriyor: “Bir gün Muhammed’im, bir
gün İsa’yım; bir gün Müslüman’ım, diğer bir gün ise Hristiyan... Birçok şey
unuttum Seyda. Ancak unutulması imkansız olan şeyler vardır bu hayatta Seyda.
Katliamlar, açlık, kıtlık... Topraklarımız ve evlerimiz... Birçok şey Seyda,
birçok şey... İnsan kendi evinin yanık kokusunu nasıl unutur Seyda? Gözlerdeki
çaresizliği peki, nasıl unutur? Anne ve baba özlemini... Ben unuttum Seyda.”
Devlet yanlısı Kürtler
Mehmet Deviren‘in Kortika Filehan (Gavur Çukuru) adlı
romanında ise Ermenilerin katledilmesinde Kürtlerin aktif rol alması, hikayenin
merkezine oturtulmuştur. Hikaye, Mardin’in Derik ilçesine bağlı, biri Ermeni
diğeri Kürt olan iki köyün birbirleriyle olan ilişkileri üzerinden dönemin
gayrimüslim politikalarına odaklanır. Romanda ana karakter, çıkarcı kişiliği
ile bilinen devlet destekçisi Kürt Evdilkerim Ağa’dır. Ermenilerin yerlerini
tespit edip gerektiğinde katledilmesi iznini ona bizzat devletin kendisi vermiştir.
Romanın adında da geçen çukur, katledilen Ermenilerin toplandığı bir çukura
gönderme yapıyor. Bölge halkı tarafından halen bu çukurdan bahsediliyor.
Romanda, tutsak düşen ve bunda devlete ortaklık eden
Kürtlere, Ermeni karakterler şöyle seslenir: “Siz (Kürtler) şimdi bize böyle
davranıyorsunuz ama bizim düştüğümüz duruma sizler de bir gün düşeceksiniz. Biz
akşam yemeği isek, siz de sahur yemeğisiniz.”
Türk edebiyatı ‘arındırıyor’ Kürt edebiyatı ‘arınıyor’
Genel hatlarıyla Kürt ve Türk edebi eserlerinde
Ermenilerin nasıl işlendiğini karşılaştıracak olursak... Son dönem Türk edebi
eserlerinde devletin resmi söyleminin de ötesine geçildiğini, Türklerin
Ermeniler tarafından katledildiğinin anlatıldığını, kaba bir “Müslümanlardan
arındırma” söyleminin hakim olduğunu söyleyebiliriz. Kürt edebiyatında ise
katliamlardan kendine de pay çıkaran özeleştirel bir ton göze çarpar;
gayrimüslimlere yönelik katliamlar ve Ermeni Soykırımı esnasında Osmanlı ve
Türkiye Cumhuriyeti askerlerinin yanında yer alan Kürtler, sert bir dille
eleştirilir. Romanlarda, mevcut devlet ve hükümetlerin benzeri oyunlarından
uzak durması gerektiğine dair mesajlar da verilir. Sadece Ermenilerin değil
Êzîdîler, Keldaniler gibi Kürdistan topraklarında yaşayan birçok kadın halkın
İslam bahane edilerek katledildiğini, bunun Kürt toplumsal hafızasında önemli
bir yer kapladığını, dolayısıyla Kürt edebiyat eserlerine ve bilhassa romanlara
sızdığını söylemek mümkün...
Kürt edebiyat eserleri de gösteriyor ki Kürtlerin
toplumsal hafızası ve bugünkü düşünme yapısı, tarihle yüzleşmenin ve
Kürdistan’ın diğer kadim halklarına dönük haksızlıkları onarmanın çabasını
derinden derine taşıyor. Türk edebiyat eserlerinin ve kültürel varlığının
ekseriyeti ise, soykırım suçu ve katliamlarla yüz yılın ardından bile yüzleşme
niyeti olmadığına, hatta giderek derinleşen ve “çıtayı yükselten” bir inkar
siyasetinin hakimiyetine dikkat çekiyor.
ÖZLEM GALİP
526
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.